NAZIM BERATLI’YA GEÇ KALMIŞ BİR YANIT VE KIBRISLI TÜRKLERİN TARİHİ ADLI ÜÇ CİLT KİTABINA BİR ELEŞTİRİ

ÖNCE TARİHİ KONUŞMAK

 Evet, yazıma geçmeden  önce tarihi konuşmak tarihin  ne olduğu üzerinde açıklamalar yapmak ve iyi bir tarihçi olan Eric Hobsbawm’dan alıntılar yaparak bu konuyu da irdelemek istedim.

GEÇMİŞE DÖNÜŞ ( Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine, Çev.Osman Akınhay, Bilim ve Sanat, sf 42-43)

“... Fakat bugün, geçmişe geri dönüşün asıl anlamıyla mümkün olduğu ya da mümkün göründüğü bazı durumlar az sayıda da olsa kuşkusuz vardır. Geçmişe dönüş, ya (on beşinci ve on altıncı yüzyıl entellektüellerinin bakışıyla) yüzyıllarca unutulmaya terk edildikten sonra yeniden kurgulanması gerekecek  ölçüde uzak birşeye, klasik antikitenin “yeniden doğuşu” veya “rönesansı”na geri dönüş, ya da daha muhtemel olanı, zaten hiç varolmamış ama bir amaç uğruna icat edilmiş bir şeye geri dönüştür. Siyonizm, hatta  modern milliyetçilik, kayıp bir geçmişe geri dönüş olmadan düşünülemez, çünkü bu akımların tasarladığı düzenleme türünü yansıtan bölgesel ulus devletler on dokuzuncu yüzyıldan önce zaten yoktur. Onlar devrimci yeniliği bir restorasyon olarak göstermek, meyve verdiğini savundukları tarihi icat etmek zorundadırlar. Ernest Renan’ın yüz yıl kadar önce söylemiş olduğu gibi: “Tarihi çarpıtmak bir ulus olmanın asli bir öğesidir.” İşte bu tür mitolojileri yıkmak meslekten tarihçilerin işidir, (tabii ideologların köleleri durumuna düşmekten hoşnut olmadıkları sürece – ama korkarım ulusal tarihçiler genellikle böyle bir eğilim içindeler) Bu tarihin bize çağdaş toplum hakkında anlatacaklarına önemli – olumsuz da olsa – bir katkıdır. Zaten tarihçiler, tarihin kasıtlı olarak çarpıtıldığını ortaya çıkardıkları için politikacılardan genellikle teşekkür almazlar...”

TARİHİ ÇARPITMAK

“Tarihin çağdaş politikayla kopmaz biçimde bağlı olması (Fransız Devrimi’yle ilgili tarih yazımının kanıtlamaya devam ettiği gibi) bugün herhalde ciddi bir güçlük çıkarmaz, çünkü, en azından entellektüel özgürlüğün bulunduğu ülkelerde, tarihçilerin tartışmaları disiplinin kendi kuralları içerisinde yürütülmektedir. Bunun dışında, profesyonel tarihçiler arasında ideolojiyle en yüklü tartışmaların birçoğu da, tarihçi olmayanların az şey bildiği ve fazla üzerinde durmadığı konularla ilgilidir. Bununla birlikte, tüm insanlar, kollektif yapılar ve kurumlar bir geçmişe ihtiyaç duyar, fakat bu da ancak sınırlı örneklerde, gerçekten tarihsel araştırmalarla su yüzüne çıkarılmış bir geçmiş olur. Kendini tarih kılığına girmiş mitlerle geçmişe demirleyen bir kimlik kültürünün standart örneği milliyetçiliktir. Ernest Renan milliyetçilik konusunda yüz yılı aşkın bir süre önce bile şu gözlemde bulunmuştur: “Tarihi unutmak, hatta çarpıtmak, bir ulusun oluşumunun asli faktörlerindendir; bu yüzden tarihsel incelemelerin ilerleme kaydetmesi milliyetler açısından genellikle tehlikelidir.” Çünkü uluslar, çok uzun bir süreden beri varolduklarını iddia eden, oysa tarihsel bakımdan yeni olan varlıklardır. Dolayısıyla, bir ulusun kendi tarihinin milliyetçi versiyonu da, kaçınılmaz bir şekilde, anakronizmden, bazı şeylerin atlanmasından, olayların bağlamlarından koparılmasından ve aşırı örneklerde de yalanlardan oluşacaktır. Bu tablo, daha az bir ölçüde, eski olsun yeni olsun kimlik tarihinin her biçimi için de geçerlidir.” ( Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine, Çeviren: Osman Akınhay, Bilim ve Sanat, sf. 409,prg.2)

GECİKEN BİR YANIT VE DR. NAZIM BERATLI’NIN KIBRISLI TÜRKLERİN TARİHİ ADLI ÜÇ CİLT ( Galeri Kültür Yayınları) KİTABINABİR ELEŞTİRİ

Doktor Nazım Beratlı’nın “Kıbrıslı Türklerin Tarihi” adlı üç cilt kitabı oldukça büyük emek verilerek yazılmış kitaplardır. Ve kesinlikle ortaya çıkmamış tartışılmamış belli konulara açıklık da getirmiştir. Bu konuda yapmış olduğu çalışmanın emek değeri reddedilemez. Ama bu çalışma kitapların bilimsel bir düzeyde ve yazarının şimdilerde sahibi olduğu dünya görüşünden ayrı yazıldığını da göstermez. Örneğin Kitaplarda eleştirilecek en önemli yanlarKıbrıslı Türklerin  son beşyüz yılda Rum toplumuyla tarihsel, ekonomik ve kültürel etkileşimlerini görmezlikten gelmesi bir de Kıbrıs uygarlığının son dokuzbin yılından hiçbir kültürel etkileşimde bulunmadan ayrı bir varlık olarak ortaya çıktıklarını vurgulamaya çalışmasıdır. Bu durum hem tartışmaya açık hem de bilimsel kurallara  terstir.  İşte bu anlamda bu kitaplarda yazarın tümüyle bizlere Kıbrıslı Türklerin gerçek gayrı resmi tarihini yansıttığı şeklinde bir saptamaya gitmememiz gerektiğini düşünüyorum. Yazarın kendisi de  her üç kitabında da eksiklikler olduğunu herhalde kabul etmektedir. Örneğin yazarın kitabının daha birinci cildinde birçok gereksiz alıntılara girmesi, bizleri illa ki Türkiye’deki tarihi olaylarla ilintili kılmak istemesi de eleştirilecek ayrı bir olaydır. Yazarın tezi genelde şudur: “Kıbrıslı Türklerin %75’i Türkiye’den gelmişlerdir ve kökenlerini, geleneklerini, dillerini, adet ve görenekleriniTürkiye ile Orta Asya’dan getirmişlerdir. Dolayısıyla bu insanların gerek Anadolu ve gerekse Orta Asya’daki Türklerle büyük benzerlikleri vardır.” Yazar ikinci kitabında yaptığı dil üzerindeki araştırmalarda olasılıkları dile getirerek Anadolu halk söylenceleri ve şiirlerinde bizim ağzımızla benzer öğeler bularak aslımızın oralara kadar dayandığını vurgulamaya çalışmaktadır. Esasında yazar bilhassa ikinci kitabında bu görüşünü daha fazla vurgulamaya çalışmıştır. Yazara göre Kıbrıslı Türk insanının gerek Anadolu ve gerekse Orta Asya’daki Türklerle büyük benzerlikleri vardır.İkinci kitabından sonra sanki de resmi görüşe göz kırpar bir tavır içerisinde “Nasıl olsa entegre olsak bile biz oradaki kardeşlerimize döneceğiz, yani aslımıza döneceğiz .” diye bir felsefeyi okuyucusuna iletmeye çalışmaktadır. Kıbrıslı Türklerin Anadolu’daki ve  Orta Asya’daki Türklerle büyük benzerlikleri olduğunu devamlı olarak vurgulamakla okuyucusunda bunu bir misyon olarak seçtiği konusunda şüpheler bırakmaktadır. Yazar ikinci kitabında yaptığı dil üzerindeki araştırmalarda olasılıkları dile getirerek Anadolu halk söylenceleri ve şiirlerinde bizimkisine benzer motifler bulma zorlamasına girerek aslımızın oralara dayandığını söylemeye çalışmakta ve yer yer de bu eğilim içerisine girmektedir. “Kıbrıs Türk Milliyetçiliği” diye ortaya atılan ve Turancıların bile karşı çıktığı ve daha sonra ortaya atanların bile pek savunmadığı sözde ideolojinin yer yer referanslarını görmek bilinçli okuyucuları pek şaşırtmamaktadır.  Araştırmacıların siyasal dünya görüşleri araştırmalarında oldukça etkin durumdadır. Yani kendine has dünya görüşü  olan her araştırmacı muhakkak ki kendi dünya görüşüne uygun olarak okuyucusuna bir mesaj vermeye çalışmaktadır. Fakat bunu yaparken dil ustalıkları ile hedef şaşırtmak ve de evrenselliği savunmak adına resmi politikaların hedefi olan ilhak düşüncesini tarih yoluyla dil oyunlarıyla  gayrı resmi tarih adına yapmak da pek uygun gelmiyor bana.

Sayın Nazım Beratlı hernekadar da sol dilbazlığı, sol kelimeleri eserlerinde kullanmışsa bile eserlerinde kendi siyasal serüvenini de yansıtmıştır gibime geliyor. Yani şimdiki siyasal çevresi entegrasyondan yana olan Nazım Beratlı’nın aynen bu siyasal çevreye uyumlu bir araştırmayı vizyona koyması da gerekiyordu gibime geliyor. Çok dikkat edilirse genellikle ikinci kitabında “sanılmaktadır” , “düşünülmektedir”, “mümkündür” gibi kesinlik oluşturmayan kelimeleri de oldukça kullanmıştır. Yazarın Alevilikle ilgili savı da bana göre tartışılması gereken bir savdır ve kabul edilmesi durumunda da kendi içerisinde tarihsel çelişkiler de taşıyacaktır. Öncelikle Kıbrıslı Türklerin  aşırı bağnaz  olmamalarını getiren başka kültürel etkileşimler ise bu üç cilt kitapta görülmek istenmemiştir. Esasında bunun da amaçlı yapıldığı şeklinde bende ciddi şüpheler vardır.

Hiçbir tarih araştırmacısı yüzyıllardır beraber yaşanılan bir başka toplumla yani Rum toplumuyla arada karşılıklı alışverişle oluşan kültürel yapılanmaları görmezlikten gelemez. Bu etkileşim üzerinde de yanlış savlar öne sürerek hiç doğruluğu isbatlanmamış tezler veya iddialar da ortaya atamaz. Örneğin ayni yazar bir televizyon programında 1926 yılında kurulmuş olan “Kıbrıs Komünist Partisi”nin enosisci olduğunu hiçbir kanıt göstermeden söylemiş ve ayni şekilde bu partinin kurucularında olan Haralombos Vadilyodis’i de ayni şekilde enosisci olmakla suçlamıştı (Yazarın ayni araştırmasının üçüncü kitabında sayın Ahmet Cemal Gazioğlu’nun bir kitabı kaynak gösterilerek  iddiasını devam ettirdiği görülmektedir) . Benim konuyla ilgili olarak Avrupa gazetesinde iki makalem yayınlanmıştı. Bu makalelerim şu şekildeydi:

 

TARİHİ ÇARPITMAK(26 Şubat 1998,Perşembe, Avrupa)

Geçenlerde BRT ekranlarında Kıbrıs sorunu üzerinde bir tartışmayı izledim. Doğrusu programda birçok tarihi çarpıtmaya rastladım. Kıbrıs Rum Solu üzerinde bir zatın öne sürdükleri bana pek inandırıcı gelmedi. Az çok Rum sol’u hakkında birşeyler bildiğimiz için program sırasında söylenilenler de bizi açmadı. Sol adına konuşmakta olan zat şimdilerde bir sağ gazetede kalem sallamasına rağmen bu konuda ne kadar bilgisi olduğunu konuşmasında Rum tarafındaki bütün Solu Filigi Eteria Örgütü’ne bağlamakla göstermiş oldu.

Bir kere AKEL öncesinde 1926 yılında kurulan KKK (Kıbrıs Komünist Partisi)’yle AKEL’in yöneticileri arasında  olanlardan bazıları da vardı. Fakat her iki parti arasında dünyalar kadar fark vardır. Bazı yöneticilerinin AKEL’de olmasıyla her iki partinin arasındaki fark ortadan kalkmış değildir. Ve bu fark bana göre oldukça büyüktür. BRT ekranlarından konuşan bir zamanların solcusu KKK kurucularından olan Haralambos Vadilyodis’i enosisci diye nitelendirmiştir. Halbuki Haralambos Vadilyodis 1920’li yılların içerisinde şunları yazmaktaydı:

“Kıbrıs’ta yaşayan yalnız Rumlar değildir. 1/5 oranda Türkler de vardır. Rumların olduğu kadar onlar da Kıbrıslıdır. Enosisciler istedikleri kadar onların yerli olmadığını savunsunlar. Gerçek olan birşey varsa o da Kıbrıslı Türkler hiçbir zaman Yunanistan’a bağlanmayı istemiyorlar. İstememelidirler de. Sayıları elvermiyorsa da ENOSİS’e alternatif olarak Türkiye’ye bağlanmak istiyorlar. Kıbrıslı Türk yetkililer bu çizgiden hareketle iki yol düşünüyorlar. Yanlış olan bu hareketi inşallah yapmazlar. İngilizlere yardımcı olmak ve ayırımcı politikalarını gütmek. Türk emekçilerini de bu yola sürüklemek...”(Özgürlük Dergisi, sayı 33, Mayıs 1989)

 

Haralambos Vadilyodis  ve arkadaşları KKK’nın kuruluşunu ilan etmeden önce 1925 yılında Neos Antrobos adlı dergide de şu ilan verilmişti:

“Bir toplumun bir yerin mutluluğu ancak gerçek bir özgürlükle sağlanabilir. Her milliyetçi harekete karşı duracağız. En başta İngiliz sömürge idaresine karşı tüm gücümüzle karşı duracağız. İngiliz Yönetimine karşıyız çünkü poitikasıyla iki toplumu da eziyor. Kahrolsun ENOSİS ! Yaşasın uluslararası Proleterya!

İmza

Kıbrıs Troçkist Partisi

Bilirkişi durumunda veya pozisyonunda BRT ekranlarından bütün Solcu Rumları Filigi Eterya sempatizanı olarak suçlayan zat elmalarla armutları birbirine o kadar karıştırmış olacak ki bu arada Osmanlı zamanındaki Rum hareketlerini de Türklüğe karşı yapılan hareketler olarak nitelemiş ve bir pot kırarak Atatürk’ün başkaldırı hareketini de aynı kefeye koyduğunu farkedememiştir. Hele Anadolu’daki Alevi İsyanları hakkında da aynı şekilde düşünüp düşünmediğini de merak ediyorum. Bu arada kitap da yazdığına göre Anadolu’da Hristiyanlarla Müslümanların da birlikte isyanlar yaptıklarını bilmesi gerekiyor bence.

Neyse kaldığımız yerden devam edelim ve bu tarihci zatın Rumlara karşı önyargılı olduğunu ve tarihi çarpıttığını iddia etmeye devam edelim.

“Rum Solu’nun Türk toplumuyla ilişkileri 1940’tan 1960’a kadar olan 20 yıllık gelişmeler... 1940’lı yıllardan çok somut olarak Kıbrıs Rum Toplumunun örgütlü mücadelesi düşünülüyor. O yıllardaki iki toplum arasında sıkı ilişkiler göze batıyor. Türk işçileri de eylemlerde yer almıştır. 8500 Türk işçisinin 3500’ü PEO’da örgütlüydü. Ortak sendikal mücadeleye karşı 1944 yılında ilk ayrılmalar başgöstermiştir. Yüzlerce Türk işçisi PEO’dan ayrılarak Türk sendikalarına geçtiler. Bu dönemde işçi sınıfının etnik ayırımına geçilmiştir. Dönemin özelliklerinden bir tanesi Kıbrıs Rum milliyetçiliğinin öne geçmesidir. Kıbrıs Burjuvazisi de bu dönemde işçiye ihtiyaç duyduğu için bu olgu çok önemlidir. Yükselen Rum milliyetçiliği 1958’deki ayrılık tohumlarının ilk filizleriydi. Kıbrıs Rum Solu kendini milliyetçiliğe kaptırdı. O dönemde ortaya çıkan çelişkilere bir göz atmak gerekir. Kıbrıs Rum Solu Türk Toplumuna bakışından milliyetçiydi. Böylece Kıbrıslı Türk birliği savunuluyorken Türk konuşmacısının Enosis karşıtı konuşması ve ekonomik sosyal güçbirliğini önermesi karşısında ona verilen cevap Enosis oluyor. 1948’de büyük grev mücadelesi döneminde PEO’da masa oluşmuştu. Birtakım Kıbrıslı Türk işçiler kadrolara girmişti. Türk masası oluşmasına rağmen Türkler’le ilgilenilmedi.”

 Yukarıdaki sözler de 1989 yılında Berlin Toplantısı’na katılan AKEL içerisindeki çalışma gruplarına mensup Kıbrıslı Rum aydınlarından Hristos Yeorgiu’ya aitti. Demek oluyor ki Kıbrıslı Rumlar arasında da geçmiş ve yanlışlıklar tartışılmakta ve Kıbrıslı Rum demokratlar bizden bazı aydınlar görmek istemeseler bile boş durmamaktadırlar. Peki bizdeki demokratlar ne yapıyorlar? Televizyon programlarına katılıp bütün Rumların Filigi Eteriya mensubu olduklarını iddia edip Resmi politikalara taş koyuyorlar. Ben o sol tandanslı aydından öncelikle Avrupa Gazetesi’nin yaptığı gibi tabuların üzerine gitmesini beklerdim. Ama hep kolaya kaçmak geleneksel tavrımız değil mi? Bir sağ gazetede yazmak ve ahkam kesmek daha kolayımıza geliyor bence.

  Önemli olan tarihi yakalamak ve tarihe yön verecek olan toplum dinamikler ile birlikte olmak. Tarihin gerisinde kalıp tarihi çarpıtmak değil.

MAHARET TARİHİ ÇARPITMAMAKTIR (13 Nisan 1998, Pazartesi, Avrupa, sayfa 5)

Tarihimizin bir revizyona ihtiyacı olduğu gerçektir. Tarihimizdeki birçok gerçekler ya çarpıtılmıştır ya da yalanlar üzerine oturtulmuştur. Şimdi bunları ortaya serenler ve gerçekleri konuşanlar yanlış mı yapmaktadırlar? Elbette doğru yapıyorlar. Tabuların üzerine gidip düşünce üretenler yanlış noktalara bile eğilseler fikir eksersizinde bulunmakla yanlış mı yapmaktadırlar? Hele bu tabular ortamında... Sen konuşulmasına izin vermedikçe ortaya önyargılar bile çıkacak. Önemli olan insanların ve o dönemi yaşayanların korkusuzca çıkıp gerçekleri söylemeleri ve oluşacak demokratik tartışma ortamına katkı sağlamalarıdır.

İşe Osmanlı tarihiyle başlayalım. Bana göre Kıbrıslı Türklerin herşeylerini Anadolu’dan getirdiklerini savunmak burada yaşayan 500 senelik bir süreci nazari dikkate almamak demektir. Kıbrıslı Türk toplumu varolabilmiş ve böyle bir kültür yapısını Anadolu’dan da farklı olarak devam ettirmişse buradaki kültürle haşır neşir olmasının da oldukça önemli bir etkisi vardır. Gerçi Kıbrıs Türk kimliğinin oluşumu Venedik İdaresi’nden sonra meydana gelmiştir ama bugün aynen Kıbrıslı Rumlar gibi dillerinde Venediklilerden gelmiş olan birçok kelimeleri ister istemez kullanmaktadırlar (Piron,garyola,gancelli...vs) Kıbrıslıların muhakkak Lüzinyanlardan kalan adet ve kelimeleri de vardır. Örneğin geçenlerde karikatürcüler kendilerine Fransa’dan gelen bir yarışma çağrısında yarışmanın “Angolem” diye bir kasabada olduğunu duyunca bizdeki Lefke bölgesindeki “Angolem” köyünü anımsamışlardı. Pulya turşusunun bizlere Lüzinyanlardan kalan bir yemek olduğunu biliyoruz.

Toplumların kültür yapılanmaları veya kimlik yapılanmaları daha fazla bir yerleşik hayata geçtikten sonra daha da bir etkinlik kazanır. Bugün sizler Anadolu insanının kültürünün Orta Asya’dan geldiğini iddia ederseniz binlerce senedir orada yaşayan halklara ve Anadolu halkının kendisine haksızlık etmiş olursunuz. Kıbrıs’takilerin de tüm değerlerini Anadolu’dan getirdiklerini iddia etmeniz de öyle . Kıbrıs’ın da kendine has 9000 (dokuzbin yıllık) büyük bir tarihi vardır. Bir kısım alevi Türkmen Kıbrıs’a 1571 sonrasında getirilmiştir ama bunun yanında Karaman’dan getirilen Ortodoksları da unutmamak lazım. Ya burada 1571 öncesinde bulunan ve “Türkopol” olarak bilinen Gagavuzların varlığına ne demeli. Hele Kıbrıslı Türklerin bir kısmında “nigroid” özelliklerin bulunmasına ne dersiniz? Sudan ve Fildişi sahillerinden gerek Lüzinyanlar Döneminde gerekse Venedik ve Osmanlı Dönemlerinde epeyce zenci getirilmiş ve bu insanlar da toplumumuz arasına karışmıştır. Çoğumuzun beyaz olmasına rağmen saçlarının kıvırcık olmasına sebep olan özellik bu olsa gerek.Baf Bölgesindeki Hirsofu, Limasol Bölgesindeki Piskobu ve Karpaz’daki Sazlı köyün zenci köyleri olduğunu bilmeyen yoktur.

Lino Bambakki gerçeği de yaşanmıştır toplumumuzda. Fetih sırasında Kıbrıs’ta bulunan Lüzinyan ve Venedik asıllı aileler Müslümanlığı kabul etmişti. Daha sonraları bir kısmı yine Hristiyanlığa geri dönmüştü. Bilhassa Osmanlı Dönemi’nin sonlarında Hristiyanlığa toplu geçişlerin sebebi hikmeti bu olsa gerek. Bunun yanında Kıbrıs Türk toplumunun toplumsal oluşum ve kimlik yapısında Maronit, Ermeni, Çerkez, Boşnak, Arap, Bulgar ve Rumların da payları olmuştur. Küçücük bir adada bu insanlar hep kavga içerisinde mi olacaklardı yani. Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türkler kendi kültürlerini yaratırlarken Rumlar da kendi kültürlerini yaratmışlar, bunun yanında her iki toplum birlikte ortak bir Kıbrıs kültürü de yaratmışlardır. Tabi niye bir millet yaratmamışlardır diye sorulacaksa bunun cevabı da hazırdır her halukarda: Hiç rahat bırakılmamışlardır da onun için.

Tarihi dünyadaki çokkültürlülük tezleri ve tüm ulusların gelecekte hep birlikte oluşturacakları ortak tezi çerçevesinde yeniden tanımlamamız lazımdır. Yalanlarla soyut ama hiçbir tarihsel objektif gerçeğe bağlı olmayan tezler yaratarak tarihi yazamayız. Geçen sene değerli bir Alman tarih uzmanı Profesör şöyle anlatmıştı yeni tarih yazımını: “Yazılacak olan yeni tarih kitabına tüm olumluluklarla olumsuzlukları ve yaşanmış şeyleri ve de her iki toplumun birbirlerine yaptıklarını birlikte yazın. Yeni yetişecek çocuklar her ikisini de bilerek yetişsinler. Her ikisini de karşılaştırsınlar ve neyin yanlış neyin doğru olduğunu daha iyi anlasınlar.”

Tarihi çarpıtmamak en iyisidir. Fakat ne yazık ki egemenler her zaman kendi resmi tarihlerini ve ideolojilerini yaratma eyleminde oluyorlar. Aksi takdirde baskı altına almış oldukları toplumu başka türlü idare edemezler. Bu arada böyle kandırılan ama doğruyu bilen toplumlarda da ruh bozuklukları başgösteriyor ve anormal bir toplum yapısı oluşturuluyor.

Sağlıklı bir toplum yetiştirmek istiyorsak tarihi tekrar anlamlandırıp yeni nesle sunmamız gerekiyor.

Bu yazımdan sonra Nazım Beratlı bana cevaben 21 Mayıs 1998, Perşembe tarihli “Yeni Demokrat” gazetesindeki “Düşünce” başlıklı köşesinden şunları yazıyordu:

 

 TARİHİ SAPTIRMAK

Avrupa Gazetesi’nin bir diğer yazarı, sevgili Ulus Irkat da geçenlerde yayınlanmış bir yazısında, tarihi güncel politik kaygılara saptırmanın zararlarından dem vurarak, demekteydi ki: “Kültürümüzü Anadolu’ya bağlamak, adamızın 9 bin yıllık kültürünü göz ardı etmek olur.”

Elhak, doğru... Yalnız, Irkat’ın da dediği gibi günlük politik kaygılarınıza yanıt vermek üzere tarih uydurmanın, sonu yoktur. Ulus kardeşimizin, Linobambakkilerden, Sudanlı zencilerden, bunların bizim yaşam tarzımıza yaptıkları katkılardan bahisle, dilimize girmiş birkaç İtalyanca sözcüğün nerede ise kültürümüzü belirlediğini öne  sürerken, her nedense Türkmen kökenimizle ilgili herşeyi gizlemeyi evla sayıyor. Kimimizin kıvırcık saçlı olmamızı zencilerle karışmış olmamızın bir kanıtı olarak ileri sürerken, Azeriler’in çoğunluğunun da, Piskobu Arapları ile hiç temas etmemiş oldukları halde kıvırcık saçlı olduklarını, unutuyor. Linobambakkilerin çoğunluğunun Rumlaştıklarını, gözardı ediyor. Çatala piron dememizi, kültürümüze Latin katkısı olarak algılıyor da nedense, kertenkele koşmar diyenlerimizi, gözden kaçırıyor. Herşeyi Baf yemeği ilan etmekten çekinmiyor da, o yemeğin aslında keşkek olduğunu bilmezden geliyor.

Evet... Bizim dilimize girmiş birkaç İtalyanca sözcük , vardır. Piron da gavole ve bastarda gibi, bunlar arasındadır. İkiyüz bilmem kaçbin Türkçe sözcüğün içindeki birkaç İtalyanca ve belki de yüz kadar Rumca sözcük, belirleyici midirler allahaşkınıza?

Sudanlı zenci köleler, yalnız Kıbrıs’a mı has bir özelliktirler yoksa bütün Osmanlı yaşam biçiminin gereksinimiydiler, söyler misiniz?

Larnaka, Limasol ve Baf’taki birkaç Arap kökenli aile, Hatay, Adana ve diğer güney illerindeki Arap azınlıkların yanında, sözünü etmeğe değer varlıklar mıdırlar sorusunu yanıtlar mısınız, lütfen?

Ve, bütün yazılı tarih, hadi hadi yedibin yıllık iken, şu dokuzbin yıllık tarih lafı bir mikro şövenizm olmasın sakın? Ve kaldı ki, o Kıbrıs Tarihi denilen şey, bir işgaller, asimilasyonlar tarihinden başka , nedir ki? Ve eğer gerçekten dokuzbin yıllık bir tarih varsa da bu adanın, (ki yoktur ve benim bilebildiğim en eski Kıbrıs adının geçtiği yer, Yunan mitolojisi olup da, o da daha yenidir) o tarihin son birkaçyüz yılında bu adada bulunan, ada Türklerinin, o tarihin oluşmasına hiçbir dahli yokken, onun nasıl mirasçısı olabilecekleri, acaba hangi biçimde izah edilebilir? Ve dilin kemiği yoktur sanılarak, akıl, izan ve mantık ölçüleri sarfı nazar edilerek öylesine bir ‘izah’ yapılsa bile, Rum dostlarımızın hiçbir çevresinin bizi o tarihin mirasçısı olarak kabullenmemek konusundaki ısrarları, nasıl izah edilecektir?

Bu soruların, yanıtları yoktur...

Tarih, evet saptırılmamalıdır...tarih, evet güncel politik kaygılara argüman bulabilmek üzere, hergün yeniden uydurulamaz. Tarih, bir defa yaşanmıştır ve nasıl yaşanmışsa, öyle kalmıştır. Değiştirilmesi, mümkün değildir.

Ve bugün barış içinde yaşanması istenenlerin barış arzusunun altında yatan ana güdülenme, tarihte öyle yaşandığı iddiası değil, bugünkü çıkarlarının o yönde olduğu önermesi olmalıydı. Ve bunun koşulu da karşılıklı saygıdan başka birşey değildir...Hepsi bu...

Öyle her özlemimiz, tarih değildir... Evet, tarih saptırılmamalı... 

 

İKİNCİ KİTAPTAN ÖRNEKLER

Ben Nazım Beratlı’nın bazı fikir veya iddialarına karşı çıkarken tümüyle yazdıklarına karşı çıkmıyorum. Tekrar edeyim  emeğine de saygı duyuyorum. Muhakkak yazdıkları içerisinde doğrular vardır. Fakat bunun yanında beni rahatsız eden ve “Nazım Beratlı ikinci kitabından sonra bilinçli olarak sol terimleri de kullanıp bir sağa kayış gerçekleştirirken yaptığı araştırmaya da böyle bir misyon çizmiştir” dedirten bulgularım olmuştur. Sayın Nazım Beratlı bilhassa ikinci kitabı ve sonrasında biz Kıbrıslı Türklerin tümüyle Anadolu’dan geldiğimizi isbatlamaya çalışmaktadır. Kaldı ki tümüyle Kıbrıslı Türklerin alevi oldukları veya Mesaryadaki bazı köy halklarının sadece dil bakımından bazı benzerlikler öne sürerek filanca köylüler de kullandıkları bazı kelimelerden ötürü “....bilmem Anadolu’nun x bölgesinden gelebilirler ...” denklemine varabilmektedir elinde kesin belgeler olmasa bile. Sayın Nazım Beratlı’ya kesin yanıt hakkına geçmeden önce onun ikinci kitabından örnekler vermeye başlayacağım. Tabi şu anda niye sadece ikinci kitap diye soracaklar çıkabilir. Onu da söyliyeyim ilk kitabında da eleştirilebilecek kısımlar vardır ama Nazım Beratlı’nın illa ki Anadolu’dan geldiğimizi zorlayan ve resmi görüşe de pas veren bariz hataları ikinci kitabından başlamaktadır( İlerideki sayfalarda üçüncü kitabından da alıntı ve eleştiriler olacaktır). Ve ikinci kitabından eleştirilebilecek kısımları önce bir  yansıtalım sizlere:

“...Bugün eğer biz; kim olduğumuzu doğru saptamak noktasında isek, (ki biz bir bileşkeyiz, “tarihin bileşkesi”, herkes gibi) o bileşkenin bileşenlerini, ortaya koymaktan çekinmemeliyiz. Kaldı ki sözkonusu ihtiyaç bu çekince ve gizlemelerden doğmaktadır...”(Kıbrıslı Türklerin Tarihi,2. Kitap, sf.14, prg 1) 

“...Bundan hareketle, Kıbrıs’a göçürüldüğü bilinen aşiretlerin geçmişini arayınca, hemen hepsinin Şah İsmail çevresine toplanmış boylar olduğunu görmek beni heyecanlandırdı. Bu noktada, elimizdeki kaynaklarla sürekliliği sağlamanın olanaksızlığı, önemli bir hataya neden oldu. O hata, Kıbrıslı Türk geçmişini, tümü ile Aleviliğe bağlamaktı. Burada bir eksiklik olduğunu, hissetmemek olanaksızdı...”(Ayni kitap, sf.15,prg1)

“...Ne varki, bütün bunların yanında, Kıbrıslı Türklerin ataları konuşulurken ilk ağızda adada kalan bir yeniçeriyi de, unutmamak gerekir. Bilindiği gibi onlar, Bektaşi’dirler...” (Ayni kitap, sf.15, prg.2)

“...Evet ...Türk tarihi ile ilgili birşeyler yazıyor olmanın, sonuçta “sağa kaymak”la suçlanmaya yol açacağını bildiğimden, yanıtını peşin veriyorum. Unutulmamalıdır ki bu konunun en önemli uzmanlarından birisi, Doğan Avcıoğlu’dur ve sağa falan kaymamıştır. Dahası, objektivitenin, sağı solu olmaz; gerçek gerçektir, o kadar. Sol düşüncenin felsefesi, materyalizm; politikaları gerçeklere göre belirlemeyi mi emreder, yoksa gerçekleri politikalara göre uyarlamayı mı? Ve daha da fazlası, tarihsel materyalizme göre, insan mı çevreyi belirler, çevre mi insanı? Peki, insanın sosyal çevresi, ulusal kimlikten geçmiyor mu? Kıbrıslı Türk Kimliği’ni dilimize pelesenk yapıp, bir anda “tanımlanmamış ve tanınmamıştır” diye ağlaşmak, öte taraftan da tanımlanmasına karşı çıkmak, ne menem bir ilericiliktir? Ben, anlayabilmiş, değilim...

Sanırım, neye yönelik bir yanıt verme gayreti içinde olduğum, anlaşılmaktadır. Türk tarihinin, Asya ile ilişkili kısmından söz etmekle Turancılık, her zaman karıştırıla geldiği için bizim geleneksek sol anlayışımız, o konunun konuşulmasını dahi, tüyleri ürpererek kaşılamaktadır. Bu da eksik bilgilenme nedeni ile yaşanan bir yanılgıdır. Turancılık bir politik hedeftir, ideoloji değil...O kadar ki, Turan fikrinin ilk savunucuları, Enver ve Cemal Paşalar, I. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’yi terkettikleri zaman, gidip Berlin’de İslam Halk Şuraları Fırkası’nı kurmuşlar ve Enver Paşa, daha sonra Bakü Doğu halkları Kurultayı’na katılmıştır.  Halil Paşa ise, Kızılordu’nun Baku’ya girişi başarılamayınca, “Türkiye Kızılordusu Kumandanı” ünvanı ile Azeri’lerin teslim olmasını sağlamıştır. İlk Türkiye Komünist hareketini, işte bu Turancılar örgütlemeye başlamışlar ve Enver Paşa, “Turan”da vuruşurken öldürülmüştür. Öte yandan, Mustafa Suphi’nin kurduğu Bakü kökenli Türkiye Komünist Partisi’nin fikir babası da Kazan tatarı olan, Sultan galief olup; devrim sonrası Sovyet hükümeti’nin, Halklar Komiseri Yardımcısıdır. Komiser ise, Stalin’in kendisi!.. Daha sonraları, Stalin; Sultan Galief’i idam ettirdi. Suçu da ne idi biliyor musunuz? “Turancılık” ! Gerçekten de Galief bir Turan Sosyalist Cumhuriyetler Birliği savunucusu idi. Bu tartışma, TKP saflarında daha sonraları da çok uzun bir süre devam etti. Nazım Hikmet de Galiefçi olmakla suçlandı. Yıllar sonra, SBKP Merkez Komitesi, Sultan Galief’i affedip, itibarını iade etti. Bir Turancıyı. Ethem Nejat, ünlü bir Turancı idi. Mustafa Suphi ise TKP’den önce, Milli Meşrutiyet Fırkası üyesi idi. Lideri’de Yusuf akçura... Türkeş’in fikir babası...

Sırf Turan fikrini savunuyor diye, sadece bunun için, kimileri sağcı, kimileriyse solcu kabul edilemez. Zira o bir hedeftir... Önemli olan, o hedefe varan tahlillerin, hangi yöntemle yapıldığı ve ereğin hangi amaca hizmet edeceği, o amaca hangi davranış biçimleri ile varılmasının hesaplandığıdır. O hedeften yana olmak veya ona karşı olmakla, tek başına hiçbir belirleme yapılamaz. Dahası , ona karşı olmakla, tarihi inkar etmek, toptan birbirlerinden farklı şeylerdir. Ve Asya ile ilgili tarihi gerçekleri araştırma hakkı da yalnız Rus tarihçilere verilmiş, hiç değildir. Umarım ki bu kısa izah, gülünç iddiaların önlenmesinde, işe yarar...” ( Ayni kitap sf. 18-19)

 

YERLİLİK ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ...(Birikim 111-112, Türkiye’de Yerlilik: Yerlilik ve Sol İlişkisine Dair Bir Dış Bakış, Ahmet Turan Alkan, sf. 77-78)

Kültürel ve hatta psikolojik bir aidiyet atfedilse de “Türk olmak”, Türk milliyetçisi olmanın makbul vasıflarından biridir, ama yerlilik kavramı çerçevesinde düşünüldüğünde sadece “Türk olmak” anlamlı bir beraberlik için kafi gelmeyebilir. Bu durumda bir başka “oynak payda” devreye girerek toplumsal beraberliği anlamlı ve sürekli kılacaktır. Mesela Türk ile Kürt arasındaki etnisite farklılığı, “etnik payda” da bir beraberlik sebebi teşkil edemediğinde “aynı inancı, geleneği ve tarih içinde yanyana yaşama tecrübesini paylaşmak” paydasını aktivite kazanmaktadır ve bu payda tarihi tecrübe itibarıyle etnisite farklılığına sahip iki topluluğu, onca kavga ve nizaya rağmen beraber yaşamak konusundaki kararlılığını bozamamaktadır. Iraklı Türkmen ile Gagavuz, Hristiyan Türk topluluğu arasındaki paydada “inanç” faktörü anlamsız kalınca bu defa “dil” paydası ile temas temin edilebiliyor. Bosnalı Müslümanla, Mısırlı Müslüman İslam hukuku çerçevesinde “kardeş”tir, ama Bosnalıların Türkiye’de yaşayan Müslümanlarla ortak paydasını teşkil eden “tarihi zaman birlikte yaşama veya siyasi ideallerde beraberlik” paydası, “kardeş”liğe nispetle fiilen daha birincil bir aidiyet hissi ortaya çıkarabilmektedir. Nitekim “müdahale”de Yunanistan’a “göçürülen” Karamanlı Rumlarla sıhriyetimiz, din hatta dil gibi paydaların eksikliğine rağmen pekala müşterek kültür ve gündelik hayatı anlamlandıran folklorik geleneklerdir. Özetle “din, folklorik gelenekler, dil, soy birliği, siyasi ideallerde ortaklık, aynı tarihi vetireyi birlikte yaşamış olmanın hatırası, coğrafya, kültür” gibi unsurlar, tek başına, topluca veya en azından pek geniş bir sempatik beraberlik ligi meydana geiriyor. Bu kapsamda İstanbul’dan Tel Aviv’e göç etmiş bir Seferadim Yahudisi, Malatya’lı bir Kürt, Tuzlalı bir Boşnak, Mardinli Arap, Tebrizli Azeri, Kosovalı Arnavut, Hacıbektaşlı Alevi, Karamanlı veya Galatalı Rum, Artvinli Gürcü, Filibeli Pomak, Kayserili Avşar, Sulukuleli Roman, aslen Sivaslı iken bugün Los Angeles veya Marsilya’da yaşayan Ermeni ve daha nicesi oynak paydalar aracılığı ile yanyana durdukları halde aynı yere bakmak konusunda şaşırtıcı bir-birlik değil ama beraberlik şuuruna sahip olduklarını fark edebiliyorlar. Dinden etnisiteye, dilden, kültüre, siyasi birlik enerjisinden coğrafyaya sirayet edebilen bu beraberlik şuuru, benim fikrime göre yerliliğin kapsam alanı ile tamamen örtüşmektedir.

Yerlilik, bu durumda öncelikle kişinin ait olduğu uzviyetle tanışık ve barışık olmasını gerektiriyor; Yugoslav göçmeni Arnavutla, Kafkasya’da yaşayan bir Çeçen’i bir veya birkaç “oynak payda”da buluşturan yerlilik “hassa”sı mümkündür ki, aynı ailenin iki ferdi arasında, söz konusu algı kusurundan ötürü pekala tezahür etmeyebilir. Oynak payda altında saydığımız veya ihmal ettiğimiz herhangi bir faktöre karşı saygısızlık veya anlayışsızlık hiç şüphesiz yerlilik şuurunu zedeler ve beraberlik zeminini ortadan kaldırır. Ait olunan toplumun temel değerlerine ve paydalarına karşı saygı ve anlayış “yerli” olmanın ilk lazımesi sayılmalıdır. Bu durumda “dünya görüşü” veya “siyasi içtihat” ayrılıklarının, yerlilik kapsamında ne anlam ifade ettiği üzerinde durmak gerekiyor.”

“Yeni-yerelliklerin, sürekli konum-değiştirmeye dayalı kimlik stratejisi, kendisine içe-kapanmış bir (territorial) kültür yerine, dışa-açık (translocal) kültürü temel alır (Pieterse, 1995:59). Yerel üstü düşünerek (Şengül, 1997) konumunu sürekli olarak yerel-üstüne göre müzakere eder (Tekeli, 1997). Diğer yerelliklerle “farklılığını ayrıcalık haline getirtmeyen”; ötekine karşı sorumluluğu” elden bıraktırmayan bir toplumsal etik etrafında (sarıbay, 1998; Bauman, 1998; Keyman, 1998) ilişki ve dayanışma içerisinde olur. Bütün bunlar yer’i ve yerel’i sınırların olduğu yerde bitmeyecek, sınırların olduğu yerde başlayacak biçimde kavramamızı gerektirir. Massey’in ifadesiyle, böyle bir yer(ellik) duygusu, küresel bir yer(ellik) duygusudur (1995: 147-156).” ( Birikim, Globalleşme/Yerelleşme ve Yerel Medyanın İmkanları, Sevda Alankuş-Kural, sf.204 prg.3)

 

NAZIM BERATLI  ORTAK BİR UYGARLIĞIN VARLIĞI İÇİN ULUS OLMA GERÇEĞİNİ ARIYOR: ACABA ORTAK UYGARLIK VE TEK KİMLİK SADECE TEK BİR ULUS OLUŞTURMAYA MI DAYANIYOR?( İkinci Kitap “Kıbrıslı Türklerin Tarihi” sayfa:22, parg:1)

“ Bize kalırsa, konu eğer bir kimlik ise, yani lokal, otantik ya da feodal kimlikse ele aldığımız, önce konuşulması gereken konu; bir Kıbrıs Ulusu’nun, tarihin herhangi bir döneminde oluşup oluışmadığı temeline oturmalı idi ki, yanıt olumsuzdu. O zaman, sorulması gereken ikinci soru, feodal dönemde ayrı kimliklerle yaşamış, (Osmanlı’nın Müslim ve gayri Müslim “milletleri”) hiçbir zaman da tek bir ulus olmanın koşullarına ulaşmamış, son birbuçuk yüzyılı mücadele ederek geçirmiş iki topluluğun, sırf yaşanan coğrafyadan ötürü tek bir kimlik oluşturduklarını iddia etmenin, hangi dayanağa yaslandığı idi ki, hiç sorulmadı! Haa... Yok murad edilen, “sosyalist” kimlik idiyseydi, biz şu Kıbrıs denilen adada, o altyapıyı ne zaman kurmuştuk ve farketmeden o altyapı içinde yaşıyorduk ki, üstyapısının varlığını ileri sürmekte idik? Bu soru, pek sorulmadı... Hadi, açık konuşalım: Hiç sorulmadı!..”

HALKLARIN TARİHLERİNİ DEVİNEN, DEĞİŞEN VE GELİŞEN SENTEZLERDE ARAMAK ( Türk-Yunan İlişkilerine Bir Önsöz, Herkül Milas,Kavram Yayınları, sf.28, prg.2-3)

“ Halkların tarihlerini hep aynı kalan, katı bir süreklilik içinde değil, her an devinen, değişen, gelişen, yeni sentezlere sıçrayan, nitelik değiştiren toplumsal bir sonuç olarak görmeli ve öyle de göstermeliyiz. Ulusların tarihlerini de dikey bir biçimde tarih öncelerine dayamaya çalışmak yerine, yatay bir biçimde, aynı zaman ve düzen dilimleri içinde görmeye çalışmalıyız.

Bu yol seçildiğinde yüzyıllarca eskilere uzanan olayların sorumluluğunu bugün yaşamakta olan bir insandan sormanın saçmalığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Uluslaşmamış halkların tarihleri, gelmiş geçmiş ve bir daha da yaşanmayacak düzenlerin ve ideolojilerin öyküsüdür. Bugünle ne bir ilişki içindedirler ne de bir yana bırakılmış, terkedilmiş olayları tekrarlamanın olanağı vardır. Büyük İskender’ler, Fatih Sultan Mehmet’ler, kölelik ve feodalizmle ve soylar, budunlar, ırklarla birlikte bir daha geriye dönmemek üzere bizleri bırakıp kaybolmuşlardır.”

KIBRISLI TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ORTA ASYA VE ANADOLU’YA DAYATMA ZORLAMASI( İkinci Kitap “Kıbrıslı Türklerin Tarihi”sf.43)

“...Dolayısıyla, ilk dalga da dahil olmak üzere adaya sürülenler, Osmanlı toplum düzenine başkaldırmış, başka bir kültürü, yoğun olarak Asya’dan taşıdıkları göçebe kültürünü sürdüren, Osmanlı toplum düzenine başkaldırmış, başka bir kültürü, yoğun olarak Asya’dan taşıdıkları göçebe kültürünü sürdüren insanlardı dendiği zaman, öyle görülüyor ki buna karşı çıkmak, çok da kolay değildir.

Bugün, Kıbrıslı Türk Kültürü ile diğer Türk Kültürleri arasındaki görece farkları gizlemeye ya da abartmaya çalışmadan önce, bu gerçeğin teslim edilmesi gereklidir...” 

NAZIM BERATLIYA KARŞILIK DOĞAN AVCIOĞLU BU KONUDA NE DÜŞÜNÜYOR(Bk. Türklerin Tarihi, Birinci kitap,sf.26..........)

Şimdi de Sayın Nazım Beratlı dostumuzun Kıbrıslı Türklerin Tarihini yazmasına ilham kaynağı olmuş Doğan Avcıoğlu’na bakıp hangi konularda bu iki yazarın uyuşup uyuşmadığını bir irdeleyelim.

“ROMANTİK ULUSAL TARİH” (Türklerin Tarihi, sf.26)

Programda Türk dili konusunda da yeni görüşler geliştirilir. Batılı bilginler Türk dilini Mogol, Tunguz dilleriyle birlikte Altay grubuna korlarken, 1931 Tarih yapıtında Türkçe onlardan ayrılarak bağımsız bir dil sayılır. Fakat Hint-Avrupa dil grubu ile Türk dili arasında ilişki kurulmaz. Bu kez, belki de bazı Avrupalı bilginlerin uygarlıkları, Hint-Avrupa dil grubunu belirten bu deyime ırkçı bir anlam kazandırmalarına bir tepki olarak, Türk dilinin, Hint-Avrupa dillerinin ve bütün dünya dillerinin anası ve kaynağı olduğu görüşünün kanıtlanması istenir.

Sümer, Eti ve öteki eski Anadolu kavimlerinin, Mısır, Yunan, Roma kültürünü yaratan toplulukların anadilinin Türk dili olduğu açıklanarak, “bugünkü modern Batı uygarlığına ana kaynak olan bu en eski yüksek uygarlıkları” Türklerin meydana getirdiklerinin ortaya çıkarılması amaçlanır.

Böylece insanlığın ortaklaşa malı olan dünya uygarlığına, bu uygarlığı yaratan insanların soyundan gelen bugünkü Türklerin büyük katkıda bulunduğu kanıtlanmaya çalışılır. 1937 yılında, yabancı bilginlerin de katıldığı İkinci Türk Tarihi kongresinde, Türk Tarih Savı’nın “İlke bakımından bilimsel nitelikte” olduğu, uzun tartışmalardan sonra kabul edilir...” demektedir.

ATATÜRKÇÜ TÜRK TARİHİ VE TURANCI TÜRK TARİHİ (Ayni Kitap, sf.27-28-29)

Atatürk’ün yönlendirdiği Türk Tarihi Savı, romantik bir coşkunluk  taşımakla birlikte, “romantik tarih görüşünün Turancı kolundan çarpıcı ayrılıklar gösterir. Atatürkçü sav, ırkçı bir anlayışa yer vermez. Afet İnan adıyla çıkan “Medeni Bilgiler, 1930” yapıtında ve 1931 Lise tarihinde ırkçılık yadsınır. “Medeni Bilgeler” hazırlanırken, Atatürk, “ulus” tanımı için notlar alır. Anayasa kitaplarından ve ansiklopedilerden aldığı kendi elyazısıyla notlarda ulus ögeleri arasında “ırk birliği” önemle belirtilir. Yine bu notlarda Erişigil’in “ırk birliği”ne ağırlık tanıdığı görülür. Fakat Atatürk, Medeni Bilgilerde, ırk ögesini çıkartır ve ulus’u “dil, kültür ve ülkü birliği ile biribirine bağlı vatandaşların siyasal ve toplumsal kuruluşu” diye tanımlar. Dört ciltlik Lise Tarih yapıtında, “ırklar arasında bugün görülen farkların tarih açısından önemi pek azdır. Kafatası biçimi ırkların sınıflandırılmasında kullanılırsa da, toplumsal hiçbir anlamı yoktur” denilir. İnsanlığın ilerlemesinde ırkın değil, aklın egemen olduğu ve ulusların çeşitli ırkların karışmasından meydana geldiği belirtilir. CHP programında da ulus, “dil, kültür ve ülkü birliği” ile tanımlanır. Turancı tarihte ırk,, ulusun oluşumunda baş ögedir. Ünlü Gök Börü (Bozkurt) dergisinin kapağında, Orhun yazıtında kullanılan harflerle “ırkların üstünde Türk ırkı” yazılıdır.

Atatürk, ırk ile değil, “uygarlık” ile ilgilidir. Uygarlığı, “bir insan topluluğunun, siyasal ve ekonomik yaşamda, bilim ve güzel sanat alanlarında yapabildiklerinin bileşkesi” diye anlar ve çağdaş uygarlığı amaçlar. Turancılarda uygarlık kavramı, “teknik” e yaklaşır. Turancılar kültürü teknikten özenle ayırırlar ve geçmişe dönük bir kültür özlemini dile getirirler. Tarihi hatta yaşamı savaş sayarlar. Turancıların önde gelen liderlerinden Atsız, “Türk gençliği nasıl yetişmeli?” yazısında, ilerlemenin savaşla olduğunu ileri sürer:

“Biyolojik bakımdan yaşam bir savaştır. Tarih de yaşamın uluslar arasındaki çarpışmalardan ibaret olduğunu ve uygarlığın ilerlemesine de savaşların neden olduğunu kesin olarak kanıtlıyor”.

ANADOLU’DA YARATILAN UYGARLIK ORTA ASYA’DAN, KIBRIS’TA YARATILAN UYGARLIK ANADOLU’DAN DAHA ÖNEMLİDİR

(Sf 29-30-31 Ayni Kitap)“ Günümüzde de hala tartışılan bu konuyu biraz açmakta yarar vardır. Prof. Afet İnan, Atatürk’ün çözmek istediği sorunu şöyle açıklar:

“Atatürk 1930 yıllarında Türk tarihi üzerinde bizzat çok meşgul idi. Okuyor, okutuyor, tartışıyor ve fikirlerini telkin ediyordu. Bütün uğraştığı ve çözmek istediği nokta, Türkiye topraklarında bugün yaşayan halkın tarihsel kökenini bulmaktı.

İlk önceleri Akdeniz uygarlığı çerçevesi içinde Anadolu halkının otokton (yerli) oluşu üzerinde durmak istemişti. Oysa Anadolu’ya türlü dönemlerde göçler ve istilalar olduğu kesin idi. Bu göçler, İslam döneminde ve tarihsel dönemlerde olduğu gibi, daha önceleri de olmuştu. O halde bu göçler zincirinin halkalarını tamamlamak ve Türk kavmi ile ilgisini bulmak gerekti. Özellikle Anadolu’daki tarihsel temelimizi derinliklerde aramak gerekiyordu.”

Demek ki, asıl ilgi, bugünkü Türkiye’nin geçmişinedir. Göçler ve istilalar olmasa, Atatürk, Akdeniz uygarlığı çerçevesinde “binlerce yıldır Anadolu’da yaşayan halkın tarihini” derinlemesine araştırmakla yetinecektir. Orta asya ile ilgisi, Anadolu’ya oradan birçok göçler olması nedeniyledir. Fakat yine de Anadolu’daki tarihsel temele en büyük ağırlığı verecektir. Nitekim Afet İnan, çeşitli yazılarında Türk Tarih Kurumu’nun araştırmalarına temel olan bu görüşü işler:

“Türk Tarih Kurumu çalışmalarında, Atatürk’ün istediği, yurdumuzun eski uygarlıklarını meydana çıkarmak, böylece bugünkü Türkiye halkının ve genellikle Türk kavminin tarih boyunca biribirleriyle ilgisini kurarak, genel Türk tarih uygarlığını, yeni bilimsel araştırmalara göre, tutarlı bir biçimde yazabilmekti”

“Türkiye tarihinin çeşitli dönemlerine gelince, bu toprakların en eski dönemlerinden en yeni zamana kadar geçen siyasal ve uygar varlığının hangi ad altında olursa olsun, bu yurda yerleşmiş olanlar tarafından meydana getirilmiş olmasıdır. Türk topluluklarının fetih yoluyla ya da göçlerle buraya gelişleri, Türkiye’nin bugünkü halkını teşkil etmiştir. En eski uygarlıkların yapıcısı olan, örneğin Hititler ya da Urartular, buradan başka yere göç etmemişlerdir. Buna göre, yurdumuzdaki bütün uygarlık yapıtlarına, bugün burada yaşayan Türk Ulusu sahip ve mirasçıdır. Yani bu yapıtlar, bugün buralarda yaşayanların atalarından kalmadır”

Nitekim Atatürk, Türkiye’deki arkeolojik çalışmalara büyük önem verir. Anadolu’daki bulgularla Türkiye halkının, dünya uygarlığına katkısının meydana çıkacağına inanır. 1 Kasım 1936’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasında, Atatürk, şöyle konuşur:

“Türk Tarih Kurumu’nun Alacahöyük’te yaptığı kazılar sonucunda meydana çıkardığı 5500 yıllık nesnel Türk tarih belgeleri, cihan kültür tarihini yeni baştan incellettirecek niteliktedir.”

Görüldüğü üzere, Atatürkçü tarih savı ile Turancı tarih savı arasında temelli yöneliş ve amaç ayrılıkları vardır. İçten Turancılar, bu büyük ayrılıkları saklamazlar. Nitekim “Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır?” yazısında Atsız, Atatürkçü tarih görüşünü, “Türk tarihi, tumarhane yöntemlerine göre kurulmak istenmiştir” diye eleştirir.

TÜRKİYECİLERİN GÖRÜŞLERİ ( Ayni Kitap,sf.32)

Bu yöneliş, yeni tartışmalara yol açar. Atatürkçü tarih görüşünü, bütün mantıksal sonuçlarıyla ve belki de biraz daha aşırı bir düzeyde, sabahattin Eyüboğlu, Melih Cevdet Anday, Halikarnas Balıkçısı gibi yazarlarımız coşkun bir inançla savunurlar.

Yunan uygarlığını, Anadolu uygarlığının kötü bir taklidi sayan Halikarnas Balıkçısı, Orta asyacılık tutkusunu tarihsel gerçeklere aykırı sayar:

“Gelelim Turancılara: Bunlar Anadolu’nun binlerce yıllık kültür ve görenek verilerini, günümüz Anadolusunun etkin birliğini – göz göre göre – bir yana teperek Turan ve muran efsanelerini ulusal kültür diye benimseyekorlar. İşte bu şimdiye dek hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir ulusça usda da, düşde de görülmemiş bir garabettir. Araplarla Yahudiler sami (semitik) oldukları halde, kültür köklerini Firavni Mısır’da ya da Asurilerde aramazlar. Got’lar da öyle. Seltler ya da Keltler, İsa’dan iki bin yıl önce Asya’dan gelerek Anadolu üzerinden Batıya göç ettiler. Bugün Almanlar, Fransızlar, İngilizler ‘kültürümüz’ deyince, hangi uluslarla karışmışlarsa, hangi koşulların etkisinde kalmışlarsa bu etkilerin toplamına ‘kültürümüz’ demişlerdir... Bu toplumların hiçbiri bugünkü kültürlerini eskiden gelmiş oldukları yerdeki eski varlıklarında aramazlar”. 

“Anadolu ya da Türkiye çok değişik evreler gösteren upuzun tarihinde, ancak dokuz yüz yıldan beridir ki, tam bir etnik bütünlüğe ve birliğe kavuşmuştur. İsa’dan iki bin yıl önce koca Hitit, ondan sonra Frig, Lidya, Pers, Büyük İskender, Bergama, Roma ve Bizans imparatorlukları bile Anadolu’da bir birlik sağlayamamışlardır. Etnik ve kültürel bakımdan Türkiye, doğal olarak Milli Misak sınırları içindedir. Çünkü, şimdi Türkiye Anadolu’da ister geri densin ister ileri, etnik ve kültürel bir bütün ve bir gerçekliktir.

Türkiye’nin ve Türkiyelilerin – ki bunlara kısaca Türk deniliyor – tarihi, Türkiye’de gelmiş geçmiş koşullarca etkilenmiş bütün etnik ve kültürel varlıkların tarihidir. Bu tarih de Anadolu’nun tarih öncesi geçmişinden göbek bağı kesilerek dipdiri ele alınır. Türkiye tarihini Selçuk ya da Osmanlı İmparatorluğundan, şu sultan, bu sultandan başlatmak, onu göbek bağından değil, belinden sepetlemesine kesmektir. Türkiye tarihini, kendi ayakları üzerine dikmek gerekir...”(sf. 34, ayni kitap)

DOĞAN AVCIOĞLU GERÇEK TARİH ANLAYIŞINI VURGULUYORDU

Bize bazılarının yanlış olarak yansıtmak istemelerine rağmen Doğan Avcıoğlu gerçek tarihin o ülkede yaratılan olduğunu açıkça belirtiyor ve hayalci Turancılara karşı bize Türkiyelilerin gerçek tarihinin Türkiye’de yaratılan uygarlıklarla bir olduğunu vurguluyordu tarih anlayışında. Yoksa Sayın Nazım Beratlı’nın Kıbrıs’ta Yaratılan uygarlıklarla bir sayılıp onlardan da güç alan Kıbrıs Türk Kültürünü ayırarak herşeyi Anadolu’ya bağlayan tarih anlayışı da esasında gösterildiği gibi ve eğer Avcıoğlu yaşasaydı ilk olarak karşı çıkacağı bir özellik taşıyordu. Kıbrıslı Türk kültürünü Kıbrısta yaratılan diğer kültürlerden ayırarak ve de yalnızca Alevi kültürüne bağlamak ne kadar  gerçekçi bir yaklaşımdır? Şimdi eğer kökenlerini arama babında sadece Anadolu Alevi kültürüne bağlılık Turancıların Anadolu’daki uygarlığı Orta Asyadaki’ne bağlamasına benzemiyor mu?

Aşağıda vereceğimiz örnekler de bu yanlışlığın ve çarpıtmanın Beratlı’nın kitaplarında sürdüğünü göstermektedir.

KIBRISLI TÜRKLERİN KÖKENİNİ KIBRIS’TA DEĞİL DE ANADOLU’DA ARAMA YANLIŞLIĞI

“ sonunda, yalnız askeri değil, kültürel yönden de uğranılan yenilgi ile peyderpey yerleşikliğe geçildi. Hayvancılığı sürdüren eski göçebeler, yapabildikleri kadar, tarım da yapmaya başladılar. Ne var ki, bu bildikleri bir iş değildi. Tarımın da en kolayını yapmaya başladılar. 1694’te, yerleşikliğe ilk geçenlerden başlayarak, sadece buğday, arpa ve darı ektiler. Çok kısa bir geçmişe kadar, tarımın sulu olanını, tanıyamadılar, bilimsel tarımla başa çıkamadılar. Orhonlu, bu durumun bütün Anadolu’da böyle olduğunu anlatıyor. Mesarya ve Lefkoşa çevresi köylerinde de durumun aynen bu olduğunu söyleyemez miyiz? Bunun sonucunda, A. R. Yalgın, yerleşikliğe geçen Türkmenler’in 1930’larda içinde yaşadığı sefaleti anlatmaktadır. Kıbrıs’ta da aynisi olmadı mı? 1945’e kadar adanın bütün üretiminin, et ve tahıldan ibaret olması, 1940’larda, Kıbrıs köylülüğünün %70’inin tefecilere borçlu olması, köylünün toprağını böylece yitirmesi Anadolu’da kalan akrabalarımızla, ayni kaderi nasıl paylaştığımızın, güzel kanıtlarıdır.”(Kıbrıslı Türklerin Tarihi, 2. kitap, sf.83,prg4, Nazım Beratlı)

“...Üçyüz yıl, yerleşiklik özümsenemedi. Kıbrıs’ta da ayni yapı anlayışının, bütün Türk köylerini işgal ettiği ve örneklerinin hala çoğunlukta olduğu, herhalde yadsınamaz. Anadolu’da hala sürmekte olan toprak kavgaları Kıbrıs’ta Mehmet Yaşın’ı çok şaşırtan, bir gecede köylerimizi terk edebilmemizle ilgili özellik de işte o günlerin anılarının, henüz bütünüyle unutulmadığını gösteriyor.”(Ayni kitap, sf.84, prg.1)

“ Kıbrıslı Türkler’in atalarının çok yoğun bir kısmının kökeninin bu olması, güncel kimliğimizin sırlarını anlamakta, çok dikkatle ele alınması gereken bir veridir. Atalarımızla ilgili, “şekavet ve tuğyan” iddiasının altında yatan da işte budur. Bugüne kadar cahilce ve aymazca, bu iddiayı bir Osmanlı belgesinde gördü diye kabullenenler, hiç düşünmemişlerdir ki, Timur, Babür ya da Osman Bey ne kadar “şaki” idiyseler, buraya gönderilen oymaklar da ancak o kadar şaki idiler. Ne fazla, ne de eksik...” (Ayni kitap, sf.84, prg.3)

“ Bazılarına göre, biz Türk’tük ve genel Türk Kültürü’nden hiç farkımız yoktu! (Böyle bir tek kültür var mıdır? İstanbul-Bakü- Taşkent ve Lefkoşa’da yaşam ayni biçimde mi sürdürülüyor?)

Kimilerine göreyse biz, Kıbrıslıtürk idik ve Türk olmakla çok fazla da ilgili değildik. (Sanki 74’te bizi cephelere götürmek için, biri silah kullanmıştı! Ve sanki ortak bir kimliğin sahiplerinin, birbirine karşı silaha sarılmaları, mümkün olabilirdi!)

Bize kalırsa, konu eğer genel bir kimlik ise, yani lokal, otantik ya da feodal kimlikse ele aldığımız, önce konuşulması gereken konu; bir Kıbrıs Ulusu’nun, tarihin herhangi bir döneminde oluşup oluşmadığı temeline oturmalı idi ki, yanıt olumsuzdu. O zaman, sorulması gereken ikinci soru, feodal dönemde ayrı kimliklerle yaşamış, (Osmanlı’nın Müslim ve gayri Müslim “milletleri”) hiçbir zaman da tek bir ulus olmanın koşullarına ulaşmamış, son birbuçuk yüzyılı mücadele ederek geçirmiş iki topluluğun, sırf yaşanan coğrafyadan ötürü tek bir kimlik oluşturduklarını iddia etmenin, hangi dayanağa yaslandığı idi ki, hiç sorulmadı! Haa... Yok murad edilen, “sosyalist” kimlik idiyseydi, biz şu Kıbrıs denilen adada, o altyapıyı ne zaman kurmuştuk ve farketmeden o altyapı içinde yaşıyorduk ki, üstyapısının varlığını ileri sürmekte idik? Bu soru, pek sorulmadı... Hadi, açık konuşalım: Hiç sorulmadı!..”(sf 21-22, Ayni kitap, paragraflar4-5(Sf21), prg2(sf22) )

ELMALAR VE ARMUTLAR BİRBİRİNE KARIŞIRKEN

Yazar, bir taraftan sanki de Kıbrıs’ta bir ulus yaratılamamasının hazzını yaşarken ve bunun da değişmezliğini savunurken ve de karşı toplumla karışıp bir ulus olamamanın değişmezliğinden elinde ne kadar resmi belge varsa ortaya sürerken, bir taraftan da evrensellikle bizlerin evrensele karışacağımızdan da dem vurmaktadır. Karşı toplumla karışıp evrenselliği yakalayamıyanlar dünyayla nasıl karışacaklardır o da merak edilmektedir.

 

Reddedilip yazılmasa bile biz yine de Kıbrıslı Türklerle Rumların ortak yanlarını fırsattan istifade bulabildiğimiz kaynaklardan yazalım ve bu yazıyı daha da zenginleştirelim.

KIBRIS TÜRK KİMLİĞİ ÜZERİNDE ARAŞTIRMALAR (Mehmet Yaşın,Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği, Kıbrıslı Türk Edebiyatında Kimlik Sorununun Tarihsel – Toplumsal Nedenleri, sf.45,prg.2)

“Osmanlıların 1571’de Kıbrıs’ı ele geçirmesinden sonra adaya yerleşen Kıbrıslı Türkler, bu trajik tarihi yaşayan Kıbrıslı Rumlarla, daha doğrusu Rumca konuşan eski yerlilerle karşılaştılar. Bana kalırsa, Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı kimlik adına adadan ne almışlarsa, Kıbrıslı Türkler de onu aldılar! Bunca laftan sonra diyeceğim şu; Kıbrıslılar tarihsiz bir halk değildir. Zengin ve özgün tarihimiz, dış tarihimiz, dış etkenlerin tüm olumsuzluklarına karşın, bize kültürel ve ideolojik bir Kıbrıslı kimlik vermedi, veremezdi. Daha Osmanlı döneminde (XIX: yy.) ortaya çıkıp, “Megalo Idea – Enosis” politikasıyla koşut bir Helen kimliğine sarılan Kıbrıslı Rum burjuvazisi tarihsel şansını kaçırdı. İkinci şansı da, 1930 – 1950 yılları arasında, yine Enosis komplosuna yenik düşen Kıbrıslı işçi sınıfı kaçırdı. Üçüncü bir tarihsel şansı artık kaçırmayacağımızı ummak istiyorum. Yoksa Kıbrıslılar büsbütün yok olacaklar.”

NAZIM BERATLI GİBİ DÜŞÜNMEYENLER DE VARDIR:

OSMANLI İMPARATORLUĞU TOPRAKLARINDA VE KIBRIS’TA GİZLİ HRİSTİYANLAR(Ahmet Erdengiz, Halkbilimi sayı:24, sf.19-24)

Bu monofrafinin takdimine genelde gizli hristiyanların ve Kıbrıs’taki Linobambakkilerin kimliği ile ilgili olarak sıkça yapılan bir hatayı düzelterek başlamak istiyorum. Hemen kesinlikle vurgulayalım ki gizli hristiyanların bu gruba dahil olan Linobambakkilerin müslümanlaşan hristiyanlaşan müslümanlarla hiçbir alakası yoktur. Hatta Osmanlı döneminde Kıbrıs’ta iskan edilen Konya Karamanları ile de ilişkili değildirler. Gizli hristiyanlar dış

görünüşte İslamiyeti kabul etmiş görünen ancak kendi aralarında ve gizlide hristiyanlık inancını ve mümkün olduğunca hristiyan tapınma şekillerini (ritlerini) ve bu inanca bağlı olarak bazı örf ve adetlerini gizlide sürdüren kişilerdir.

Bu özelliklerinden dolayı Batılı araştırmacılar bu tip topluluklara “gizli Hristiyanlar-crypto-christians” jenerik adını vermişlerdir. İleride de göreceğimiz gibi gizli hristiyanlık olayı sadece Kıbrıs’a has bir olay değildir; benzerlerine Kuzey Anadolu’da ve Balkanlarda sıkça rastlanılmıştır.

Bizim araştırmamızda önemli yer işgal eden Kıbrıs’ın gizli hristiyanları Linobambakilere pekçok kaynakta değinilmesine rağmen bu topluluk hakkında detaylı bilgi sadece 1-2 kaynağa dayanmaktadır. Bu kaynak yoksunluğunu bir dereceye kadar gidermek için Osmanlı Şeri Mahkeme kayıtlarının, Vatikan Arşivindeki “Roman Propaganda Fide” dosyalarının, tapu kayıtlarının ve Kıbrıs Başpiskoposluk Arşivindeki vergi tahrirlerinin incelenmesinde büyük yarar vardır. Bu topluluğa değinen hemen her kaynak bilinen malum görüşleri tekrarlamakla yetinmiştir. Özellikle XVI. ile XVII. Yüzyıl arasında Linobambakiler konusunda önemli herhangi bir bilgi aktaran kaynak yok gibidir. Bu toplulukla ilgili detaylı ve birinci elden bilgi veren kaynaklar da bu grubun tarih sahnesinden silinmek üzere olduğu dönemi yansıtan XIX: yüzyıl başlarına aittir.

Osmanlı İmparatorluğunda ortaya çıkan gizli hristiyan toplulukların böyle bir yola başvurmalarının çeşitli nedenleri vardır. Örneğin Kuzey Anadolu’da Trabzon ve Gümüşhane çevresindeki gizli hristiyan topluluklarından Stavrotiler ve Kurumluların (Kromli,Krumli) ortaya çıkış nedenleri genellikle Pontus bölgesi hristiyanlarının Müslüman bir devlette dini hürriyetlerinin temin edilmesine rağmen ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamak istememeleri, bazı ağır vergilerden kurtulmak ve bazı sosyo-ekonomik avantajlar sağlamak çabaları olarak gösterilebilir.

Özellikle haraç vergisinden kurtulmak, bölge içerisinde iskan serbestisine sahip olmak ve çevrede bulunan gümüş madenlerinde rahatça çalışabilmek için bu bölge halkının gizli hristiyanlığı benimsediği söylenebilir. Stavriotlar ve Kurumlular da Kıbrıs’taki Linobambakiler gibi gizli olarak hristiyanlıklarını sürdürmüşler, çifte isim taşımak suretiyle gerçek kimliklerini gizlemişler ve XX. Yüzyılın başında tarih sahnesinden çekilmişlerdir.

Buna mukabil Girit adasındaki gizli hristiyanlardan Koumulidis’lerin ortaya çıkış nedenleri Kıbrıs’taki Linobambakiler ile paralellikler arzetmektedir. 1669 yılında Girit’in Osmanlılar tarafından fethi neticesinde adadaki pekçok varlıklı

toprak sahibi, özellikle de Venedik-Latin asıllılar süratle İslamiyeti kabul ederek hem ellerindeki toprağı muhafaza etmişler hem de daha önce baskı altında tuttukları ve Osmanlılar sayesinde millet statüsünü kazanan Ortodoks ahalinin intikam almasından kurtulmuş oldular. Ancak bu Latin topluluğu gizliden sürdürdüğü Katoliklik inançlarını uzun süre muhafaza edemedi ve bu gizli Katoliklik yerini gizli Ortodoksluğa bıraktı. Linobambakilerde olduğu gibi bunun başlıca iki nedeni vardır. Birincisi Katolik inanç ve ritlerinin yeni kuşaklara öğretecek din adamı bulunmayışı, ikincisi ve kanaatimizce en önemlisi de saflarına çok sayıda Rum Ortodoksun katılması idi. Vergilendirme ve genel sosyo-ekonomik yaşantılarında bazı avantajlar sağlamak gayesi ile çok miktarda Rumun gizli hristiyanlığı benimsemesi ile Kourmulidisler tamamen bir gizli Ortodoks grubu haline geldiler.

Esas konumuzu teşkil edecek olan Linobambakilere dönebilmek için Osmanlı İmparatorluğunda ortaya çıkan bazı gizli hristiyan topluluklara burada sadece kısaca değinmekle yetiniyoruz. Bunlar: Sırbistandaki Droverstvolar, Arnavutluktaki Laramonoiler, Anadolu’daki Kurumlular, Stavriotiler ve Hamşunlular, yine Arnavutlukta ortaya çıkan Karamurtadlar, Giritli Kourmulidisler ve Güneybatı Makedonya’daki Valahidisler (Vallahidisler)’dir.

Hamşunlular ve onların Kıbrıs’taki akrabaları ile ilgili ilginç bir hususu burada kaydetmekte bir yarar vardır. Hamşunluların direkt bir bağları olmamasına rağmen Kıbrıs’ın Platani (Bladan) köyünde yaşamış olan Linobambakiler ile ortak bir yanları vardır. Hamşunlular orijinalde Ermeni oldukları için bunlara gizli ermeniler demek herhalde hatalı olmayacaktır. Bu topluluk gizli olarak Ermeni tapınma ritlerini ve buna bağlı olarak da Ermeni örf ve adetleri ile isimlerini yaşatmışlardır. Tesbit edebildiğimiz  Ermeni asıllı Linobambakilerin yoğun olarak yaşadığı tek Linobambaki köyü Platani yani Bladandır. Bu köyde 1963 yıllarına kadar Karabet veya Kalabet soyadını taşıyan bir Kıbrıslı Türk ailenin varlığından sözedilmektedir.

Burada kısaca değinmekte yarar gördüğümüz bir diğer husus da müslüman görünüp de gizli din taşımanın sadece hristiyanlarla ilgili olmadığıdır. 1820’lerin sonlarına doğru Anadolu’da hala daha gizli yahudi topluluklarının varlığından sözedilmektedir.

Kıbrıs’taki gizli hristiyanlığın başlangıcını 1570 yılına dayandırabiliriz. Magosa dışında adanın fethi ile 1570 yılında geniş toprak sahibi Venedikli-Latin soylu İslamiyeti kabul etmek suretiyle ellerindeki toprakları muhafaza etmiş ve baskı altında tuttukları, dini hürriyetlerini kısıtladıkları ve yoksulluğa mahkum ettikleri Rum halkın da intikam almasından kurtulmuşlardı. Kabul edilebileceği gibi bu ailelerin bir gün içerisinde gerçekten din değiştirmeleri ve inançlarını terketmeleri imkansızdır. 1570-71 yıllarına ait Ruus defterlerine göre ilk günlerde 17 aile temsilcisi veya fert İslamiyeti kabul etmiştir. Girne garnizonuna ait bir subay Mustafa ismini almış ve 4000 gümüş akçe ile ödüllendirilmiştir. Magosa’dan 4 Venedik beyzadesi Bayram, Behram, Ahmet ve Geyyan isimlerini alarak hem topraklarını hem de hürriyetlerini korumuş ayrıca da ödüllendirilmişlerdi. Bu ödüllendirilip şeklen İslamiyeti kabul edenler arasında meşhur Kont Hercule Martinengo da vardır. Bu isimleri çoğaltmak mümkündür. Ruus defterleri bu kişilere verilen para ve toprak ödülleri ile doludur.

Bu gizli hristiyanlar gerçek yüzlerini fetihten sonraki ilk otuz yılda göstermekten kaçınmamışlardır. 1571 yılında İslamiyeti kabul ederek Memi ve Mustafa ismini alan iki gizli hristiyan Savoy Dükasının Kıbrıs’ı geri almak için yapmış olduğu girişimlerde önemli rol oynamışlar ve yardımlarına karşılık ailelerine ait malların tümünü geri almak ve amcalarının piskopos olarak atanması vaadlerini kopartmışlardı. Fetih sonrasında özellikle Magosa şehri Latinlerinin civar köylere yerleşmesine izin verilmiş ve bunun bir neticesi olarak Osmanlı kayıtlarında Lurugina, Venedik kayıtlarında Lorengia ve hatta Lortzina bugünkü adıyla Luricina köyüne pekçok Latin asıllı yerleşerek Kıbrıs tarihinde belki de ilk Linobambaki köyünün temelini atmışlardır. Bunu diğer köyler izlemekte gecikmemiştir. Bunlar arasında Kiracıköy, Mania, Potamya, Monagri, Leopetri, Paralimni, Denia, Flasu, Balikitre, Singrasi, Moniatis, Skoulli, Civisil, Polimidya, Amathunda, Mamonia, Maronas, Stavrokonno, Bladan, Kandu, Piskopu ve Yukarı Arhimandrit köyleri vardır. Burada Tillirga bölgesindeki Linobambaki köylerini oluşturan hristiyan nüfus içerisinde önemli miktarda Arnavut asıllı Hristiyanın da bulunduğunu kaydetmekte yarar vardır. Bu Arnavutlar Latin döneminde kıyı şeridini muhafaza etmek maksadıyla Kıbrıs’a getirilip yerleştirilmişler, bu dönemde dillerini, Osmanlı döneminde ise dinlerini de unutarak önce şeklen müslüman bilahare tam müslüman olarak Türkleşmişlerdir.

Bu arada üzerinde hiç durulmamış ve araştırılmamış bir diğer konu da adanın gizli Maronitleri konusudur. 1570 yılında önemli miktarda Maronit de diğer dindaşları gibi görünüşte İslamiyeti kabul ederek yaşamlarını gizli hristiyanlar olarak sürdürmüşlerdir. Bugün bu gizli Maronitlik döneminden dillerinde bol miktardaki Türkçe kelimelerden başka birşey kalmamıştır. Maronitlerin gizli hristiyanlığı seçmeleri ilk kez Kıbrıs’ta husule gelmiş bir olay değildir. Bugünkü Lübnan Devletinin bulunduğu toprakların Osmanlı İdaresine girmesi üzerine bir takım Maronitler, özellikle kıyı şeridindeki yerleşim merkezlerinde yaşayanlar arasında şeklen İslamiyeti sürdüren gizli Maronit hristiyanlarının yaşadığını biliyoruz.

Daha önce de belirttiğimiz üzere önceleri Latin kökenli olan Linobambakilerin saflarına Ortodoks Rumların katılması ve Ekim 1571 yılında yayınlanan fermanla Ortodoksluk dışında her türlü hristiyanlığın yasaklanması neticesinde adadaki diğer Nestori, Süryani vesair hristiyan gruplarının da katılmasıyla bu özellik ortadan kalkmıştır. XVII. yüzyıl ortalarından itibaren Linobambakilerin tümünün gerçekte gizli Ortodokslar olduklarını söylemek herhalde hatalı olmayacaktır, tabii ki bu genellemenin dışında Bladan’daki Ermeni yoğunluklu Linobambaki topluluğunu ve Maronit ağırlıklı toplulukları dışarda bırakmak kaydıyla.

Bu noktada durarak biraz Linobambakilere verilen isimleri incelemekte yarar vardır. Bu isimlerle ve sıfatlarla ilgilenmemizin ve kısıtlı zamanımızın birazını da buna ayırmanın sırf etimolojik eksersiz merakından kaynaklanmadığını hemen belirtelim. Aksine bu isimler Linobambakilerin geçmişine ve bilhassa da adadaki diğer toplumlarla olan ilişkilerine biraz da olsa ışık tutacak mahiyettedir. Kıbrıs’ın gizli hristiyanlarına verilen en popüler isim hiç şüphesiz ki Linobambaki veya Linobambakostur. Rumca olan lino (keten) ve bambaki (pamuk) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu birleşik kelimenin Linobambakilerin iki din taşıdıklarını yansıttığı ortadadır. Fakat neden keten-pamuk kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu birleşik kelimenin Linobambakilerin iki din taşıdıklarını yansıttığı ortadadır. Fakat neden keten-pamuk kelimeleri seçilmiş, örneğin neden şeker-tuz veya siyah-beyaz denmemiştir? Linobambakilerle ilgilenen tarayabildiğimiz hiçbir Rum veya Batılı kaynak bu birleşik kelimenin orijini üzerinde fikir yürütmemişlerdir. Kanaatimce bu birleşik ismin Kitab-ı Mukaddes yani “İncil” in Eski Ahit bölümündeki Levililer ve Tesniye Kitapları ile ilgili olma ihtimali vardır. Bu kitaplarda Tanrı, gözünde fena ve tiksindirici olan şeyleri övdüğü bölümlerde şu ilginç emri de vermektedir: “Keten ve yün ipliği karışımından dokunmuş esvaplar giymeyeceksiniz” veya “Karışık iplikten dokunmuş kumaşlardan yapılma elbiseler giymeyeceksiniz” (Levililer 19: 19 ve Tesniye 22:11). Bu judeo-hristiyan inancının daha doğru bir deyişle kutsal emrinin halk ve kilise gözünde kötü, dini açıdan saf olmayan, hileli ve karışık şeyleri nitelediği aşikardır. Dolayısıyla Ortodoks Hristiyanlar tarafından aşağılanan, hor görülen, dini açıdan kirlenmiş, gerçekten sapmış bu iki dinli insanlara bu inancın tesiriyle bu ismin verilebilmiş olduğu rahatlıkla düşünülebilir.

Ortodoks Rumların Linobambakileri aşağılamasına rağmen belli şartlarda gizli hristiyanlığın kilisenin gözünde yanlış ve günah sayılmayacağına dair 1338 yılında İstanbul’daki Ortodoks Patriği 14. John’un (Ioannis Kalekas) fetvası vardır. 1331 yılında Sultan Orhan’ın İznik şehrini fethetmesinden sonra bölge halkı süratle müslümanlaşmıştı. Bu müslümanlaştırma işleminin Linobambakilerin ve diğer gizli hristiyanların atalarında olduğu gibi çok basit

bir işlemle, sağ elin kaldırılarak kelime-i şahadet getirmekle yerine getirildiğini burada belirtmekte yarar vardır. Böylesine basit bir işlem ile müslümanlaştıkları kabul edilen bir toplumun gerçekten müslümanlaşabilmesi için uzun bir sürenin geçmesi gerekeceği ortadadır. Dolayısıyle bu geçiş süreci içerisinde bir kısım insanların kademe kademe müslümanlaşacağı bir kısmının ise eski inançlarını gizli olarak sürdürmeğe çalışacağı aşikardır. Nitekim Osmanlı vergi tahrirlerine göre müslüman gösterilen İznik halkı İslam dinini kabul etmelerinden 7 yıl sonra 1338’de Başpiskopos 14. John’a başvurarak görünüşte müslüman gizlide hristiyan kalmanın dini açıdan doğru olup olmayacağını sormuşlardı. 14. John’un nam-ı diğer Ioannis Kalekas’ın cevabı veya fetvası ilginçtir: “Cezalandırılma kaygusundan dolayı gizli olarak Hristiyan yaşayanlar ve dinin şartlarını yerine getirenlerin hepsi de kurtuluşu (edebi hayatı) alacaklardır.”

Sultan Orhan ile 1346 yılında evlenen 6. Kantakuzenos’un kızının yaşamı boyunca gizli hristiyan olarak kaldığı, İznik bölgesindeki gizli hristiyanların hamisi olduğu ve Bizans ile temasını sürdürdüğü tarihi bir gerçektir. 1670’lerde bile, yani bölgenin fethedilmesinden yaklaşık 300 yıl sonra bile bu havalide gizli hristiyanların yaşadığını biliyoruz.

Burada kaydedilmesi gereken bir husus da hristiyanlıktan müslümanlığa, dış görünüşte olsa bile, geçenlerin yeniden hristiyanlığa geçmeleri pekçok defa ölümle cezalandırılmıştır. Bu nedenle gizli hristiyanların açıkca hristiyanlığa geçişleri bulundukları bölgelerde Osmanlı idaresinin çökmesiyle veya zayıflamasıyla mümkün olabilmiştir. Bu bölgelerde gerek Ortodoks gerekse Katolik kilisesi gizli hristiyanları saflarına geçirtebilmek için kıyasıya mücadele vermişlerdir. Kıbrıs’ın İngiliz idaresine geçmesiyle Linobambakilerde açıkça hristiyanlığa dönüş başlamasına rağmen Osmanlının bir gün adaya yeniden dönebilme olasılığını da hesaba katan Linobambakiler bu geçişlerini 1900 yıllarına kadar geciktirmişler veya kısıtlı olarak yerine getirmişler, bu yıllardan itibaren bunu süratle gerçekleştirmişlerdir. Kıbrıs’ta da Ortodoks kilisesine rakip olarak Katolik kilisesi Propaganda Fide Örgütünü görevlendirmişti. Merkezi Limasol’da bulunan Katolik misyonu başkanı Papaz Celestino de Nunzio de Casalvuovo 30 yıl süreyle Kıbrıs’taki Linobambakilerin Katolik kilisesine ikinci bir rakip çıkmıştı, o da müslümanlardı. Gezici hocalar vasıyasıyla, özellikle de çevresi Türk köyleri ile çevrili Linobambaki köylerine bu köylerde toplanan bağışlarla finanse edilen hocalarla, islama tam dönüş çağrısı yapılıyor ve bunda da Luricina gibi köylerde ve Tillirga ve Baf yörelerinde oldukça başarılı olunuyordu.

Bu uzun mütalaadan sonra yeniden Linobambakilere verilen isimlerden biri belki de en eskisi “apostolikos”tur. Bu ismin orijini hakkında 2 iddia geliştirilebilir. Birincisi Katolik kilisesine verilen “apostolik” ünvanı ile ilgili olandır. İlk Linobambakilerin Latin kökenli Katolikler olduğu düşünülecek olursa “apostolikos” isminin Linobambakilere orijinlerini göstermek için Ortodoks Rumlar tarafından verilmiş olabileceği ve bu ismin geçmişinin de XVI. Yüzyıla dayandığı söylenebilir. Bu isim ayrıca Kıbrıs’ta yetişen yarı yabani bir harup türüne de verilmektedir. Bu harup türünün meyvesi ne aşı harup gibi tam şeker ihtiva eder ne de yabani harup gibi tamamen yarasızdır. Dolayısıyla bu harup türünün adı bir benzetme olarak kullanılmış olabilir.

Bir diğer isim de “patsaloi” veya “batsali”dir. Linobambakilere yakıştırılan anlamı ise birden fazla renge sahip olan manasındakidir.

Diğer isimlerden “mesoi” ve “paramesoi” (ikisi ortası) Linobambakilerin 2 din arasındaki durumunu yansıtmaktadır. Buna bağlı bir isim de “mezo” veya “mezo-mezo”dur. Linobambakilere Kıbrıs Türklerinin verdiğini tesbit edebildiğimiz tek isim “mezo-kert” veya “mezo-kerto”dur ve daha çok biraz önce söylediğini inkar eden, sürekli taraf ve tutum değiştiren anlamında kullanılmıştır. 

Gizli hristiyanlarla ilgili hangi isim kullanılırsa kullanılsın tümü de az veya çok hakaret, küçümseme ve alay etmek maksadıyla kullanılmıştır. Tarih boyunca küçümsenmiş olan bu topluluk haksız olarak hırsızlık, katillik, kumarcılık ve her türlü ahlaksızlıkla suçlanmıştır. Hatta mecbur kalınmadıkça mahkemelerde şehadetlerine bile başvurulmamıştır.

Daha önce de ismen zikrettiğimiz Osmanlı Devletindeki diğer gizli hristiyanlar ile Linobambakilerin özel dini durumlarının yarattığı bazı benzeşen adet ve gelenekleri vardır. Linobambakilerle ilgili biraz daha detaylı bilgi sunmadan bu ortak özellikler hakkında kısa bilgi vermekte yarar vardır.

Tüm gizli hristiyanlarda da çift ismi olan genellikle her iki dinde de varyantları olan netür isimlerdir. Örneğin; Süleyman (Solomon), Yusuf (Josef), Meryem (Maria) gibi. Ancak bu kural her zaman için geçerli olmamış, kimi zaman Türkçe veya İslami ismin tercümesi ikinci isim olarak alınmış (örneğin Abdullah-Christodoulos) veya tamamen farklı iki isim seçme yoluna gidilmiştir. (Örneğin Ömer-Konstantinos)

2. Doğum, evlenme, ölüm gibi olaylarda önce İslami sonra hristiyanlık inançlarına göre tören yapılmıştır.

3. Kıyafetleri o yörenin Türk veya müslüman kıyafetleri olmuştur.

4. Tamamen müslümanlaşan veya hristiyanlaşan köylerin aksine mensubu oldukları yörenin diline ek olarak az ya da çok bir miktar Türkçe de öğrenmeye çalışmışlardır.

Anadolu’daki Kurumli gizli hristiyanları, bildiğimiz kadarıyla, gizli tapınmalarını sürdürebilmek amacıyla mağralara, evlerinin gizli bölmelerine, ve görülmeyecek şekilde gizlenmiş olarak tepeler arasına kamufle edilmiş kiliseler inşa eden tek topluluktur. Bizler sırf Linobambakiler tarafından inşa edilmiş herhangi bir gizli kilise bilmiyoruz. Rumca “hlostoi” veya “hlosmenoi” yani yol değiştirenler veya veya yoldan sapanlar da denilen Kurumli gizli hristiyanlarının nüfuslarının 1857’de 17000, 1911’de ise 10000 kadar olduğu tahmin edilmektedir.

Zamanımızın geriye kalan kısmında ise bir Linobambakinin doğumundan ölümüne kadar başından geçebilecek olaylara kısaca değinmekte yarar vardır:

Bir Linobambaki doğuşundan hemen sonra bir müslüman-Türk ismi alır ve gizli yapılan vaftiz törenini müteakip bir de hristiyan-Rum ismi alarak iki isme sahip olurdu. Bu vaftiz işlemi gizli olarak bir papaz tarafından genellikle Pazar gecesi yapılır ve gerçek hristiyanlarda olduğu gibi bir de isim babası (anadoxos) tayin edilirdi. Linobambakiler evde ve kendi aralarında Rumca isimlerini kullanırlar ancak çağrıldıkları zaman her iki isimlerine de aynı şekilde cevap verirlerdi. Bizim tesbit edebildiğimiz bazı gerçek Linobambakilere ait isimler şunlardır: Hasan (nikolas), Süleyman (Solomon), yusuf (Josef), Ömer (Konstandinos), Ayşe (marengu), Bayram (Kristofi), Emete (Maria) ve Abdullah (Minas).

Çocuğun oğlan olması halinde sünnet ve hangi okula gideceği meselesi sözkonusu köyün müslüman veya hristiyan çevreye olan yakınlığı ve çevredeki veya köydeki Rum veya Türk nüfusunun yoğunluğuna göre halledilirdi. Örneğin sözkonusu köy Türk köyleri ile çevriliyse veya köyde fazla miktarda Türk yaşıyorsa sünnet yapılır veya çoğu kez köy imamına rüşvet vermek suretiyle bu işlem yapılmadan geçiştirilirdi. İmamın rüşveti almasından sonra çocuk sünnet olduğunu yayar, çocuğun babası da bu yapılmamış sünnetin şerefine kahvede çevresine ikramda bulunurdu. Aynı nedenlerle müslüman okuluna gitmek zorunda kalan Linobambaki çocuğuna bir papazdan da ders alması sağlanırdı.

Linobambakiler Osmanlı makamları tarafından müslüman addedildikleri için 18 yaşına basmalarını müteakip askere gitmek zorundaydılar. Fakat pek çoğunun bunun yerine XIX. yüzyıl sonlarında 50 lira olan bedel-i askeriye vergisi vermek suretiyle veya önemli miktarlarda rüşvet yedirmek marifetiyle askerlikten kurtulmağa çalıştıklarını, bu yöntemlerin etkili olmaması halinde pekçok Linobambakinin adayı terkettiğini ve kaçanların adaya dönmesini temin için babalarının ve/veya kardeşlerinin tutuklanarak bazan 3 yıl boyunca hapis edildiklerini biliyoruz. Askerden kurtulmak için bazılarının da yabancı ülke uyruğuna girdiklerini görüyoruz.

Linobambakiler genellikle aralarında evlenmişler ve nadiren de dışardan kız almışlardır. Ancak alınan gelinin müslüman olması halinde gelin düğünden önce vaftiz edilerek bir Rum ismi verilmiştir. Linobambakilerin Rumlardan kız alması da oldukça ender görülen bir olaydır. Linobambaki topluluğuna evlenmek Rum suretiyle katılan Türk erkekleri de vaftiz edilerek Rum isimleri almışlardır.

Evlenme işlemleri önce halka açık olarak müslüman geleneklerine göre hoca tarafından yapılır ve damat bir de sağdıç seçerdi. Evlilik belgesi de müftülükçe düzenlenirdi. Bu düğüne Türk ve Rum dostlar da davet edilir, düğünün Perşembe günü ve gecesine denk gelmesine özen gösterilir, sağdıcın da Türk olması sağlanırdı. Gizli hristiyan evliliği ise Pazar gecesi yapılır ve bu törene sadece Linobambakiler ve gelinin Linobambaki olmaması halinde çok yakın akrabaları davet edilirdi.

Linobambakiler iki dinli olmalarının avantajını bayram ve paskalyalarda görürlerdi. Bu topluluk oruç tutmadan Şeker Bayramını, Kurban kesmeden Kurban Bayramını, Mevlut Kandilini, halk arasında yumurta paskası diye bilinen Easter Yortusunu, Kristması ve yeni yılı Türk ve Rum toplumlarıyla birlikte kutlardı.

Linobambakiler Rumlar gibi domuz besler ve etini de yerdi. Çevrede Türk köylüler olduğu zaman domuz kelimesini kullanmazlar yerine dünür (simbetheros) derlerdi. Linobambakiler genellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlar, Kiracıköylü olanları ise katırcılık ve devecilik yaparak kazançlarını sağlamışlardı.

Linobambakiler ölüm döşeğinde bir papaz tarafından kutsanır, eve müslüman Türklerde adet olduğu üzere Kuran okumak için hoca kesinlikle çağrılmazdı. Ancak her Linobambaki devlet kayıtlarında müslüman olarak geçtiği için müslüman mezarlıklarına gömülürler, mezar taşı yaptıranların taşına da ölünün İslami ismi kaydedilirdi. Linobambakilerin XIX.yüzyıl sonlarında açıkça

hristiyanlığa dönmeye başlamaları üzerine ölenlerin hangi mezarlığa gömüleceği ve mirasının İslami yasalara göre mi yoksa hristiyan yani koloni yasalarına göre mi paylaşılacağı hususunda tartışmalar çıkmış, sorunlar bazan mahkemelere bile yansımıştır. Burada kaydedilmesi gereken bir nokta da Linobambakilerin Osmanlı idaresi altında yaşadığı dönemde müslüman addedildikleri için tüm yaşamlarında şeri yasalara tabi tutulmuşlar, atalarından kalan mirası kurallara göre bölüşmüşlerdir.

Kıbrıs’ın İngiltere’ye devredildiği 1878 yılında adada 1200 Linobambakinin yaşamakta olduğu bazı kaynaklarda zikrediliyorsa da bu rakamın gerçek rakamı yansıtmaktan çok uzak olduğu ortadadır. 1902 yıllarında Kıbrıs’taki Linobambakileri Katolikliğe döndürmeğe çalışan Papalık örgütü Roma Propaganda Fide Örgütünün Kıbrıs’ta 30 yıldan fazla bir süre yaşamış temsilcisi Papaz Celestino de Nunzio’ya göre bu rakam tahminen 10000 civarındadır. Ancak bu rakam bile düşüktür; çünkü Papaz Nunzio sadece Baf ve Limasol bölgelerindeki Linobambakiler arasında çalışmıştır. Bu bölgelerin dışında da binlerce Linobambakinin yaşadığı rahatlıkla söylenebilir.

1910 yıllarında artık Osmanlının adaya geri dönmeyeceğini anlayan ve kilisenin gerek ekonomik gerek manevi yardımlarıyla çok önemli miktarda Linobambakinin hristiyanlaşması adadaki müslüman liderliği telaşa kaptırmıştı. Zamanın müftüsü Mehmet Ziya Efendi’nin İstanbul’a gönderdiği konu ile ilgili 2 memorandum veya arizanın orijinalleri T.C. Başbakanlık arşivinde kopyaları ise KKTC Milli arşivinde muhafaza edilmektedir. Müftü Ziya Efendi 1910 yılına ait dilekçesinde hristiyan papazların müslüman köyleri hristiyanlaştırdıklarından şikayet ederek bu köylerden bazılarının isimlerini vermektedir. Osmanlı kayıtlarına göre müslüman olarak geçtiğinden hiç şüphemiz bulunmadığı bu köylerin hemen tümü de Linobambaki köyüdür. Tabi ki hristiyanlaştırılan hakiki Türk köyleri de vardır. Ancak bunların önemli bir miktar tuttuğunu söylemek mümkün değildir.

Aşağıda Müftü Ziya Efendiye ait köy listelerinde söz edilen pekçok köyün Linobambaki olduklarına dair kanıt çoktur. Ancak burada kaydedilmesi gerekli bir husus vardır. Hristiyanlığını açıkca ilan eden pekçok Linobambaki köyünde azınlık olarak bulunan gerçek müslüman Türkler de bu yıllarda ihmal ve ilgisizlik nedeniyle hristiyanlaşmıştır. Müftü Ziya Efendi’nin hristiyanlaşan müslüman köyleri adı altında verdiği listeler şu Linobambaki köylerini içeriyordu:

“Korfi, Lanya, Aydihona, Monagrul, Doro, Monagri, Trimiklini, Limnad, Vavia, Laya, Ayos, Anglisia, Vavaccinia, Laba, Appos, Kyrokitya, Peye, Pshal, Kombos Çakidira”

Müftü Ziya Efendi ayrıca kısmen hristiyanlaşan köylerin ismini de vermişti: bunlar arasında “Milya, Hrinia, Civia, Aytotoro, Girit Marot, Ay.Merkur, Fasula, Bahçeler, Cite, Milia, Hronia, Yeroşibu, Ayvarvara” köylerinin isimleri zikredilmektedir.

Müftü Ziya Efendi 11 Temmuz 1905 ve 22 Şubat 1910 tarihli bu başvurularıyla Linobambakiler hakkında bize çok değerli iki belge bıraktığının elbette farkında değildi.

Gizli hristiyanlık Osmanlı İmparatorluğu topraklarında doğmuş, yaklaşık 500 yıl varlığını sürdürmüş ve kendisini yaratan imparatorluğun zayıflayıp dağıldığı dönemde kendisi de tarihin tozlu sayfaları arasında yitip gitmiştir.”

KIBRIS TÜRKLERİNİN KÖKENİ VE TARİHİ SÜREÇ İÇERİSİNDE KIBRIS TÜRK TOPLUMUNUN OLUŞUMU (Ahmet Erdengiz, Halk Bilimi, Sayı:29,sayfa:19-20-21-22-23-24-25)

Kıbrıs Türk toplumunun kökeni ve yaklaşık dörtyüz yıllık tarihi süreç içerisindeki oluşumu hakkında bugüne dek başlıca iki görüş ve yaklaşım varolagelmiştir. Her ikisi de en aşırı uçlarda gezindiğinden bir sentez oluşturmaları veya orta bir yolda buluşmaları mümkün olmamıştır. Ayrıca tarihi süreç içerisinde çok dinamik bir seyir takip eden Kıbrıs Türk toplumunun oluşması olayına her iki görüş de statik bir bakış açısıyla baktıklarından gerçekleri ortaya çıkarmakta, açık kalplilikle ve bilimselliğin gerektirdiği şekilde hakikatleri ortaya koymakta muvaffak olamamışlardır. Nedir bu iki yaklaşım?

Birincisi Kostas Kyrris ve Theodore Papadopolos gibi Rum tarihçilerin, araştırmacıların ve Rum kilisesi ideologlarının öne sürdüğü tezdir ki, özetlenecek olursa şöyledir: “Kıbrıs Türklerinin kökeni genel olarak Anadolu’dan sürgün metoduyla gelen hristiyanlara, adanın Osmanlılar tarafından zaptından hemen sonra İslamiyeti kabul etmek zorunda kalan Rumlara ve uzun yıllar varlıklarını gizli-hıristiyanlar- halk deyişiyle Linobambakiler- olarak sürdüren ve daha sonra da müslümanlaşan hristiyanlara dayanmaktadır.”

 

Buna karşılık bazı Türk tarihçilerince geliştirilen tez ise özetle:

“Kıbrıs Türkleri Anadolu’dan gelen Türklerin torunlarıdır; bu toplum dört yüz yıllık tarihi süre içerisinde ırksal saflığını muhafaza etmiş, Rum toplumuyla

 ne sosyal ne de kültürel boyutlarda alışverişlerde bulunmamış ve ortak değerler ve davranış şekilleri geliştirmemiştir” iddiasını getirmektedir.

 

Bu kısıtlı zaman içerisinde hem Türk toplumunun tarihi oluşumu, hem de iki toplum arasındaki sosyal ve kültürel iletişim ve ortak değer ve davranış şekilleri üzerinde durmak maalesef mümkün değildir. Bu ortak değer ve davranış şekilleri bir “Kıbrıs halkı” nı kesinlikle meydana getirmemiştir veya bir Kıbrıs milletini oluşturmamıştır ama, özellikle kırsal kesimde benzeşen ekonomik şart ve zorlukları göğüsleyen ve 400 yıl aynı ada üzerinde yaşayan insanların birbirlerini etkilemediklerini, bazı ortak değerler üretemediklerini ve toplumsal yapılarının oluşmasında karşılıklı katkılarda bulunmadıklarını da iddia etmekle herhalde mümkün değildir.

Yukarıda bu iki görüşü saptadıktan sonra Kıbrıs Türk toplumunun kökenini ve dört asırlık tarihi süreç içerisinde bu toplumun oluşmasını sağlayan kaynakları bu iki zıt görüş çerçevesinde ele alalım:

ADANIN OSMANLI İDARESİNE GİRMESİNDEN ÖNCE ADADA BULUNAN MÜSLÜMAN, TÜRK, TURKOPOL VE DİĞER UNSURLAR

Adanın Osmanlılar tarafından zaptedilmesine başlandığı 4 Temmuz 1570 tarihinden yaklaşık 7 ay önce adada bulunan Müslüman ve Türk tacirler İstanbul’daki Venedik balyosunun ve tüccarlarının 13 Ocak 1570 tarihinde tutuklanmalarına karşılık olarak Kıbrıs’ta tutuklandılar. Bu tutuklananlardan bir kısmı Ağustos 1571 tarihinde Magosa zindanlarında can verdi. Kısacası 14. yüzyıldan itibaren adada az sayıda olsa bile bir takım Türklerin var olduğunu biliyoruz. Kıbrıs krallıklarının Selçuklu Devleti ve bazı Güney Anadolu beylikleriyle imzaladığı ticari antlaşmalar neticesinde bazı Türklerin adaya geldiğini ve küçük tüccar toplulukları oluşturdukları tarihi bir gerçektir. Bunlarla ilgili bilgi kırıntılarına ünlü tarihci Mas Latrie’nin araştırmalarında rastlıyoruz. Bu Türklerin sağ kalanlarından bir kısmı adadaki Türk nüfusun ilklerini oluşturmuştur.

Bunlara önemli sayıda turkopolu da eklemek gerekecektir. Kimdir bu turkopollar? Türkopollar 12 ile 16. yüzyıllar arasında, Orta doğudan özellikle bugünkü Güney Anadolu, suriye, Lübnan ve Irak’ın bulunduğu bölgelerden hristiyan krallıkların veya daha doğru bir deyişle haçlı krallıklarının topladığı çoğu Türkmen, Kürt, Arap ve yarı hristiyan unsurlardan oluşturdukları askeri birlik mensuplarıydı. Bunlar genellikle süvari birlikleri oluştururlar ve ücret karşılığında savaşırlardı. Bu turkopollardan pekçoğu adanın Osmanlılara karşı savunulmasında rol almış, pekçoğu da Osmanlılara katılmışlar ve bunun

karşılığında affedilerek adada yerleşmeleri için kendilerine toprak verilmiştir. Bu turkopollar da adanın ilk Türk-müslüman toplumunun oluşmasında böylece rol almışlardır. Daha sonra göreceğimiz gibi bu turkopolların Latin-Venedik asıllı komutanlarından bazıları da İslamiyeti kabul etmek suretiyle Türk saflarına katılmışlar ve Türk toplumunun oluşmasına katkıda bulunmuşlardır.

Fetih öncesi adada bulunan ve Kıbrıs Türk toplumunun oluşmasına katkıda bulunan bir diğer unsur da Lüzinyanlar ve Venedikliler döneminde Limasol ve Baf yörelerindeki başta şeker kamışı tarlalarında, şekerhanelerde ve pamuk tarlalarında çalıştırmak üzere getirilip yerleştirilen Afrika özellikle de Habeşistan ve sudan (Nubiya) kökenli topluluklardır. Ancak bunların daha sonra Kıbrıs Türk toplumuna katılacak olan zengin konaklarının zenci dadı, lala, hizmetçi, cariye ve köleleriyle karıştırmamak gerekir. Limasol bölgesinde Piskobu, Evdim, Paramal, Baf yöresinde Hirsofu ve Magunda, Larnaka kazasında Mennoya, Pirga ve Lefkoşa bölgesinde Elye gibi köylerde yoğunlaşan bu esmer tenli soydaşlarımızın kökeni hiç şüphesiz ki Anadolu değildir. J.Lawrence angel, ada Kopec, Kazimera Domaniewska Sobczak, Banton ve A.Mourant gibi araştırıcı ve genetik uzmanlarının 1974 öncesinde yaptığı çalışmalarda bu bölge halkının genetik ve kan grupları açısından Kuzey Sudan, Habeşistan ve Güney Mısırlı oldukları gerçeğini ortaya çıkarmış bulunmaktadır.

Esmer tenli ve negroid özellikler taşıyan Piskobu, Hirsofu, Mennoya, Magunda gibi köylerimizde geçmişte yaşayan soydaşlarımız Osmanlıların adaya getirdikleri zenci kölelerle direkt alakalı değillerdir. Aksi taktirde Osmanlılar tarafından adaya getirilen zenci unsurların belli bir dönemde belli köylere yerleştirildiklerini ve zencilerin yoğunlukta olduğu köyler oluşturduklarını iddia etmek zorunda kalırız ki bunun tarihi gerçeklerle bağdaşmayacağı ortadadır. Bu esmer tenli soydaşlarımızın Piskobu, Evdim, Hirsofu gibi Lüzinyan, Venedik ve Osmanlı döneminin ilk yüzyılında adanın şeker kamışı ve pamuk üretiminin yaygın bir şekilde yapıldığı en gelişmiş köylerinde yoğun olarak bulunmaları rastgele bir olay değildir. Örneğin adanın Osmanlı dönemindeki ilk detaylı nüfus sayımının kaydedildiği 1572 yılına ait Defter-i Mufassal’a göre Piskopu köyü 9 semte bölünmüş olup 482 vergi mükellefi olan Kıbrıs’ın en büyük köylerinden biridir. Yine Kıbrıs’ın 1571/72 yıllarını kapsayan Muhasebe-i Varidat ve Masarif-i Hizane’sine, yani bütçesine göre, Piskopu ve civarındaki şekerhanelerin yıllık tahmini geliri 300,000 akçeye yaklaşmaktaydı. Lüzinyanlar ve Venedikliler bu yörelerde yaşayan insanları “köle” statüsüne yakın bir statüde tutmuşler ve angaryacı olarak çalıştırmışlardır. Bu husus 11 Cemaziyelahır 980 tarihli Kıbrıs Beylerbeyisine hitaben gönderilen buyrultuda da:

“Cezir-i mezburede kuffar-ı hakisar zamanında bazı mevazide şeker ve penbe (yani pamuk) ve sayir hububatı beyleri aktirüp kifayet mikdarı çift ve saban ve boyunduruk virmek ile amel-i idüp ziyade baha ile alup barikoz tarifesine ektirmekle hayli mal hasıl olup” şekilde açıkça teyid etmektedir.

Pekçok kaynağa göre Osmanlının adayı fethettiği yıllarda adada diğer ırkların yanısıra pekçok Habeşistanlı ve bugünkü Güney Mısır ile Kuzey Sudan bölgesinden getirilme özgür veya köle statüsünde insan yaşıyordu. 17. yüzyıl içerisinde Türk-Müslüman nüfus içerisinde yok olan insanların fiziki açıdan Piskobulu, Mennoyalı veya Hirsofulu soydaşlarımıza ne kadar benzediklerini herhalde bir kez daha belirtmek gerekmemektedir. Gerçekte Salamis, Değirmenlik ve Ay. Paraskevi kazılarında çıkarılan negroid, yani zenci tiplere ait heykeller Afrika kökenli insanların Kıbrıs adasında Roma dönemi ve hatta öncesinde bile varolduklarını açıkça kanıtlamaktadır.

2. ADANIN OSMANLI HAKİMİYETİNE GİRMESİNDEN SONRA ADAYA GETİRİLEN NÜFUS:

Kıbrıs Türk toplumunun oluşumunda Anadolu’dan gelen Türk unsurun oynadığı çok önemli rol inkar edilemeyecek tarihi bir gerçektir. Ancak burada dikkatli olmamızı gerektirecek bir husus vardır. Osmanlı devleti ve padişahları ittihad ve Terraki dönemine kadar kendilerini ne bir Türk devleti ne de bir Türk hanedanı olarak görmemiştir. Devletin ve hanedanın varoluş ideolojisi olan İslam dini belli bir ırktan çok, müslüman ümmetçiliğine dayalı bir görüştü. Bu nedenle Osmanlıların adayı bilinçli olarak Türkleştirmek gibi düşünce ve kaygıları yoktu. Nitekim adaya nüfus sevkiyle ilgili olarak verilen buyrultularda bu sürgüne tabi tutulacak olanların belli bir ırka ait olmasını gerektiren bir emir yoktur; aksine belli meslek dalları ön planda tutulmuştur.

Ancak sürgün emirleri ile adaya getirilen nüfustan önce, Türk toplumunun bir bölümünü oluşturacak olan geride bırakılan Osmanlı askerine bakmak gerekmektedir. Ada’daki Türk veya daha doğru bir deyişle Müslüman – Osmanlı nüfusunu daha ilk yıldan yüksek tutmak ve bu yolla Kıbrıs Türk toplumunun nüfus yapısına kayan Latin, Venedik vesair unsurları gözardı etmek için bazı tarihçilerimiz ne tuhaftır ki yine bir Rum tarihçiye Kiprianos’a başvurmaktadırlar. Angelo Calepio’dan dinleyerek Kıbrıs’ın Osmanlılar eline geçişinin tarihçesini yazan Estienne de Lusignan’ ın 1573 yılında yayınlanan İtalyanca eserindeki yanlış bir bilgiyi kullanan Kiprianos, Lala Mustafa Paşa’nın adada 20,000 kişi bıraktığını yazmıştır.Bu yanlış rakam daha sonra da ünlü tarihçi Hill tarafından da tekrarlanmıştır. Halbuki Estienne bu hatasını 1580 yılında yayınladığı Fransızca eserinde düzelterek 2000 yapmıştır. Gerçekte bu

rakamın doğruluğu Başbakanlık Arşivinde Maliyeden müdevver defterlerden 5168 numaralı defterin 10. ve 7168 numaralı defterin 247. sayfalarında verilen rakamlarla da uyuşmaktadır. Bu defterlere göre topçu, gönüllü, mustahfız, ve azab olarak 2779 kişi 1572 yılı itibarıyle adada bulunmaktaydı. Aynı husus, Kıbrıs’a ait ilk Osmanlı bütçesinde de teyid edilmektedir. Bütçe ilk Osmanlı bütçesinde de teyid edilmektedir. Bütçe “Mevacib-i çavuşan ve gönüllüyan ve müstahfazan ve azcban ve topçıyan ve cebeciyan-ı kıla’ı mezkurin der cezire-i Kıbrıs...” başlığı altında adada 40 çavuş, 561 gönüllü, 979 müstahfazan, rüesa ve azeban, 254 topçu ve 63 cebeci bulunduğunu ve bunlara toplam yaklaşık 6.5 milyon akçe ödendiğini belirtmektedir. İşte Kıbrıs Türk toplumunun savaş sonrası ilk üyeleri, bir kısmı devşirme bir kısmı da Türk asıllı olan bu askerler ve gönüllülerdir. Bunlardan bir kısmı savaştan hemen sonra ailelerini de Kıbrıs’a getirmişler, diğerleri ise ada ahalisinden eşler almaya başlamışlardı. Din ve dil farklarının getirdiği zorluklar da göz önünde bulundurulacak olursa adadaki kızlar, özellikle da savaş ganimeti sayılmış olan Latin ve Venedik asıllı kızlar yetersiz kalmış ve Anadolu’nun Canik (Samsun) dolaylarından bir miktar bakire kız getirilmesi emri çıkmıştı. Hatta yeniçerilerin Rum kızlarına fazla tebelleş olmaları üzerine bunu men eden bir de ferman yayınlamıştı. Bu noktada durup kısa bir saptama yapmakta yarar vardır. Kıbrıs Türk toplumunun bu ilk üyelerinin babalarının çok önemli bir bölümünün müslüman olması dışında Türklükle pek alakaları yoktur. Özellikle anne tarafından çoğunun aslı Latin, Rum ve Venediklidir. İşte bu Rum annelerdir ki adada pekçok Türk köyünün dilini Rumcalaştırmıştır. Asırlarca süren ilgisizliğin, ekonomik zorlukların ve bunları istismar eden Rum kilisesinin da bu olayda önemli bir rol oynadıkları elbette ki yadsınamaz. Ancak bazı Türk köylerinde dilin süratle Rumcalaşmasını alınan Rum eşler sağlamışlardır ve bu olay 19.yüzyıla kadar sürüp gitmiştir. Araştırmacı Ali Nesim’in “Batmayan Eğitim Güneşlerimiz” isimli kitabında hayat hikayesini anlatan emekli öğretmen Mehmet zihni İmamzade Ayyanni köyü halkı için bakınız ne diyor:

“Pek eski kadınlardan birkaçı halis Türkçe konuşur ve Rumca bilmezlerdi. Bunlar pek eskiden yerleştirilmiş göçmen soyundandı. Bir kısım halk Rumca konuşur, Türkçeyi de Rumca düşünerek Türkçe kelimelerle karıştırıp yarı Türkçe yarı Rumca bir ifade ile konuşurlardı... Köyde Frenk zamanında kalma köle Rumlar da vardı. Bu aileler arasında köye gelen Türk memurlar ve göçmenler evlenmişlerdi. Arnavut ailesi bir Rum cirasını müslüman etmiş ve Arnavutlar ailesi ondan türemişti. Karamano ailesi ve daha birçok aileler Rum ciralarıyla evlenerek aile kurmuşlardı. İsyan zamanında Rumlardan baki kalanlar göçerek Maratasa’ya gitmişler, böylece köyde sadece Türk aileler kaldı. Fakat lisanları çocukları besleyen anaların telkini ile Rumcalaştı.”

Bu Rum kadınları ile evlilik hikayeleri pekçok köyümüzde vardır. Pekçok köyümüzde köyün Türk kurucusunun ismi hatırlanır ama eşi veya eşleri hakkında bilgi yoktur.

Adanın Türk-Müslüman topluluğuna katılan bir diğer unsur da Kıbrıs’ın fethi sırasında ve fethini müteakip müslümanlığını şeklen de olsa kabul eden üst tabaka Latin ve Venediklilerdir. Bu kişilerin sayısı oldukça kabarıktır. Savaşın en yoğun günlerinin kaydedildiği, dolayısıyle bir harb ceridesi de sayılabilecek 8 numaralı Mühimme Defteri (16 Mayıs 1570’den başlıyor) ile yine Kamil Kepeci tasnifine göre 221 Sınıflandırma numarası taşıyan defterde pekçok üst düzey görevlinin (17 kişi) İslamiyeti kabul ederek can ve mallarını nasıl kurtardıkları anlatılmaktadır. Bazı örnekler verelim:

-Lefkoşa’nın fethinden önce 14 Ağustos 1570 tarihinde Murat ismini alan bir Venedikli’ye Ağırboz’da gedik verilir, diğer biri Mehmet ismini alır ve kendisine Karaman’da gedik verilir.

26 Şubat’ta Girneli bir Venedikli Mustafa ismini almış ve kendisine 400 akçelik tımar verilmiştir.

Magosa’dan Bayram ismini alan’a 10000; Behram ismini alan 8.000; Geyvan ismini alan’a 7.000, Ahmet ismini alana 4000 akçe timar verilmiştir.

7 Mart 1571 tarihinde Magosa’dan firar eden Venedikliye Mehmet ismi ile 8,000 akçelik timar verilmiştir.

1 Nisan tarihinde başka bir asilzadeye Abdullah ismi ve 5000 akçelik timar,11 Nisan tarihinde bir başkasına Mustafa ismi ve yine 5000 akçelik timar verilmiştir.

 22 Mayıs’ta Girneli bir asilzadeye Mehmet adı ve Girne Liman reisliği verilmiştir.

8 Ağustos’da Magosalı bir asilzadeye Ahmed ismini ve 5,000 akçelik bir tımarı almıştır.

26 Ağustos’da Müslüman olan önemli zat ise bazı batılı kaynakların hadım edildiği ve işkence gördüğünü (Mesela Joseph von Hammer) iddia ettikleri Magosa kalesi kumandanlarından Kont Hercule Martinengo’dur. Müslüman olup Mehmed ismini alan Matinengo’ya ayrıca 20,000 akçelik bir de zeamet verilmiştir. Defter olayla ilgili olarak şöyle diyor:

“Cezire’i Kıbrıs’ta Magosa nam kal’a keferesi ziyade zebun ve bicemal olup yürüyüş yerlerin bend ve sedde asla takatleri olmayıp bizzaruri vire eyledikleri zamanda rehin içün içerüden gönderdikleri kapudan hüsn-i

ihtiyarı ile İslma gelüp Mehmed deyu tesmiye olunmağın bitidadan 20,000 akçe zeamet buyuruldu.” Bu asiller içerisinde ünlü Nores ailesinin üyeleri de vardır. Bu aileden olan Louisde Nores’un mezar kapağı halen Arap Ahmet Camii’nin döşemesinde bulunmaktadır. Ancak bu aile ile ilgili en ilginç husus Nores ailesinden bir kızın Sultan III. Mehmed’e Mahmud isimli bir de veliaht da veren bu kız saray entrikalarına karıştıkları gerekçesiyle oğluyla birlikte idam edilmiştir.

Kıbrıs Türk toplumunun en önemli bölümünü hiç şüphesiz ki Anadolu’dan sürgün emriyle gönderilen Yörükler ve Türkmen Türkleri oluşturmuştur. Karaman eyaletinden Kıbrıs’a gönüllü olarak göç etmek isteyenlere engel olunmamasını emreden 9 Nisan 1571 tarihli hükümden sonra Kıbrıs’a ilk Türk-Müslüman nüfus aktarımı ile ilgili emir 21 Eylül 1572 tarihlidir. Adanın savaş nedeniyle bozulan ekonomisini düzeltmek için nüfus transferini öngören bu ferman çerçevesinde 6000 civarında aile sürülmesi planlanmışken, Kıbrıs’a göçürülecek olanların kaza bazında isimlerinin yazıldığı 1572 tarihli Mevkufat Defterine göre sadece 1689 aile kayd edilebilmiş ancak bunlardan da sadece 777 aile Kıbrıs’a gitmiştir. Buna daha sonra 218 aile daha eklenmişse de bunların Kıbrıs’a gelip yerleştirildiklerine dair bir kayıd yoktur. Bu rakam 1574 yılına doğru artmış ancak adadaki elverişsiz şartlar ve özellikle sıtma salgınları neticesinde 1580 yılında firarlar artmıştır. Bu döneme kadar Aksaray, Beyşehir, Seydişehir, Ilgun, Akşehir, Koşhisar, Ürgüp, Ishaklı, Develikisar gibi şehir ve Ulukışla, Evbasar, Ahsen, Bozu, Demirli, Yatağamn, Afşar, Pınar, Beğtimür gibi yörelerden gelen Türkmenlerin yanısıra 1580’li yıllarda artan miktarlarda Yörük de adaya gönderilmişti. Bunlardan bazıları çevrelerinde eşkiyalıkları ile tanınmış Yörük aşiretleri idi. Örneğin 8 Temmuz 1576 tarihli Anadolu Beylerbeyisi ve Uşak Kadısına hitaben gönderilen sürgün hükmü bunun güzel ve ilginç örneklerinden olup özetle şöyle demektedir:

“Kütahya kazasına bağlı Akkeçili yürüklerinden 50-60 kişilik bir grubun Sar nakiyesine davul – zurna çalarak bir hamama gelip içinde kadınlar varken kapıdaki peştemalı kaldırıp içeri girmek istediklerini, bu esnada oradan geçmekte olan Rodos’tan gelen Derviş Çavuş adlı bir saray ulağının beygirlerini alıp kendisini de iyice döğdüklerini bildirmişsin...Şimdi bu adı geçenleri çoluk çocuğuyla Kıbrıs adasına sürgün eyledim. Hiç vakit geçirmeden onları Silifke yöresine gönderip Kıbrıs adasına göçüresin.”

Tarihçi Ahmet Refik’in yayınladığı (Anadolu’da Türk Aşiretleri) isimli yapıtında yer alan fetvada ise şöyle denmektedir:

“Yörüklerden birisi Müslümanların ırz ve namuslarına saldırır, ekinlerini de tahrip ederse...hiçbir şekilde yola gelmezse...belasından kurtulmak için Kıbrıs adasına gönderilmesi emrolunsa ve buna karşı gelse, katli caiz olur mu? Elcevap olur” Kaçar Halil, Akkeçili, Senetli, Şamlu, Karahacılı, Köseli, Eskiyürük, Şıhlı, Kiseoğlu, Patrak, Çıplaklı, Kedikli, toslaklı, Saçıkara, Dirimlü, Cerit (Yörük aşiretlerinin isimlerinin okunuşlarında bazı farklılıklar olabilmektedir) gibi Yörük aşiretlerinden aileler değişik tarihlerde Kıbrıs’a sürülmüştü. Bu aşiretlere mensup kişilerin pekçoğu da ya yolda ya da adaya vardıktan sonra firar etmişlerdir. Bu firarlarla baş edemeyen Osmanlı hükümeti bir süre sonra “fesat ve şekavetten vazgeçerek bundan böyle kendi hallerinde oturup ekin ekerek geçimlerini sağlamak şartı” ile Yörüklerin yeniden Kıbrıs’a sürülmelerinden vazgeçmişti. Bu aşiretlerden bazılarının Türkmenlerle olan akrabalıkları ve Müslümanlıkları elbette ki tartışmalıdır. Ancak bunu yapmaya ne yazık ki zamanımız elverişli değildir. Yalnız burada bir hususu daha belirtmekte yarar vardır. Bazı çevrelerin iddia ettiği gibi adaya sürülen halkın tümü de Türk-Müslüman değildir. Az sayıda olsa bile birtakım gayri-müslümlerin sürgün metoduyla adaya getirildiklerini biliyoruz. Ahmet Refik Altınay’ın yayınladığı bir belge bunun en bariz ıspatıdır. 10 Ocak 1574 tarihli bu belgeye göre ünlü mimar Sinan’ın Kayseri’nin Ağrinas köyündeki zımmi yani gayri müslüm akrabaları da Kıbrıs’a sürülecek diğer zımmiler arasında kaydedilmiştir. II. Selim, Akdağ Kadısı Hüseyin Çavuş’a gönderdiği bir emirle bu zımmilerin isimlerinin sürgün defterinden çıkartılmasını istemektedir. Diğer yandan Kıbrıs’a sürülen ve genellikle Larnaka ve Limasol yörelerine iskan edilen Hristiyan Karamanlıların da zaman içerisinde Kıbrıs Türk toplumu içerisinde eriyip asimile olduklarını biliyoruz. Ancak Kıbrıs’a sürgün edilen Kayseri Ermenileri olsun veya Konya Karamanları olsun bunların Selçuklu döneminde ve öncesinde hristiyanlaşan ve bilahare Ermenileşen ve Rumlaşan Türkler olma ihtimali de kesinlikle gözardı edilemez. Nitekim değerli tarihçi Fehmi Turgal mülga şeri’ye mahkemeleri sicilleri üzerinde yaptığı araştırmada Nikol bin Kaya, asvador bin Bahadır, Şahane binti Sinan, Sarkis veledi Kutlu gibi pekçok Türk bağlantılı Ermeni ve Karamanlı tesbit etmiştir.

Adanın Osmanlı idaresine girmesini müteakip Müslümanlaşanm asillerin yanısıra Venedik ve Latin köylüler de süratle İslamiyeti kabul etmeye başladılar. Özellikle Karpas yöresinde bu yaygın bir şekilde gerçekleşmiştir. Ekim 1571 fermanı ile Ortodoks kilisesinin resmen tek kilise olarak tanınması ve Latin kilisesinin faaliyetlerine son verilerek Latinlerin bir Millet olarak tanınmaması pekçok Avrupa kökenli köylüleri ya Ortodokslaşmaya ya da Müslümanlaşmaya itmiştir. Hogarth gibi araştırmacıların Karpaz

yöresinde yaptıkları gezilerde beyaz tenli, sarışın veya kumral ve renkli gözlü Türk ve Rum köylüler saptaması herhalde bu olayla ilgilidir.

Geçen yıl 9. Has-Der Sempozyumunda sunduğumuz bildiride detaylı bir şekilde incelediğimiz bu Latin – Venedik asıllı köylülerin bazıları direkt olarak müslümanlaşırken bazı köyler de dıştan müslüman ancak kendi aralarında hristiyanlık inanç, adet, örf ve isimlerini taşıyan gizli – hristiyanlık yani popüler isimleriyle Linobambakileri oluşturmuşlardır. Bu Linobambakiler arasına sonradan çok sayıda Rum ve az sayıda Ermeni ve Maronit de katılacaktır. Bu gizli-hristiyanlar adadaki siyasi duruma ve Osmanlı devletinin gücündeki zayıflamalara göre ya açıkça hristiyanlıklarını ilan edip Rum saflarına ya da Müslüman kalarak Türklerin saflarına katılmışlardır. Özellikle son yüzyılda kağıt üzerinde Müslüman görülen pekçok Linobambaki köyünün Hristiyanlığa kayması Türk liderliğini telaşa kaptırmış ve bu köylere gönderilen cerei hocalar vasıtasıyla bu toplulukların İslamlaşması için gayret göstermiş ve Dillirga gibi yörelerde ve hepimizce iyi bilindiği gibi Luricina gibi köylerde başarıya ulaşılmıştı. Dönemin Müftülerinden Ziya Efendi’nin 11 Temmuz 1905 ve 22 Şubat 1910 tarihli İstanbul hükümetine hitaben kaleme aldığı iki arizasında hristiyanlaşıyorlar diye andığı köylerin hemen hepsi, içlerinde yaşayan bir miktar Türkün dışında Linobambaki nüfusuna sahiptir. Ziya Efendiye göre bu köylerden bazıları şunlardır:

“Korfi, Lanya, Ayandihona, Monagrul, Doro, Monagri, Trimiklini, Limnad, Vavla, Laya, Ayos, Anglisia, appos, Kyrohitya, Piyi, Milya, Aytotoro, Fasula, Yeroşibu, Ayvarvara ve Çite.”

Kıbrıs Türk nüfusunun bir diğer kaynağı da Boşnaklar, Arnavutlar, Gürcüler ve Çerkezlerdir. Vakit darlığı nedeniyle bunların burada teker teker incelenmesi imkansızdır. Bilindiği gibi 17. asır başlarında kıyı şeridinin korsanlar tarafından tehdit edilmesi üzerine Lüzinyan ve Venediklilerin daha önce yaptığı gibi Osmanlılar da adanın kıyı köylerine Boşnak ve özellikle de Arnavut göçmenler yerleştirmişler, bir kısmı hristiyan olan bu Arnavutların bazıları, özellikle Dillirga ve Limasol yöresindekiler, Müslümanlaşarak Türk toplumunun bir parçası haline gelmişlerdir. Bunlardan Rumlaşarak Osmanlı devletine karşı yapılan ayaklanmalarda önemli görevleri üstlenenler de olmuştur.

Adamıza gelip yerleşen ve zamanla Türk nüfus içerisinde asimile olan Çerkezlerin torunlarından bazılarının isimleri hepimizce bilinen popüler isimlerdir. Adaya son Çerkez sevkiyatı 1864 yılında yapılmıştı. İskan edilmek üzere Kıbrıs’a gönderilen 2700 Çerkez’den 2150’si yolculuk

sırasında, 350’si de Kıbrıs’a varışlarında sıtmadan ölmüş, sağ kalan 200 kişisi de Limasol yöresinde iskan edilmişlerdi. Cevdet Çağdaş’ın 1964 yılında yaptığı bir saptamaya göre ölen çerkezler Aya Sofya camii yanında ve bugün varolmayan Garipler Mezalığına gömülmüşlerdi.

17. asır başlarında Anadolu’dan kafi miktarda nüfusun adaya aktarılmaması ve gelenlerin geri firarından dolayı, halep, Şam, Hama ve Humus civarlarından da sürgün yoluyla adaya müslüman nüfus gönderilmişti. Bu müslüman nüfusun az sayıdaki Arabın yanısıra çok sayıda Türkmeni de ihtiva ettiğini biliyoruz. Gerek bu sürgünlerde gerekse ileriki yıllarda adamıza gelen az miktardaki Müslüman Arap kolayca Türk toplumu içerisinde erimiştir.

Konuşmamızın başında belirttiğimiz Osmanlı dönemi öncesi Afrika kökenli zenci veya koyu tenli köylülere ek olarak Türk toplumunun bünyesine bir de köle olarak giren ve zamanla hürriyetlerini kazanarak toplumumuzun bir parçası haline gelen siyah beyaz köleler vardır. Ne yazık ki zaman darlığı nedeniyle burada detaylı bir şekilde üzerinde duramadığımız bu ilginç konu araştırmacılarını beklemektedir. Bu da kısmen eldeki şeri sicillerin taranmasıyla mümkün olabilecektir. Sadece 1590-1640 yıllarını kapsayan kısa bir taramaya göre Kıbrıs’ta Türkler tarafından satın alınan esirler arasında şu milliyetlere rastlamak olasıydı: Rus, Habeş, Mısır, Eflak, Çerkez, Macar, Gürcü ve Hırvat. Bunlardan beyaz kadın köleler Lefkoşa çarşısında en pahalı satılanlarıydı. Bir Çerkez kızına 14,400 akçe verilirken ortalama zenci erkek köle fiatları 4 000 ile 8000 akçe arasında değişiyordu. 

Bu kölelerin pekçoğu daha kölelik ilga edilmeden önce hürriyetlerini almış, yerli Türklerle evlenmiş ve Türk toplumunun ayırdedilemez bir parçası haline gelmişlerdir. Habeşi ve diğer siyahi köleler hürriyetlerini kazanmalarını müteakip bilhassa Latin – Venedik dönemi kalıntısı müslümanlaşmış siyahilerle evlenmek suretiyle özellikle Elye, Piskobu, Mennoya ve Hirsofu yörelerindeki esmer ve zenci tipli soydaşlarımızın nesillerinin sürdürülmesine ve sayılarının artmasına neden olmuşlardı. Ancak bunlardan beyazlarla evlenenleri de yok değildir. Bu karışık evlilikler neticesinde negroid özellikli, ancak zenci olmayan saydaşlarımız ortaya çıkmıştır. “Kara Mehmet”, “Arap Ali”, “Arap Ahmet” lakaplı isimleri taşıyan pekçok soydaşımızda bu negroid özelliklerden birkaçını görmek mümkündür.

Kıbrıs Türk nüfus yapısına katkıda bulunan bir diğer unsur da şüphesiz ki Müslümanlaşan Rum köylü nüfustur. Bunları, şeri sicillere de yansıyan az sayıdaki genellikle kasaba ve şehirlerde yaşayan ve İslamiyeti kabul eden

Rumlarla ve mahkemelere yansıyan münferit vakalara neden olan hristiyanları karıştırmamak gerekir. Burada çok tartışmalı bir konuya girdiğimizin farkındayız ve neyazık ki bu konuyu gerektiği gibi detaylı olarak tartışmak için zamanımız yoktur. Bazı çevrelere göre bu olay daha önce hristiyanlaşan Türk köylerinin yeniden müslümanlaşmasından başka bir şey değildir. Bu tezin kısmen doğru olduğu bir gerçektir. Adada bazı Türk köylerinin çeşitli nedenlerle hristiyanlaştığı tarihi bir gerçektir. Tapu kayıdları özellikle Baf ve Trodos köylerinde hristiyanlaşıp Rumlaşan Türk köylerinin varlığını ıspatlamaktadır. Ancak bir Türk köylünün hristiyanlaşıp Rumlaşmasını kabul eden mentalitenin bir Rum köyünün müslümanlaşarak Türkleşmesini reddetmesini anlamak da kolay değildir hem de bunun binlerce örneğinin Osmanlı İmparatorluğunda görüldüğünün bilinmesine rağmen. Bu konuda daha sağlıklı ve detaylı bilgi verebilmek için Kıbrıs’la ilgili Osmanlı vergi tahrirlerinin gözden geçirtilmesinde yarar vardır. Ancak Kıbrıs’ta hristiyan reayadan haraç vergisi toplama işi Kilise’ye verildiğinden ve merkezi hükümet tarafından hazırlanan haraç vergisi mükellefleri listeleri Kilise tarafından hazırlanan listelere dayandırıldığından Osmanlı ve Kilise tahrir belgeleriyle arada pek fark olmasa gerektir. Örneğin bu kilise listelerine göre 1825 yılında haraç vergisi veren Margi, Civisil, Baf Prastyosu, Kandu, Bladanisyo ve Melunda köyleri 1832 yılı itibarı ile haraç listelerinden çıkartılmışlar yani müslüman köyler haline gelmişlerdir. Bunun geçici vergi affıyla bir ilgisi yoktur. Nitekim bu köyler 1960 nüfus sayımına göre de tamamen Türkler tarafından iskan edilmiş olan köylerdir. (Bu saptama söz konusu köylerde 19. asır itibarıyla hiçbir Türkün yaşamadığını gösteremez; tek gösterebildiği 1832 yılı itibarıyla bu köylerin Rum ahalisinin Müslümanlaştığıdır).

Kısaca toparlamak gerekirse Kıbrıs Türk halkının oluşumu da diğer tüm halklar gibi dinamik bir seyir izlemiştir. Önemli bir bölümünü teşkil eden Türkmen ve Yörüklerin dışında hristiyanlaşmış Türk halkının oluşumu da diğer tüm halklar gibi dinamik bir seyir izlemiştir. Önemli bir bölümünü teşkil eden Türkmen ve Yörüklerin dışında hristiyanlaşmış Türk, Afrikalı, Arnavud, Gürcü, Çerkez, Arap, Çingene, Rum, Latin ve Venedikli unsurları da alarak 20. yüzyılın ilk yarısındaki yapısına ulaşmıştır. Amazon ve Borneo ormanlarından bir-iki kabileyi saymazsak dünyadaki tüm ulusların da tarihi seyir içerisindeki oluşumları bundan farklı olmamıştır. Ancak bu tarihi gerçeği saptırmak ve bugün Kıbrıs’ta tek bir Kıbrıs milletinin veya halkının var olduğunu ileri sürmek de tarihi ve ilmi açıdan tamamen bir safsata olarak kalmaya mahkumdur.

Kıbrıs Türkleri, Rum lideri Vasiliu’nun iddia ettiği gibi bu adanın 400 yıllık misafirleri değil, büyük çoğunluğu Kıbrıs’ın tarihi nüfus kaynağını oluşturan

Anadolu’dan gelip bu adanın 9000 yıllık kültür mirasıyla yoğrulmuş bir toplumdur. Bu toplum oluşurken ona katılan unsurlarla gelişmiş, zenginleşmiş ve Kıbrıs tarihinin derinliklerine kök salmıştır. Kıbrıs Türk toplumu ve özellikle de gençliği bu gerçekleri kavrayabildiği oranda bu topraklara yapışacak ve ona bu adada yaşam hakkı tanımak istemeyen Rum liderliğinin askeri, ekonomik ve kültürel baskılarına karşı durabilecektir.”

ORTAK İSYANLAR( Kıbrıs Türk Toplumunun Geçmişi Tarihsel Gelişmeler, sf.5, Prg.4-5, Dr. İbrahim Aziz)

“Müslüman nüfusa, aynı dinden olduğu için bazı ayrıcalıklar da tanınıyordu. Bu ayrıcalıklar başka dinden olan nüfusa kıyasla, müslüman nüfustan daha az vergi alınması ve müslümanlar üzerindeki baskıların daha az olmasıydı. Örneğin, Kıbrıs’ta yerliler yirmi iki kuruş kafa vergisi öderken, Osmanlı sayılan müslüman nüfus kafa vergisi ödemezdi. Yerli halktan Vezir için yirmi kuruş vergi toplanırken, müslümanlardan on kuruş alınırdı. Bunun yanı sıra hristiyan nüfus kiliseye de vermek zorundaydı. Kilise topladığı vergiden %12 pay alıyordu. Ancak kendine düşen payı yükseltmek için bu yüzdeliğe hiçbir zaman bağlı kalmadı. Çeşitli gerekçelerle herzaman daha çok vergi toplardı. Hristiyan tab’a, ayrıca dragomanlar ve diğer nüfuz sahibi kişiler için de vergi ödüyor, yani müslümanlara kıyasla iki-üç kat fazla sömürülüyordu.

Rum – Türk tüm halk, birlikte maruz kaldıkları bu ağır ezgiye karşı işte bu nedenle birlikte başkaldırıyordu. Rumlarla Türklerin padişah ve paşalara karşı birlikte ayaklandıkları vak’alar çoktur. Bunlardan 1765 yılındaki Halil Ağa isyanıyla Mesarya köylülerinin 1804 – 1805’deki ayaklanmasını ve 1833 yılındaki Gavur İmam isyanını anımsatacağım. Bu ayaklanmalarla Rum ve Türk köylüler, daha iyi yaşam koşulları için padişah ve paşalara karşı birlikte savaştılar ve bu isyanların paşalarla kocabaşların ve kilisenin işbirliğiyle bastırıldığını herkes biliyor.”

BİRLEŞTİRİCİ ORTAK BİLİNÇ (Türk-Yunan İlişkilerine Bir Önsöz, Herkül Millas,sf.26 – 27)

“Bu noktada bir soluk alarak, yani bir parantez açarak söylememiş olduklarıma işaret etmek gereğini duyuyorum. Bir yanlış anlamaya olanak vermemek için hemen belirtelim ki “Türkler ve Yunanlılar 18. yüzyıldan önce yoktular, tarihleri araştırılmamalıdır ya da araştırılamaz” denmemiştir. Doğal olarak tarih içinde Türkçe ve Yunanlıca konuşan soylar ve budunlar, çeşitli yöre halkları vardı. Ancak bunlar bugünkü Türk ve Yunan ulusu değillerdi. Kölelik ya da feodalizm düzeninde yaşayan halkların (uluslaşmamış halkların) dünya görüşü, düşünce ve bilinçleri nitelik bakımından bugünkü ulusçu insandan bambaşkaydı. Bu insanlar kendilerini “Türk” ya da “Yunanlı” diye ayırmazdı. (Bunu bugün onların hesabına biz yapmaktayız!) soylarına göre, liderlerine göre, yörelerine göre, dinlerine göre ya da bilinçsiz bir biçimde sınıflarına göre seçerlerdi kimliklerini. Ispartalılar’ın Atinalılar’a saldırması, Osmanlı beyliğinin Karamanoğulları’na karşı çıkması, Celali isyanlarında Rum’la Türk’ün feodalizme karşı birlikte olmaları bundan dolayıdır. Hatta dinlerin ilişkileri de, o geçmiş toplumsal düzenlerde bambaşkaydı. İstanbul’un alınması süresinde bir bölüm Ortodokslar’ın Osmanlılar’ı Katolikler’e yeğlemesi ancak böyle açıklanabilir. Kısaca söylersek, o devirlerde ulusal bilinç yoktu; o “Türkler”le o “Yunanlılar” bugünkülerden nitelik bakımından başkaydılar.

Gene söylememiş olduğum başka bir noktaya değineyim: Geleneklerin etkisi yoktur, denmemiştir. Ulusların çok eskilere uzanan gelenekleri, alışkanlıkları ya da kültürel bazı özellikleri olabilir. (Olabilir diyorum, çünkü böyle bir olasılığı bütünüyle yadsımak diyalektiği yadsımak demektir, ama Milattan öncelere uzanan hiçbir “ulusal” özellik- konukseverlik, nankörlük filan- göremiyorum bu iki ulusta). Ama bu süreklilik var olsa bile, çok önemsizdir. Kaldı ki her ulus yalnız “dedelerinden” etkilenmez, çok daha önemli bir biçimde tüm dünya kültüründen etkilenir.”

KIBRIS TÜRKLERİ ( Ahmet An, Halkbilimi, sayı 23, C.F Beckingham’dan Çeviri,sf.25,26)

“ Rum köylerini Türk köylerinden ayırdedecek çok az şey vardır. Fes ile kadınların peçesi hemen hemen artık hiç kullanılmadığından, halkın giyinişi çok benzemektedir. Her iki toplum da farklı olmayan işlerle uğraşmaktadırlar. İslam şarap içemem yasağına kesinlikle uyan Kıbrıs Türklerinin sayısı çok azdır ve çoğu, şarap üzümü üreterek yaşamlarını kazanmaktadırlar. Domuz eti tabii ki bir Müslüman için temiz olmayan bir ettir ve Kıbrıs’ta yaygın bir halk inanışı vardır. Domuz eti yemek, cüzzam hastalığına yol açar. Ama domuz yetiştiren Türk çiftçileri de vardır. Türklerin katılmadığı tek Rum iş alanı, ikon yapımı ve satışıdır.”

“Ben bunu, küçük ve tamamen Türkler’in yaşadığı bir köyde kendim farkettim. Köyde Türkçe dışında başka bir dil konuşulmuyordu, ama okulda “Türkçe konuşalım” yazılı notu görünce bunu anladım.

Rumca konuşan bu Müslümanların kökeninin, (dinsel) inançlarını korumuş, ama Rumcanın daha fazla uygun ve ticari açıdan yararlı bir dil olması yüzünden, kendi dillerini terketmiş. Türkçe konuşan göçmenlerden geldiği öne sürülmüştür. Bu köylerin, adanın daha uzak bölgelerinde, Batıdaki dağlar üzerinde ve Karpaz yarımadasında bulunması ve sakinlerinden çoğunun, ticari ilişkileri çok sınırlı olan yoksul çiftçiler olması yüzünden bu görüş tartışmaya açıktır. Dahası, bu köylerde Türkçenin yerini yavaş yavaş Rumca almışsa, bu Türk köylerinin birkaçının yanyana bulunduğu Karpaz’dakinden çok, Rum köyleriyle çevrili olan bir Türk yerleşim yerindeki gibi izole yerlerde olması beklenilirdi. Ama bunlar Aysimyo, Ayantroniko ve Galinoporni gibi hepsi de Rumca konuşan köylerdir. Oysa komşu köy olan Koravya Türkçe konuşmaktadır.

Bu insanların, 1571’den sonra dinlerini Müslümanlığa geçerek değiştiren, ama dillerini koruyan Kıbrıslılar’ın çocukları olması daha akla yakındır. Menardos’un (1905-s.415) görüşü de böyledir ve Girit’teki benzeri olgularla desteklenmektedir. Orada, birçok Giritli’nin Müslümanlığa geçtiği çok iyi

bilinmektedir ve Girit köylerindeki her iki toplum tarafından konuşulan, hemen hemen tek dil’in Rumca olduğuna ilişkin birçok kanıt vardır. Pashley (1837,Cilt, s.8) “çok geçmeden Girit’teki bütün kırsal nüfusun sadece Rumca anladıklarını saptamıştı. Belli başlı kasabalarda yaşayan Ağalar bile. Rumca mutlaka ana dilleri olmasına rağmen ayrıca Türkçe de biliyorlardı”

“Tabii ki bu, Kıbrıs’taki Rum ve Türklerin karşılıklı etkileşiminden çok farklı bir sorundur.. Atina’daki genel yerli halk dilinden önemli derecede farklı bir dialekt olan Kıbrıs Rumcasından farklı olarak, Kıbrıs Türkçesi, T.Cumhuriyet’inde konuşulan dile çok benzemektedir. Rumcadan etkilenmiş olması doğaldır ve bazı Rumca kelime ve cümleler, Kıbrıs Türkçesinde sıkca duyulmaktadır. Kıbrıs Türkçesinde, çok kullanılan bir kelime olan endaksi (Rumcada:en takei) “tamam” yanında bazan daskalos “okul müdürü” pandopolio (R:pantopöteion) “Pazar yeri; paraponon “şikayet” prostimon “ceza”; Vuno (R.;bounon) “dağ”; damalis “dana”; ladi “yağ”; zakhari “şeker”; epano “yukarı” phere “getir” ve hatta enas “bir” ve ge (R.kai) “ve” kelimeleri  kullanılmaktadır. Ama yine de “endaksi” dışında, eğitim görmüş Türklerin konuşmalarında bu ve benzeri alıntı kelimeler sık  duyulmaz. Türkçenin Kıbrıs Rumcası üzerindeki etkisi daha az olmuştur. Bu sadece adada Rumca konuşanların daha fazla sayıda olmasından değil, ama Osmanlı dönemi sonunda hemen hemen mutlak olan Rumlar’ın ticari hayattaki üstünlükleri ve muazzam edebi prestijleri nedeniyledir. Her yerde Rumcanın Türkçeden alıntıladığı Tzami (Türkçesi cami) gibi kelimeler dışında, Kıbrıs dialektinin karakteristiği oluşturan birkaç alıntı kelime daha vardır. Örneğin mpogia (T:Boya), ntari (T:dan mısır) ve tarafi (T:taraf).”

KIBRIS TÜRKLERİNİN RUMLARDAN ETKİLENMESİ

“...Bu yüzden ben “Kıbrıs Türkleri hiçbir şekilde Rumlardan etkilenmemiştir” gibi ifadeleri çok yadırgıyorum. 400 yıl Rumlarla yan yana ve iç içe yaşamış olan dedelerimizin Rumlardan etkilenmemeleri demek, dedelerimizin 400 yıl odun gibi yaşamış olduklarını varsaymak demektir ki benim gönlüm buna razı değil. Etkilenmemek insan tabiatı ile bağdaşmıyor. Bu nedenle geçen yılki Has-Der panelinde Sn. Kutlu Adalı’nın “Halklar isteseler de bu etkileşimden kaçamazlar. İnsanlar, insan özelliklerini sürdürdükçe bu etkileşim olacaktır.” Yargısına yürekten katılıyorum.

Etkileşim konusunda daha bilimsel ve daha gerçekçi olma çabası içindeki bilim adamlarımız ise bu konuyu şu şekilde ifade etmeyi yeğler: “Karşılıklı etkileşimler mevcuttur fakat bu etkileşim sadece Kıbrıs gibi küçücük bir adada ve de çoğu kez iç içe yaşamak durumunda bulunan toplumlarda değil dünyadaki

çoğu uluslarda vardır ve doğaldır.” Bu yargı doğrudur. Ama ifade şeklinde adeta bir günah çıkarma arzusu sezilmektedir. Yani ifade şekli epeyi duygusaldır...” ( Halkbilim Sempozyumları, KKTC- Turizm ve Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul-1986, Halkbilim Üstüne Metot Denemesi, Bekir Azgın, sf.114-115,prg 4-5)

RUM TARAFINDA BİR ARAŞTIRMA ( Halkbilimi, Kıbrıs’ta Evlilik Gelenekleri, Andreas Hursonidis, Çeviren: Özkan Yıkıcı, sf. 6-7-8,9-10)

“(Prg.4,sf.8) Etin domuzeti olmamasına dikkat edilirdi. Bu adet bir kelime benzerliğinden kaynaklanmaktadır. Domuzun Rumca anlamı ayni zamanda dul anlamında okunmaktadır ve eğer yeni evliler domuz eti yerlerse dul kalacaklarına inanılırdı. Domuzun Rumcası hiros dulun okunuşunda “hiros”tur. Sonuçta yemek koyun etinden yapılırdı. Resi bütün toplumlarda vardır. Türkler ve Maronitler düğünlerinde, Ermeniler ise dini günlerinde bu yemeği yapmaktadırlar. Aynı yemeğe eski Yunanlılarda ve Bizansta da rastlanmaktadır. Bugün halen Yunanistan’da yapılmaktadır. Manişehrinde bu yemeğe “hondoros” denilmektedir. Eski Yunanlılarda ise “hondo” adıyla bilinmektedir. Aristofanes’in yazılarında Hondoros pişirildiğine rastlamaktayız. Bugün Midilli’de bu yemeğe “keşkeki” denilmektedir.”

“(Prg.16,sf10) Kıbrıs’ta evlilik gelenekleri genellikle böyledir. Bazıları günümüze kadar gelmiştir. Fakat yenilikler ve teknolojik gelişmeler nedeniyle birçok gelenekler kaybolmuştur. Günümüzde düğünler Pazar günü yapılıp bitiyor. Kar amaçlı gelenekler uygulanıyor. Sözgelimi para toplama gibi. Fakat çoğu kez bunlar bile uygulanmamaktadırlar. Birde şu olaya değinmek gerekir. Benim köyüm pilehrisofudur ve düğünlerde komşu Türk köylerini de birer mum vererek davet ederdik. Caminin önünde mum bırakıp tüm köyde davet edilebiliyordu. Aynı davet şeklini Türk köyler de yapardı. Birbirine yakın olan köylerde bu tip olaylar yaşanırdı. Düğünlerde birlikte gidilip birlikte oynanırdı.”

APOSTOLOS ANDREAS MANASTIRI VE ADAK YERİ (Halkbilimi,sf.3,sayı 27, Tuncer Bağışkan)

“Apostolos Andreas Manastırı ile adak yeri, antik çağlarda DİNARETUM BURNU olarak bilinen Karpaz yarımadasının uç kısmının 4 mil kadar batısındaki kayalıkta yer almaktadır.

Şimdi olduğu gibi geçmiş dönemlerde de Kıbrıslı Türkler ile Rumlar tarafından kutsal sayıldığından sürekli olarak ziyaret edilir, dilek ile adakta bulunulur ve adak yerinin manevi gücünden hastalar için şifa dilenilirdi.

ADAK YERİNİ BİR İSLAM ŞEHİDİNE BAĞLAYAN GÖRÜŞLER

Bugüne kadar adak yeriyle ilgili yerli ve yabancı kaynakların tümünde burasının Apostolos Andreas’a (Aziz Andrew) ait olduğuna ilişkin bilgilere raslanmaktadır. Ancak Kıbrıs genelinde kaynak kişilerden sağlanan bilgiler, burasının bir Türk ya da İslam (Arap) şehidine ait olduğu inancının varlığını ortaya çıkartmıştır. Halkarasında kutsal sayılan çoğu adak yerlerinin çok tanrılı dinler dönemine ait yerlerde bulunduğunu öncelikle belirtmek isterim. Bu gibi yerler antik çağlarda da aynı, benzer ya da dini amaçlarla kullanılmaktaydı. Dolayısıyle değişik dinlere bağlı olan Kıbrıslı Türkler ile Rumların Apostolos Andreas adak yerine birlikte sahip çıkma gayretleri, dinlerini Kıbrıs’a yayma, bu yere inanları kendi dinlerine kazandırma ve atalarının izinde yürüyerek adak yerinin manevi gücünden şifa dilenme istençlerinden kaynaklanmış olabilir görüşündeyim.”

KIBRISLI TÜRKLERİN VE KIBRISLI RUMLARIN ORTAK KUTSAL YERLERİ (Türk Dostu Stavros Angelides ve Ömerge Anılarına Bir Yolculuk”2” Ahırvan Dede Türbesi, Tuncer Bağışkan , 28 Nisan 2000,Cuma, Avrupa)

“Millet Bahçesi’nin kuzeydoğu girişinin sağ tarafında yer alan Türbenin kapısı yeşil renkli, penceresi ise demir parmaklıklıydı. Kapıdan başlayarak aşağıya doğru inen merdivenlerle, duvar içinde bir mezarın bulunduğu odaya girilirdi. Türkler ve Rumlar tarafından kutsal sayılan bu türbe ziyaret edilir, mum yakılır ve adakta bulunulurdu. Türkler bu türbenin Ahırvan Dede (Ahi Revan Dede)’ye ait olduğuna inanırlarken, Rumlar ise Kasteliotessa’ya (Castigliotissa’ya) ait olduğuna inanırlardı. Eski yazarlardan FRA STEFANO LUSİGNANO ile KYPRİANOS, Kasteliotessa Kilisesi’nin Kanlı Dere’nin üst başında bulunduğuna işaret etmişlerdir. Ancak büyük bir olaslıkla kilisenin yeri Rumlar tarafından bulunamamış olduğundan, bu türbeyi kilisenin yerine koyarak ziyaret ziyaret ve adak amacıyla kullanmışlardır. Türkler türbedeki mezara yeşil bez örterlerken, Rumlar ise üzerinde kırmızı kurdeleden yapılmış haç bulunan beyaz renkli bir kumaş örterlerdi.

Yakın geçmişimizde hastalanan veya sıtmaya yakalanan çocukların (ya da yetişkinlerin) buraya getrilmeleri halinde sağlıklarına kavuşacaklarına inanılırdı. Hastaların sağlıklarına kavuşmaları için türbeyi ziyaret eden Türk ve Rumlar

çeşitli uygulamalar içine girerlerdi. Sıtmaya karşı Türk ve Rumlar Türbeye mum yakarlar ve pencerenin demir parmaklığına çaput bağlarlardı. Pencere demirine çaput bağlanması halinde sıtmanın da “bağlanmış” olacağı varsayılırdı. Ayrıca bir pamuk ipliğine dua okunarak düğümler de atılır ve bu iplik “Sıtma geçsin gelip çözeceğim seni” denilerek türbe penceresinin demirine bağlanırdı. Sıtma geçince de, pamuk ipliği bağlandığı yerden alınıp düğümleri Fatiha ve Yasin duaları okunarak çözülürdü.” 

BİR TARTIŞMANIN ANIMSANMASI (Kıbrıs Türk Halk Oyunları Kitabı Üzerine, halkbilimi –sayı:23 , sf.6-7-8-9, Kani Kanol – Ali Hoca, Kıbrıs Türk Halk Oyunları Kitabı Üzerine)

ARTIK İFLAS ETMİŞ DÜŞÜNCELER (Dergiden)

“Türkiye’de artık iflas eden, “Anadolu’ya oyunlar Orta Asya’dan geldi ve az değişikliklerle oynandı durdu” düşüncesini yazarımız aynen Kıbrıs’a uyguluyor. Türkiye’de ve Dünya’da bu görüş ve düşüncelerin tümüyle iflas ettiğinden, halkların kültür alış verişinden ve dinamik folklor anlayışından habersiz yazarımız. Bu bölümde Rumların bizden aldığı oyunları sıralıyor ama, bizim onlardan ne aldığımız konusunda ortaya koyacak birşey bulamıyor.

Her ne hikmetse, bu konularda toplumumuzda şövenist kesimler çağdışı yaklaşımlarını hiç terketmeye niyetli değiller ve bizim toplumumuzun kültür dağıttığını, Rum toplumunun da bizim dağıttığımız bu kültürü toplayarak kültürlendiğini kabul ediyorlar sadece.

Kıbrıs Türk Halk Oyunları Türleri başlığı altında ise yazar, hiçbir araştırmacıya yakışmayan bir tutum izleyerek, 1986 yılında Halkbilimi dergisinde bizim ortaya koyduğumuz oyun türlerini aynen alıp kullanıyor ve bunları kendi düşüncesi gibi sunuyor. İyi ki sevgili hocamız folklor uzmanı Şerif Bayburt’un sözünü dinleyerek, eksikleri tamamlamayı beklemeden, bu konudaki çalışma ve araştırmalarımızı 1986 yılında yayınlamıştık. Yayınlamasaydık, bugün bunu kanıtlayamayacak ve hatta hiçbir şekilde hak da iddia edemiyecektik. Demek ki deneyimli hocamız, eninde sonunda, “uzun zaman süren araştırma ve deneyimlerin bir ürünü!” diyerek, birilerinin bizim çalışmalarımıza sahip çıkabileceğini ta o zamandan görmüştü...”

SORMAK İSTİYORUZ (Ayni dergiden)

“Yine kitabının 20. ve 26. sayfalarında Aziziye Sirto oyunundan bahsediyor kitabın yazarı. Bu sirtonun Sultan abdülaziz’e ait olduğunu ortaya korken yine alışkanlığını sürdürüyor ve kaynak göstermiyor. Bu yetmezmiş gibi, isim vermeden “bazıları” diyerek, bizim araştırmalarda kaynak da göstererek ortaya koyduğumuz “Mendil Oyunu” sözcüğüne “uyduruk” olduğu gerekçesiyle karşı çıkıyor.

Şimdi sormak istiyoruz: Aziziye Sirto’nun Sultan Abdülaziz’e ait olduğunu kimden öğrendi? Bir müzikolog olan ve bizimle başlattığı araştırmalarda bu sirtoyu elindeki nota kolleksiyonu içinde el yazması olarak bulan Bülent Alaner ve bizden önce mi araştırıp buldu sayın Çinkayalar? Kitabında Mahmut İslamoğlu, Erdoğan Saraçoğlu veya diğer bazı araştırmacıları kaynak gösterirken esas alıntılar yaptığı kişi ve yayınlanmış eserleri neden kaynak göstermekten kaçındı sayın yazarımız Yoksa bazı gerçeklerin ortaya çıkmasından mı çekindi?”

VE MÜZİK BÖLÜMÜ(Ayni dergiden)

“Kitabın Müzik bölümünde dikkatimizi çeken bir kaç konuya daha değinmek istiyoruz biraz da,

Sayın Çinkayalar “Halk Oyunlarımızda Kullanılan çalgılar” başlığı altında “Keman: Halk Oyunlarımıza eşlik eden çalgılar içinde temel müzik aleti kemandır. Kıbrıs Kemanesi (Kırbız Kemanesi), özellikle darbuka (döblek) ve tef eşliğinde eskiden beri çalınmaktadır” diyor. Yazarımız yine derme çatma ve kulaktan dolma bilgilerle birşeyler anlatmaya çalışıyor. “Kırbız Kemanesi” nedir? Eskiden beri çalınan bu Kıbrıs Kemanesinin ne özelliği vardır? Bunlar hiç açıklanmamış. Bu kitabın yayınlanmasına onay veren kurul bu konuda neler biliyor, nasıl çalışıyor bunu bilemiyoruz. Ancak böyle bir kitabı kültürümüze kazandırdıkları için ne kadar gurur duysalar azdır.

Biz Kırbız Kemanesi (aslında Kırbız Kemanesi olmalıydı) sözcüğünün nereden geldiğini kamuoyunun bilgisine sunmak istiyoruz. Türk Folklor Araştırmaları Dergisi 1958 Ağustos sayısında Halil Bedi Yönetken’in “Türk Folklorunda Kıbrıs Kemanesi ve Zeybeği” başlıklı yazıdan bu sözcükle ilgili bir bölümü aktaracağız:

“... Yörüklerden, tahtacı ve Aptallardan bir çok orijinal melodiler, Şah İsmail, Kesik Kerem... derlemiş, ayrıca bu bölgede halk müzik aleti olarak Sipsi-Çifte, Dırnak, Kemane, ıklık... gibi aletlerden ezgiler kaydetmiştik. Bunlardan başka bu sazlar arasında bir de “Kırbıs Kemane” veya “Gıbıs Kemane” adlı bir alete rastlamıştık. Kıbrıs Kemanesi adını taşıyan bu alet bildiğimiz kemandı, YALNIZ KEMENÇE GİBİ ÇALINIYORDU”

HERKESE SORMAK İSTİYORUZ (Ayni dergi sf.9)

Folklorla uzaktan-yakından uğraşan herkese sormak istiyoruz şimdi: Kıbrıs’ta geçmişte veya şimdilerde Kemençe gibi çalınan bir kemana rastladınız mı? Değerli araştırmacı Halil Bedi Yönetken’in yazısında da çok açık bir şekilde belirttiği gibi, özellikle Güney Anadolu’da Kıbrıs’a duyulan yakınlıktan dolayı KEMENÇE GİBİ ÇALINAN BİR ALETE “Gıbıs Kemanesi” denmiş.

Her nedense bazı araştırmacılarımız çoğu kez Türk olduğumuzu kanıtlamak için saçma sapan tezler öne sürmeyi, büyük ve milli bir görev biliyor. İşte bu olayda olduğu gibi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı bir kitapta böylesi saçmalıkların olması, herkese göre doğal olabilir. Ancak bize göre olamaz. Kim düzeltecek bu hataları? Kimdir bunların sorumluları? Böylesi yanlışlarla dolu bir kitaba yazdığı sunuşta “...daha kolay ve güzel olur düşüncesiyle yapılan bazı keyfi uygulamalar, halk oyunlarımızı aslından uzaklaştırmakta ve yozlaştırmaktadır. Halk oyunlarımızın yozlaştırılmasına fırsat vermemek...gelecek nesillerimize en doğruyu en güzeli verebilmek için...” diyen sayın Çinkayalar, folklorumuzun yozlaşmasına asıl kendisinin neden olduğunun farkında mıdır acaba?...”

KIBRIS TÜRK FOLKLORU VE BİR ŞÖVENİZM ÖRNEĞİ (Halkbilimi,sf10,11,12, Sayı 23, Yazan: Tuncer Bağışkan)

“Halkbilimi dergisinin geçmiş sayılarında, Kıbrıs genelindeki kaynak kişilerle diğer yazılı kaynaklardan derlediğim verileri okurlarımıza aktarmıştım. Amatör bir araştırmacı olarak aktarma görevini yaparken de, Kıbrıs’ta birbirlerinden etkilendiklerinden ortak yanları bulunan “Kıbrıs Türk Kültürü” ile “Kıbrıs Rum Kültürü’nden söz etmiş, bu kültürlerin de başta Anadolu olmak üzere birçok kültürlerin izlerini taşıdıklarını söylemiştim. Nasıl ki komşu ülke kültürlerinin Kıbrıs’taki etkileri inkar edilemiyorsa, yakın geçmişimizde yanyana, içiçe ve ayrı ayrı yerlerden ve özellikle küçük bir adada yaşayan insanların da birbirlerinden etkilenmedikleri bilimsel olarak ileri sürülemez.

Kültürlerin akışkan ve yapışkan olma özelliklerinden dolayı nesilden nesile aktarılarak sürdüğü bilinmektedir. Bilinen diğer bir şeyse, belli bölgelerden kaynaklanan kültürlerin başka bölgelere aktarıldıklarında yerel kültürlerin etkilerine açık olmalarıdır. Ortaasya’dan Anadolu’ya gelen Türkler, asırlar boyu Anadolu’daki yerel kültürlerle karışıp kaynaştıktan sonra 1571 yılında Kıbrıs’taki Rum kültürüyle de tanışmışlardır. Osmanlılar Kıbrıs’a geldikten sonra Kıbrıslı Rumları topluca öldürmedikleri, aksine onlara hoşgörülü davrandıkları, kolaylıklar tanıdıkları kaynak kitaplarda da yazılıdır.

Kıbrıs’a yerleşen Türkler yerli halkla bazı yerlerde aynı köyleri paylaşırlarken, devşirme padişahlarının izinden giderek Rum kadınlarla da evlenmişlerdi. Tarihci Vergi Bedevi’nin Şer-i Mahkeme Sicilleri üzerine dar bir çerçevede yapıp 1969 yılında “Milletlerarası 1. Kıbrıs Tetkikleri Kongresi”ne sunduğu araştırma bildirisinde, yaklaşık 400 Rumun, özellikle evlilik yoluyla Türk oldukları üzerinde durmuştur. Bu bilgilerden ayrı olarak Dillirga bölgesindeki köyler başta olmak üzere birçok Türk köyünün toptan Hristiyanlaştığı da bilinmektedir. Sosyal olaylardaki böylesi alışverişlerin kültürel alışverişleri de beraberinde sürüklediğini söylememe gerek yoktur sanırım.

Bilimsel veriler ile Kıbrıs’ta yaşanan olaylar “Kıbrıs Türk Kültürü”nün temaslarla zenginleşip geliştiğini ortaya koymaktadır.

Kıbrıs-Anadolu ilişkileri üzerinde çalışan araştırmacılar ile bilim adamları, Kıbrıs’ın 9 bin yıl önce Anadolu’yla temas içinde bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Roma dönemindeyse bu ilişki Kıbrıs’ın Anadolu’daki Kilikya eyaletine bağlanmasıyla sürmüştür. Dolayısıyle Anadolu insanının 1571 tarihinden önce de Kıbrıs’ta varolduğu bilimsel veriler ile arkeolojik kazılarda ele geçen maddi kalıntılar yoluyla da kanıtlanmıştır.

Konuya bu şekilde bir giriş yaptıktan sonra, geçtiğimiz mayıs ayında yaşadığım bir olayı okurlara aktarmak istiyorum. Eski Eserler ve Müzeler Dairesi geçtiğimiz üç yıl içinde bilirkişileri dışlayan, Cumhurbaşkanımızın konuğu olarak adamıza gelen araştırmacıları istenmeyen kişiler ilan eden, Lefkoşa’daki eski eser çalışmalarını durduran, 1985 yılından itibaren kutlanması geleneksel hale getirilen “Dünya Müzeler Haftası”nın gününü dahi unutan ve kimin elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen bir Kurum haline getirilmişti. Ancak 1991 yılının Nisan-Mayıs aylarında Daireye Ali İsmail Kanlı adlı bir müdürün tayin edilmesiyle durum değişmiş ve 18-24 Mayıs Dünya Müzeler Haftasında Müdürlük ile Bakanlık adına “Arkeolojik Kazı Buluntuları Sergisi” ile “Arkeolojik Kazıların Önemi ve Çamlıbel Antik Mezar Kazısı Konferansı”

konulu iki etkinlik gerçekleştirilmesi gündeme getirilmişti. Geçtiğimiz yıllarda dört ayrı yerde yaptığım arkeolojik kazıların plan, fotoğraf, eski eser ve diğer çalışmaları çok önceden hazır olduğundan, serginin düzenlenmesinde zorlanmadık. Gerçekleştirilen konferansla ilgili kamuoyunun ve özellikle Halkın Sesi gazetesindeki bir köşe yazarının izlenimleri, konferansın çok başarılı geçtiği doğrultusundaydı. Ne varki, Eski Eserler Dairesinde çalışan bir sanat tarihci, konferansta Rum propagandası yaptığımı öne sürerek beni hem Eski Eserler Dairesi Müdürlüğüne ve hem de Kültür Bakanlığına yazılı olarak şikayet etmiştir. İlgili makamlardan cezalandırılmamı taleb eden bu sanat tarihci eğer konferansta öne sürdüğüm konulara karşılık olarak bilimsel veriler ortaya koyma birikimine sahip olsaydı, Kıbrıs Türk Folkloruna katkıda bulunabilecek bir diyalog başlatılması mümkün olabilecekti. Böyle bir diyalog yerine yalana dayalı şikayeti yeğleyen bu kişiye verdiğim yazılı yanıtta; yazısındaki yalanlardan pişmanlık duymaması halinde, şikayet yazısını ek bir yazıyla birlikte Halkbilim dergisinde yayımlayacağımı söylemiştim. Bu kişi şikayet yazısında şöyle diyordu:

 

“Müzeler haftası nedeniyle müdürlüğümüzce düzenlenen konferansı izlemiş bulundum. Böyle konferansların tertiplenmesinde çok büyük yararların olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Konuşmacı arkadaşımız sayın Tuncer Bağışkan bizlere değerli bilgiler sundular. Kendilerine teşekkür ederim.

Ancak konferans esnasında Kıbrıs Türk toplumunun örf, adet ve geleneklerine bağdaşmayan bazı yakıştırmalarlarda bulunulmuştur. Bunların böylesine ciddi bir konferansta söylenmesi çok düşündürücüdür. Bir sikke üzerinde yer alan Afrodit tapınağında tasvir edilen güvercinler ile bir mezarda insan başı yanında bulunan bir kaşıktan söz edilmiştir. Sözü edilen bu buluntular Kıbrıs Türkünün bu günkü gelenekleriyle bağdaştırılmıştır. Kıbrıs Türkleri adada 1571 yılından var olmaya başlamışlardı. Helenistik ve Roma dönemlerinde yaşananlar ile Kıbrıs Türklerinin örf, adet ve gelenekleri arasında herhangi bir bağ kurmak olanak dışıdır. Kıbrıs Türk toplumunun örf, adet ve geleneklerinin nereden kaynaklandığı ortadadır.

Ayrıca Hüsnü kayası mezar planı Arkeolog Müge Şevketoğlu ve Özlem Lefkonuklu tarafından çizilmiş olduğu halde bunu belirtmeye her nedense gerek görülmemiştir. Akdeniz kazısına izinli olduğum için başlangıç günlerinde katılmıştım. Müdürlüğümüz iznimi iptal ederek beni bu kazıda göreve çağırmış ve kazı sonuna kadar kazıya iştiyak ettim. Her nedense bu da belirtilmemiştir.

Bu hususlara konferans gecesi değinmedim. Benim de ayni dairenin bir personeli oluşum ve doğabilecek tartışmalardan dairemizin etkilenebileceği düşüncesi beni engellemiştir. Durum bilgilerinize saygı ile arzolunur.”

Ancak bu sanat tarihcinin izin dilekcesi ile kazı günlüğündeki bilgilere dayanarak yalan söylediğini kanıtlamam zor olmadı. Bu sanat tarihcinin, başkanlığını yaptığım Akdeniz mezar kazısına, iznini tamamladıktan ancak iki gün sonra (yani kazının son gününde) kendi istek ve olanaklarıyla misafir olarak katıldığı belgelenmiştir. Müdürün iznini iptal edip kendini göreve çağırdığı bilgilerinin yalan olduğu belgelenmiştir. Ayrıca Hüsnü Kayasındaki mezarın planınınn tarafımdan çizildiği kazı ekibince teyid edilmiştir. Dolayısıyle bu sanat tarihcinin üst makamlara yalan bilgiler aktarmak için konferans gecesi konuyu gündeme getirmediği ortaya çıkmıştır. Bir kişiyi sıfırla çarpmayı hiçbir zaman düşünmediğimi, bu olaydan da üzüntü duyduğumu itiraf etmek isterim. Ancak haddini bilmeyip çizmeyi aşanlara da yaptıklarının bedelini ödettirmek durumundayız.

Konferansta Rum propagandası yaptığımı üst makamlara “düşündürücüdür” diye ima yollu bildiren bu kişi, hem kültürün içeriğinden, hem de Kıbrıs Tarihi ile Kıbrıs Türk folklorundan habersiz olduğunu ortaya koymuştur. Kıbrıs adası Roma döneminde Anadolu’daki Kilikya eyaleti ile Antakya Şehrine bağlıydı. Çamlıbel’deki mezarda bulunan Afrodit tapınağı ile güvercin tasvirli madeni para ise Antakya şehrinde darbedilmişti. Güvercin antik çağlarda aşk, güzellik, muhabbet ve bereket tanrıçası Afrodit’in kutsal hayvanı sayılırdı. Kıbrıs’ta (Türk ve Rumlarda) yeni evlenecek çiftlere, hayat boyu muhabbetli olmaları için, zifaf odasına girmeden önce bir çift güvercin palazı) yedirilmesi adettendi. Türkiye’de şimdilik bu adet bilinmemektedir. Ayrıca islam inançlarında güvercin kutsal bir hayvan sayıldığından Türkiye’de yenilmediği de gayet iyi bilinmektedir. Mısır’daki antik mezarlara, ilaç kaşığı olabileceği sanılan kaşıklara ve kasıtlı olarak kırılmış ev eşyalarına rastlanmıştır. Kıbrıs folklorunda; can çekişen kişilerin öte dünyaya susuz gitmemeleri için onlara kaşıkla su içirildiği bilinmektedir. Ayrıca ölen kişilere ait olan veya cenaze amaçlarıyla kullanılan su kabağı ile su testisi gibi eşyaların kullanılmaları günah sayıldığından mezarların başında kırılırdı. Şimdi ise müslüman mezarlarına kaşık konup konmadığı gelmiştir. Bilimsel bir konferansta yukardaki bulgularda görülen benzerliklerden “anımsatır” diye söz edilirse gerçekten Rum propagandası mı yapılmış olur? Eğer Kıbrıs’ta yaygın olarak güvercin yeniyorsa; yakın geçmişimizde yeni evlenecek olanlara muhabbetli olmaları için yediriliyorsa ve bu inanç da Anadolu’da bilinmiyorsa, bizim sanat tarihcimizin düz mantığı bunu nasıl izah edebilecektir? Merak ediyorum...Yoksa Kıbrıs’taki gelmiş geçmiş kültürleri bir kenara itip iğnesi takılmış plak gibi “Biz Türkler

Kıbrıs’a 1571 yılında Türkiye’den geldik, kültürümüzü beraberimizde getirdik ve bu kültürü hiç etkilenmeden kullandık” mı diyecektir?

Kıbrıs Türk kültürünü 1571 yılından itibaren başlatanların Türkleri bu adada 400 yıllık misafir sayan şöven rum görüşüne omuz verdiklerinin ve bu gibilerle politika üretilemeyeceğinin anlaşılmasını dilerim. Kıbrıs Türk kültürüne damgasını vuran örf, adet ve gelenekler 1571’den önce de Kıbrıs’ta vardı, 1571’den sonra sonra da artarak varlığını sürdürmüştür. Karşıt görüşte olanların laf değil de bilimsel veriler ortaya koymaları gerekecektir.

Bugünlere gelinceye kadar nice köprülerin altından nice suların aktığını gayet iyi biliyoruz. Önce Osmanlı imparatorluğunun devşirme padişahlarla yönetilmesi hazmedilmiştir. İleriki dönemlerde Kıbrıs’ta Türkleşen Rum nüfusu hazmedilmiştir. Daha nice şeyler gibi şimdi de Kıbrıs Türk folklorunun gerçek yapısı hazmedilecektir.

Kıbrıs Türk Kültüründeki etkileşimleri aşağılayıcı bulan sanat tarihcisinin bilimsel veriler ortaya koyabilecek yeterlilikte olmaması, şahsımı rumculukla suçlamasına ve şova kaçan milliyetçilik yaygaraları atmasına neden olmuştur. Ancak eğer yaygarayla milliyetci olunsaydı, yaygaralarıyla mahalleyi sabah namazından ayağa kaldıran horozumuzla mahallenin itleri de milliyetci sayılmış olurdu.

Şimdilik bu kadar... Yanıt alırsak yine yazarız... Kimsenin kuşkusu olmasın...”

BAF DÜĞÜNLERİNDE RUMCA ŞARKILAR DA SÖYLENİRDİ (Halkbilimi, Özkan Yıkıcı, Sayı:30, sayfa:17)

“Diğer düğünlerle farklılığını sorduğumuzda kaynak kişi, Baf yöresinde de düğünlere katıldığını ve özellikle Baf ile kendi yöreleri arasında çok farklar olduğunu söyledi. Baf yöresindeki müzikleri çalmakta zorlandığını belirtti. Yeme içmelerde Baf’ta ağırlıklı zivaniya, kendilerinde ise konyak kullanıldığını söyledi. Üstelik Baf’ta kadınların da yemeklere katıldığını söyledi. Ayrıca Baf’ta Rumca şarkıların da söylediğini belirtti.”

KIBRIS KEMANESİ (Halkbilimi, Sayı 26,sayfa 3-4, Derginin Notu: Dergimizde “Kıbrıs Türk Halk Oyunları” Kitabı Üzerine Sürdürülen Tartışmalarla İlgili Olarak Araştırmacı Ahmet Erdengiz’in Gönderdiği Yazıyı Yayınlıyoruz...”)

Tuncer Bağışkan,

Yazı İşleri sorumlusu,

Halkbilimi Dergisi,

Lefkoşa.

Sayın Bağışkan,

Derginizin Temmuz-Eylül 1991 tarih ve 23 numaralı sayısında “Kıbrıs Türk Halk Oyunları Kitabı Üzerine” başlıklı eleştiri yazısının “Ve Müzik bölümü” ve “Herkese Sormak İstiyoruz” arabaşlıklı bölümlerinde Sn. Kani Kanol ve Ali Hoca şimdiye dek herkesin şu veya bu şekilde ismini duyduğu ancak göremediği “Kıbrıs Kemanesi”ne geçmişte veya şimdilerde kemençe gibi çalınan bir kemana rastladınız mı? Diye sormaktadırlar.

Bu konuda bazı bilgiler Musiki Mecmuasının Ekim 1979 tarih ve 360 numaralı sayısından ayrı basım yoluyla çoğaltılan Ethem Ruhi Üngör’ün “Kıbrıs’ta Musiki” başlıklı uzun araştırma makalesinde mevcuttur. 1979 yılında Kuzey Kıbrıs’ı ziyaret eden ve yukarıda zikredilen araştırmayı yayınlayan Üngör “Kıbrıs’a özgü bir def ile göğsün sol tarafına dayanatılararak çalınan bir kemeneden Özkan Pastırmacıoğlu bana bahsetmiş ve defin karakteristiği hakkında bilgi notları göndereceğinden bahsetmiş ise de nedense mümkün olmamıştır.” Alıntıdan da görülebileceği gibi Pastırmacıoğlu tabii ki kemençe gibi çalınan bir kemaneden bahsetmemektedir. Ancak Kıbrıs’a has bir kemanenin varlığının zaman zaman ortaya konması ve Güney Anadolu’da bilinen “Kıbrıs Kemanesi” gerçeği birleşince malum hataya düşülmekte ve sanki kemençe gibi çalınan ve Kıbrıs adasına has bir kemanenin varolduğu savı kendiliğinden belirmektedir.

“Tambur ve tambura” ile ilgili eleştiriye gelince...

Araştırmacı Üngör de Kıbrıs’ta tamburun kullanıldığını belirterek Lefkoşa’daki Mevlevi Tekkesindeki müzede sergilenmekte olan 98 envanter numaralı ve “46 adet perde bağı mevcut” tarihi tamburdan bahsetmektedir.

Sayın Kanol ve Hoca’nın eleştiri yazısını direkt ilgilendirmemesine rağmen Kıbrıs’taki folklor araştırmacılarının kolaylıkla temin edemeyeceğini tahmin ettiğim bu makalede bahsedilen iki konuya daha temas etmek istiyorum. Birincisi Üngör’ün “dilli düdük” ile ilgili olarak vermiş olduğu bilgiler, ikincisi ise Kıbrıs Türk müziği ile ilgili olarak Türkiye’de 1954 ile 1978 yılları arasında yayınlanmış olan araştırma makaleleri bibliyografyasıdır. Araştırmacı dilli düdük konusunda özetle şöyle demektedir.

“Kıbrıs musiki incelemesine niyet ettiğim 1975 yılında ön bilgi edinmek üzere KTFD Başkanlığı, Gençlik, Spor ve Kültür İşleri Dairesi’ne gönderdiğim bir

yazıya karşı aldığım /16/6/1975 tarih ve Fikret Kürşat imzalı) cevapta Kıbrıs’ın mahalli çalgısının kamıştan yapılma ve “dilli düdük” adı verilen basit bir çalgı olduğunu öğrenmiştim. Ama bunun özellikleri bildirilmemişti.”

Araştırmacı Kıbrıs’ı ziyaret ettiği 1979 yılında temin ettiği 5 değişik çeşitteki dilli düdükleri Anadolu’daki “dilli kamış kavallar” ile karşılaştırmakta ve Anadolu kavalları ile Kıbrıs dilli düdükleri arasındaki bir farka değinmektedir:

“Kamış kavallar, bilinen kamışın (neylerin aksine) boğumsuz kısımları kullanılarak yapılır...dilli kamış kavalların alt uçları daima boğuma denk getirilerek kapalı tutulur. Bu boğum zarı dilsiz kavallarda delinerek açılır. (Kavalda alt ucun delinmesi ile ses, yarım ses kadar pestleşir). Bu özellik Türkiye kavallarında böyle iken Kıbrıs’ta bu deliniş, Türkiye’dekinin aksine, burada, dilli kavala uygulanmış.

Kıbrıs’ta rastladığım kamış kavallar 6 perdeli. Fakat 8 perdelisine de rasladım. Bu 6 perdeli kavalların dört çeşit ambituslusuna rastladım. (daha başka çeşitlerine rastlamak mümkün)”

Ekteki Kıbrıs dilli düdükleri (kavalları) ile ilgili şema Sn.Üngör tarafından hazırlanmıştır...”

TÜRKÇE VE RUMCA KARIŞIK MANİLER( Halkbilim Sempozyumları 1986, Halkbilim Üstüne Bir Metot Denemesi, Bekir Azgın, sf.119)

“...Birkaç yıl önce maniler hakkında okuduğum bir yazıda,  Kıbrıs’ta Türkçe ve Rumca karışık mani bulunmadığı ileri sürülmüştü. Bu yargı doğru değil. En azından şöyle denmeliydi: “Araştırma yapılan filan bölgede karışık manilere rastlanmamıştır.”

Ben bu tipte iki mani anımsıyorum:

Ehtes, broktes andibroktes

Ben duvardan bakardım

Ehela narto mesa

Ama anandan korkardım

Evgiga bastın sican

Da çık incir yiyesin

Dyo vija du gorfusu

Şimdi bana veresin”

KIBRISLI TÜRKLERİN RUMCA MANİLERİ

“ Deve Limanı bölgesinde Kıbrıslı Türk-Kıbrıslı Elen ayrımı gözetmeksizin, karşılıklı mani söyleme yarışması  düzenlenirdi Bu gelenek günümüzden 60 yıl öncesine kadar sürdürülmüştü Yarışmalardan birine –belki de sonuncusuna katılan Avtepe’li Hasan Şeyh (Hasan Derya) finalde Batrıçlı Kör Kemaneci Şalo’yla karşılaşmıştı. Birinin yek diğerini tanımak için söyledikleri mani şudur: Bu olayın kanıtı olarak da Hasan Şeyh Avtepe köyünde yaşamını sürdürmektedir.

Batrıçlı Şalo Avtepeli Hasan Şeyh

Signomin dis ebitrobis  Eğo dis ebitrobis

Ma bgös ine biğidis Bun ksevo ombrossu

Bunna ksevi garşimmu  Enna su voso din hroliga

Na spaso don ınyalossu

 Obossu vosa allaksana

 Cehafigen do hossu

Jüriden özür dilerim  Jüriden özür dilerim

o yarışmacı kimdir Benim o yarışmacı şair

Karşıma çıkacak olanKarşına çıkacak olan

  Sana vuracağım darbeyi

Patlatacağım beynini

  Nasıl ki bir kez daha vurmuştum

  Ve kaybetmiştin gözlerinin ışığını( (M.Gökçeoğlu, Tezler ve Sözler, 2. Baskı, sf 121-122)

FARKLI BİRİKİMLER DE BİRLEŞTİRİR( M. Gökçeoğlu, Tezler ve Sözler,2. Baskı, Sf.134,prg.2)

“ Yukarıda saydığım etkenlerden dolayı farklı birikimler taşıyan toplumların zaman süreci içerisinde bir dereceye kadar kaynaşmalarına neden olmuştur. Bu kaynaşma her alanda belirmemiştir. Örneğin, dinleriyle bazı gelenek ve göreneklerini her iki toplum da korumuştur. Buna karşın birçok alanda ortak  paydada birleşmişlerdir.”

KIBRIS KOMÜNİST PARTİSİ VE VADİLYODİS ( Kıbrıslı Türklerin Tarihi, 3. Kitap, Dr Nazım Beratlı, sf.86, prg.3, sf 87,prg.1)

“Kuruluşundan 1929 Ocak ayında illegaliteye itilişine kadar, Kıbrıs Komünist Partisi, sürekli olarak ENOSİS’e karşı çıkmıştır. Kapatıldığı tarihten kısa bir süre önce, Yunanistan Komünist Partisi yayın organı Rizospastis’de yayınlanan bir bildirisinde, ENOSİS talebi için Londra’ya gitmiş bir heyeti “sömürenler” olarak yorumlayan parti; bunların ENOSİS taleplerinin, kendi çıkarları olamayacağını, ENOSİS’e karşı mücadelenin emperyalizme karşı mücadele olduğunu, adanın fakir köylülerinin savaşım stratejisinin, bu olması lazım geldiğini ifade eder. 1931 yılında, Yunan Bağımsızlık Günü kutlamaları esnasında, adanın her tarafında, “Kahrolsun Enosis” başlıklı bildiriler dağıtılır. Limasol’da Yunan bayrağı indirilip yırtılır, yerine kızıl bayrak çekilir. ENOSİS mitingleri dağıtılır. Bu dönemde, İngiliz kayıtlarında, adadaki komünistlerin sayısının süratle arttığından dem vurulur.

Ancak ne kadar ilginçtür ki, bir süre sonra, EKİM 1931’de, malum isyanın ardından, Vatiliotis, o güne kadar kanlı – bıçaklı olduğu kilise ileri gelenlerinden özür dilercesine, isyanın ertesi günü başpiskoposun huzuruna çıkarak, elini öpmüş ve “hükümete karşı mücadelelerinde, tam destek” beyan edivermiştir. Bunun sonucunda, isyan dolayısıyla adadan sürülenler arasına, Vatis ve Skeleas da eklenirler. Adadaki komünist hareket, illegalite koşullarına çekilir ve İspanyol İç Savaşı’nda Uluslararası Tugay saflarında savaşmak için giden Rum komünistlere kadar artık önemli bir etkinliği duyulmaz.”

 

VADİLİODİS’İN AFFEDİLMEYEN HATASI !

“Toplumun ne altında, ne üstünde ne de herhangi bir yerinde, yoktur bu arayış. “İşçi sınıfı hareketi” söylemi, bu konuda saf hayaller ve hoş temennilerle yaşamı karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır. Zira o dönemde adada o sınıf yoktur. (Laf aramızda, ben bugün olduğundan da kuşku duymaktayım, da o ayrı bir mesele)...”Komünistler”, Yunanistan’da eğitilmiş, (yani, Elen ulusalcılığı kültürü ile yoğrulmuş) küçük burjuva entellektüellerdir. Orayla bağları, süreklidir. “Kıbrıs Halkı” deyince, Kıbrıs Elenliğidir anladıkları!  Türkleri, bugün bile “halktan” saymamaktadırlar. Ve sözde, “Demokratik Devrim” i tamamlamak için, kendi ulus  devletlerine tabi olmak arzusu ile yanıp tutuşurken, Türkleri de ikna ederek değil, aldatarak yanlarına çekmeye çalışmaktadırlar. Sıkıyı görünce, gidip başpapazın elini öperek, biat eden Vatiliotis gibilerinin, ada Türkleri’ni etkileme olasılığı bulunabilir miydi?  Çalışmamızın bu aşamasına kadar anlatılanlardan, anlaşılmıyor mu ki, adanın Rum sağcıları için Kıbrıs Türkleri, bir biçimde etkisizleştirilmesi gereken bir topluluk idiyseydi; o güne kadarki Rum solu için de, onlar böyle bir sorunun varlığını akla bile getirmemekle birlikte, “ortak Kıbrıslı Kimliği” olsa olsa, “Elen Ulusalcılığı”na teslim olup, Yunan ulus devleti içinde, demokratik devrim arama aptallığı olabilirdi ki, herhalde böyle bir olasılığa, kilise de “hayır” demezdi...”(Ayni Kitap, sayfa 117)

VADİLİODİS’İN VERDİĞİ MESAJLAR VE BERATLI’NIN KAYNAĞI

Sayın Nazım Beratlı “Kıbrıslı Türklerin Tarihi” adlı araştırmasının üçüncü kitabının 87. ve 117. sayfalarında kaynak olarak Ahmet Gazioğlu’nun “Enosis Çemberinde Türkler” adlı kitabını göstererek onu da okuyucusuna enosisci olarak lanse etmektedir. Oysa bizdeki kaynaklar Vadilyodis’i devrimci bir demokrat, kilise karşıtı ve anti enosisci olarak tanıtmaktadır. Bizim elimizdeki kaynaklar sağın teorisyenlerinin kaynakları değil 1930’lu yılların yayınlanan makaleleri ve bildirileridir. Önyargıyı bırakarak Vadilyodis’in Komünist Partisi önde gelenlerinden biri olarak yazdıklarına ve bildirilerine göz atalım:

“ Meclisin içerisinde bu durum gayet açık olarak bellidir. Bütün Rum milletvekilleri – Galadopulos’dan başka Meclis’te fakirlik meselesini gündeme getirip hükümetten buna bir çare bulma çağrısında bulunmak cesaretini gösteremediler. Bunu yapmak fırsatçılara ters düşüyor. Böylelikle soykırım demek olan Enosis’i ve yalnız Enosis’i istemeyi yeğlediler. Bir taraftan emperyalist zihniyete karşı fakirlikle mücadele etmekten kaçındıkları için soykırımı yapıyorlar, öteki taraftan da emekçi halkın hiç değilse emeğinin karşılığını vermek de istemiyorlar. Bunların (halkın) devamlı surette yokluk içinde yüzüp aç kalmalarını ve kutu içindeki Enosis otu ile beslenmelerini istiyorlar. Enosis parolası emekçinin direnişini kırmak ve şikayet etmelerine engel olmak için ortaya atılmıştır. Kitleleri emperyalistlere karşı direnmek, haklarını aramak için selameti bugünden başlayarak KKK saflarına katılmakla bulabileceklerine inanmalarını istiyor ve çağırıyoruz. Enosis parolası aynı zamanda İngiliz emperyalistleri tarafından Kıbrıs emekçilerini bölmek için kullanılan bir silahtır. Kıbrıs’ta yaşayan yalnız Rumlar değildir. 1/5 oranında Türkler de vardır ve Rumların sahip olduğu kadar onlar da Kıbrıslıdırlar. Enosisçiler istedikleri kadar onların yerli olmadığını savunsunlar. Açık olan birşey varsa o da Kıbrıslı Türkler hiçbir zaman Yunanistan’a bağlanmayı istemiyorlar. İstememelidirler. Sayıları elvermiyorsa da Enosis’e alternatif olarak Türkiye’ye bağlanmak istiyorlar. Kıbrıslı Türk yetkililer bu çizgiden hareketle iki yol düşünüyorlar. Yanlış olan bu hareketi inşallah yapmazlar. İngilizlere yardımcı olmak ve ayırımcı politikalarını gütmek, aynı zamanda Türk emekçilerini de bu yola sürüklemek. Bunu İngiliz yetkililer de taktiklerine uygun olduğu için kullanabilirler...” (Kaynak: Özgürlük Dergisi,Ekonomik Kriz ve Devrin Hükümeti başlıklı yazı, sayı:33, Bu bilgiler Kıbrıs Komünist Partisi adlı kitapta bulunmakta, alıntı ise Endos Don Devhon adlı Kıbrıs Rum dergisinden yapılmıştır)

PAPAZIN ELİNİ ÖPTÜ DENİLEN VADİLYODİS’İN  KİLİSE VE PAPAZLAR HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİ İÇEREN BİR MAKALESİNDEN BİR ALINTI ( Özgürlük Dergisi, sayı:34, Milliyetçilik ve Komünistlik)

“...Komünist aleyhtarlığı yapan örümcek ağı bağlamış bir silah da Kilisedir. Send Sinod Meclisi de Komünizmi tartışmakta ve büyük bir ihtimalle İncil’deki gerçeklere dayanarak bütün Komünistleri afaroz edecektir. “Horozlar gibi yarını bekleyerek ne eksinler ne de biçsinler.” Niye mücadele edip de ölümden sonra gelecek selameti beklemesinler? Bu ölümcül günahlar İsa’nın temsilcilerini rahatsız eder. Çünkü bunların ne emelleri var ne de dünya kaynaklarında gözleri vardır  ve bu yüzden Komünizm aleyhine “İstavro” çıkarırlar. Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’nin şom ağızlı papazları dincileri kandırarak, güya tilki bolşevikler bütün dindar, şeytanca oyunlarını Kıbrıs’ta uygulamaya başladılar diye bir nevi uyarıda bulunuyorlar...”

 

PLUTİS SERVAS’IN “ORTAK VATAN” ADLI KİTABINDAN KIBRIS KOMÜNİST PARTİSİ HAKKINDA BİRKAÇ ALINTI

 

“ Bu rahatlık İngiliz davranışının bir başka yüzüydü. Çünkü her duruma girmek için hazırdılar. Her halukarda KKK’nin (Kıbrıs Komünist Partisi’nin) kurulması için gereken bütün imkanlar, gerek içte, gerekse dışta mevcuttu. Buna ilham teşkil eden de tartışmasız Ekim Devrimi’ydi. Teorik aydınlatıcı, komünizm kitapları ve Komünist Manifesto’ydu. Bu insanlar için anlaşılması güç bir gelişmeydi. İlk dürtüyü yapan Öğrenci Kulübü Nazareos, işçi sendikaları, emekçi kesimi, küçük komünist grupları, gazeteler, “Pirsos” ve “Neos Anthropos” ve teorik dergi “Avgiydi”...”(sf.73,prg.3)

“Antifaşist savaş ve Hitler’in Yunanistan aleyhine olan harekatı, KKK’yı liderliğin açmış olduğu ateşe düşmeye mecbur bırakmıştı. Aksi halde başka türlü hareket etmesi imkansızdı. Dağılması muhtemel olan ve çalışanların karşılaştığı sorunlara çare bulması engellenmek istenen bir parti olarak, ortak çelişki halini alan sömürgeci idareden kurtulmak için yapılan mücadeleden uzak durması gerekecekti.”(Ayni Kitap, sf.113,prg.4)

ORTAK MÜCADELELERİ REDDETMEMELİ

“Sosyalist Gerçek”( Sadece 13-14 ve 15 sayılarından faydalanılmıştır, çeviren: Mehmet Sonuç) gazetesinin Şubat 1997 tarihli 13. sayısından itibaren Mihalis Mihailidis’in “The Cyprus Review” dergisinde yayınlanan “Kıbrıs Türk İşçi Sınıfı ve Kıbrıs İşçi Hareketi, 1920-1963” başlıklı yazısı Türkçeye çevrilerek yayınlanmıştır. Yazıda Kıbrıslı Türk ve Rumların ortak mücadeleleri şöyle vurgulanmaktadır:

“Sömürüye Karşı Ortak Mücadeleler” İşçi hareketinin gelişmesi ve Kıbrıs Türk işçi sınıfının bunda oynadığı rolü incelemeden önce, Kıbrıslı Rum ve Türkler arasındaki toplumlararası ilişkilerin, özellikle sınıf unsurunun altını çizerek, bazı önemli ve tarihsel yönlerine kısaca bakmak gerekmektedir.

İlk Müslüman yerleşikler, Kıbrıs’taki Osmanlı işgalinin (1570-1878) ilk yıllarında Türkiye’den getirilmiştir. Kıbrıs’ı sadece bir zenginlik kaynağı olarak gören siyasal-askersel aristokrasinin tam tersine, adaya yeni gelen nüfusun –ki çoğunluğu tarım işçileriydi- , yoğun sömürüye maruz kaldığı vurgulanmalıdır.

Fakirlerin ensesinden geçinen zengin toprak ağaları ve yüksek düzeydeki din adamlarını dışarıda tutarsak, bu durum, yerel Kıbrıslı Müslüman nüfusun büyük bir kitlesi için de geçerliydi. Bu sosyal sınıf farklılığı, birçok durumda “galip gelen ile köle olan” arasındaki engeli ve dinsel fanatikliği yenmede başarılı olmuş ve çoğu kez de, kendilerini sömüren Türk, Rum veya İngilizlere karşı verilen ortak mücadelede onları biraraya getirmişti(a.Sosyolog Mihalis, “1878-1955 döneminde Kıbrıs’tak Siyasal Partiler” baçlıklı çalışmasında Kıbrıslı Rum ve Türklerin birlikte yaptıkları açıklamalara atıfta bulunmaktadır. Bak. Fileleftheros, Lefkoşa, 19-25.2. 1988, b. Rum ve Türk Kıbrıslıların ortak eylemleri için bak. Stavros Pantelis, A Modern History of Cyprus, London: East West, 1984, 545-47,c. Alithia (12.10.1901) 2. sayfasında, seçilmiş Türk Temsilciler için Rumların bir resepsiyon düzenlediklerinden söz etmektedir, d. Kiryx, Lefkoşa, 17.11.1917, s.3’de bir Kıbrıslı Rum’un bir Türk arkadaşının düğününde sağdıçlık yaptığı gerçeğine değinmektedir, e-Leymosun’daki Kıbrıslı Türklerin düzenledikleri bir tiyatro gecesine, fazla sayıda Kıbrıslı Rumlar da katılmıştır. Alithia, Lefkoşa, 1.11.1920,s.3) Kıbrıs’taki işçi hareketi 1920 yılına kadar herhangi bariz bir kimliğe sahip olmayıp, çocukluk dönemindeydi.

Kıbrıs’taki işçi hareketinin tarihi, o sıralarda, önemli sayıda mavi yakalı nüfusa sahip olan ve (Lefkoşa’dan sonra en büyük) önemli ticaret kasabası olan Leymosun’da, 1919’da başlar. (Leymosun’daki ekonomik ve sosyal yaşam üzerine bilgi elde etmek için Bak. 1. Yannis Lefkis, Kökler, s.33-34, 2. Plutis Servas, Kıbrıs- Sorumluluklar,s.65-69, 3. Alithia, 29.10.1919, s.2’de Leymosunlu Rumlar ile Türklerin fiyatlardaki sürekli artışlardan sonra, çeşitli yiyecek maddelerinin fiyatlarını belirlemesi için Belediye Başkanı Spiros Arauzos’a başvurdukları yazmaktadır.)

19. yüzyılın sonuna doğru sınıf bilincinin yavaş yavaş gelişmeye başladığı görülmekteyse de, ilk işçi grubunun açık hedeflerle kurulduğu Nisan 1919 tarihine kadar pek bir şey olmaz. Bu tarihte kurulan, İnşaat İşçileri Birliği’dir (Kiryx, Lefkoşa, 3.5.1919,s.3) ve Kıbrıs’taki ilk işçi sendikası olup, işçi sınıfının kendi ayrı kimliğini oluşturması için işçi sınıfı tarafından atılan ilk adımdır. Sınıf savaşı, inşaat işçilerinin mali durumlarını iyileştirme çabasıyla, işverenlerine karşı kendilerini örgütlemeleri ile başlamıştır. 

İnşaat İşçileri Birliği, inşaat çırakları, tütün işçileri, liman işçileri, terziler, berberler, dülgerler ve emekçiler gibi diğer dallarda da birçok birliklerin oluşturulması yolunu açmıştır (Kiryx, Lefkoşa, 13.9.1919, s.2)

Bu işçi birliklerinin üye sayıları hızla arttı ve toplam 257’ye ulaştığında oldukça güçlü bir konuma geldiler. Leymosun’daki ekmekçilerin çoğu, sendika üyesiydiler ve İnşaat İşçileri Birliği, ya da İnşaat Çırakları Birliği dışında sadece çok az işçi kalmıştı.

Bu birliklerin tüzükleri, çoğu kez Yunanistan’daki işçi birliklerininkini temel almaktaydı. Ama bu birliklerden bazılarının örneğin inşaat ve tütün işçileri birliklerinin ne doğru dürüst bir hedefi, ne de gelişmiş dayanışma kavramı bilinci vardı. Daha çok, yardım ve nezaket ruhuna sahip olma özellikleri vardı. Bu nedenle, çok geçmeden kendilerini ya sahte işçi unsurlarının, ya da onlardan yarar sağlamak için işçilere gizlice yanaşan tanınmış politikacıların etkisi altında buldular.

Bazı Kıbrıslı Türk işçiler, önce İnşaat İşçileri Birliği’ne katıldılar. Birinci elden alınan bilgiler, örneğin İnşaat Çırakları Birliği’ne üye bazı Kıbrıslı Türk işçilerin, 1930’lu yılların başındaki grev ve diğer işçi müdahalelerinde ön saflarda olduklarını göstermektedir. İnşaat İşçileri Birliği’ne üye Türk işçiler, hem kendi işçi birliklerinin yeniden yapılandırılmasını da, hem de 1924’te Leymosun’daki bütün işçi kuruluşlarını tek bir tüzük altında toplayan Leymosun İşçi Merkezi’nin oluşturulmasında rol almışlardı. Kıbrıslı Türk işçiler ayrıca, Leymosun kazası içinde Sosyalist fikirlerin ilerletilmesinde ve sınıf mücadelesiyle bilincinin yayılmasında ön saflarda idiler. Gilan’lı Hasan Hilmi 1933 yılında hükümete karşı “yıkıcı” eylemlerde bulunma ve “komünist propaganda” yayma suçlarından Leymosun mahkemesinde cezaya çarptırılmıştı. (Hronos, Lefkoşa, 4.10.1933)

Leymosun İşçi Merkezi’nin tüzüğü, Kıbrıslı Türk işçilerin hedef ve amaçlarını anlamaları için Türkçeye çevrilmişti. Kıbrıs Komünist Partisi’nin ilk kurucularından ve Kıbrıs’ta sosyalist fikirlerin yayılması mücadelesine en önde katılanlardan Yannis Lefkis, Leymosun İşçi Merkezi tüzüğünü Türkçeye çeviren kişinin, iyi bir Rumca bilgisine sahip olan ve Hidiv Posta Yolları Acenteliği’nde çalışan Mustafa adında ilerici bir Kıbrıslı Türk olduğunu anımsatmaktadır; Kemal Atatürk’ün yükselmesinden sonra Türkiye’ye göç etmiş ve Dışişleri Bakanlığı’nda bir süre çalışmıştır.

Hem Kıbrıslı Türklerin hem de Kıbrıslı Rumların katıldığı Leymosun İşçi Merkezi’nin  açılış toplantısında, tüzük oybirliği ile kabul edilmişti. Üyelerin maddi kalkınması ve manevi refahını hedef alan tüzükteki amaçların özel bir önemi vardı. Birinci amaçta, günlük ücretlerde artışlar, 8 saatlik bir çalışma günü ve çalışma yasalarının çıkartılması vardı. İkinci amaç olarak da, sınıf bilincini geliştirmeyi hedefleyen sosyalist ve işçi kitapları ile işçilere yapılacak konuşmaları sağlayacak olan bir kitaplık kurulacaktı.

1924 yılına gelindiğinde, her ne kadar Kıbrıs Komünist Partisi (KKP) henüz ilk kuruluş toplantısını yapmamış ise de, işçiler ve tarım emekçileri için, örgüt ve gidilecek yola ilişkin örnek bir çaba göstermişti. KKP özellikle “Kıbrıs kırsal bölge sorunu”na ilgi göstermekteydi. 1924 yılının başlarında, Kıbrıslı ilk komünistler kırsal sorunları incelemek üzere Lefkoşa’da bir toplantı yapma çağrısında bulundular. Toplantıda KKP temsilcilerinden başka, kırsal bölgeden temsilciler ve iki Kıbrıslı Türk temsilci yer almaktaydı. Toplantı, Birinci Dünya Savaşı sırasında oluşan köylü borçlarının (beş yıllık moratoryum yoluyla) ertelenmesini amaçlayan bir hareket örgütlenme kararını alarak sona ermişti.

İlk Rum ve Türk tarım işçilerinin konferansı, Nisan 1924’de, Lefkonuk’ta avukat Kiryakos Rossidis tarafından örgütlendi. (a.Kiryx, Lefkoşa, 7.12.1923,s.2,b. Kiryakos Rossidis’in ilerici kırsal önerileri için Bak. Kiryx, 26.1.1924, s.4 “Kırsal Ekonomik Örgütlenme İçin Öneriler”)

Temmuz 1925’de Lefkoşa’da ikinci bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda “Kırsal Rum – Türk Partisi”nin kurulmasına karar verildi. Kavanin Meclisi’ndeki işbirliğinin öneminin bilincinde olan hem Rum, hem de Türk konuşmacılar, Kıbrıs’ın kırsal bölge sorunlarının çözümlenmesi için ortak bir memorandum hazırladılar.

Kırsal Konferansta alınan tavırlarla ilgili olarak Attalidis şöyle yazmaktadır:

“Kırsal Parti tarafından ileriye sürülen ilginç bir görüşe göre, kırsal sorunların çözümü, kasabalı önde gelenler tarafından desteklendiği gibi, bir köylü bankası kurmakla güvence altına alınamazdı. Tarımsal ürünler için uygun perakende satış fiyatları saptanmalıydı.”

Ayrıca Yermasoya, Gilan ve Fini’deki kırsal kuruluşlar tarafından yapılan çağrı da ilginçti:

“ Hukuk adına “bizi sokaklara atabilmeleri için, tarlalarımız, bağlarımız ve hayvanlarımız daha ne kadar süre faizcilerin ve tüccarların emrinde olacak? Sizin ve toprağın kölesi olan hepimizin sağ kalabilmemiz için sadece tek bir yol vardır: Kendimizi örgütlemeliyiz... Kaderimizi 40 yıldır zenginlerin eline bıraktık ve sonuç, şimdi içinde bulunduğumuz durumdur... Hepimizi ilgilendiren ortak şiarlar uğruna, kırsal bir sancağın altında diz çökebilmek için her köyde örgütlenelim... Kıbrıs köyleri, Rumlar ve Türkler ırksal nefret yüzünden artık ayrı olmayalım. Bizi bölünmüş ve birbirine karşı görmekte çıkarı olanların sözleri artık bizi çelmesin... Köylü kardeşler! Türkler ve Rumlar, hangi köyde olursanız olunuz, uyanma vaktiniz gelmiştir. Kendi örgütü olmayan hiçbir köy kalmamalıdır. Yaşasın Kıbrıs’ın bütün köylülerinin birliği!” (Neos Anthropos, 1.6.1925)

KKP Kıbrıslı köylülerin taleplerini şöyle açıklamıştı:

“Zorunlu toprak satışlarına bir son verilmelidir. Manastır ve kilise arazisinin büyük bir bölümü konsolide edilmelidir. “Onda birlik” vergisi kaldırılmalıdır. Savaş sırasında ve sonrasında karaborsadan kar ederek zengin olanlar tarafından elde edilen muazzam karlara, geriye dönüşlü olarak uygulanmak üzere, gelir vergisi yasası çıkartılmalıdır. İcar vergisi iptal edilmelidir. Miras olarak elde edilen servete ve lüks eşyalara da vergi konmalıdır. Hayvan yetiştiriciliği korunmalıdır. Maden şirketleri tarafından ödenmete olan çok düşük vergiler yükseltilmelidir...” (agy. 18.2.1925)

Neos Antropos ayrıca, ülkede egemen olan sosyal sınıf ayrımlarının altını çizerek şunları vurgulamaktaydı: “Halk artık birbirine karşı mücadele eden Rumlar ve Türkler olarak ayrılmış değildir...ayrım, fakir ve zengin olarak vardır.” Neos Antropos’un Programı (İnançlar duyurusu)’ndan aşağıdaki alıntılar bunun göstergesidir:

“...İlk işimiz, adamız halkı arasında varolan ırksal nefrete ilişkin bütün izleri ortadan kaldırmaktır...ve fakirlerin çıkarlarına hizmet etmek için, onlar arasında sevgi ve birliğin habercisi olacağız.. Bütün hain milliyetçi politikalara karşı duracak ve dıştan gelecek her etki ve korumadan uzak, halkın özgürlüğü için bütün haklara sahip bir işçi-köylü hükümeti altında Kıbrıs’ın bağımsızlığı için çalışaçağız... adadaki ekonomik açıdan imtiyazları yetersiz olanlara İngiliz fetihçinin gösterdiği vurdumduymazlığa karşı büyük bir cesaretle saldıracağız ve ilk adım olarak da Komünist Partimiz altında birleşmiş tarım ve işçi “birlikleri”nin bütün kırsal bölgelerde kurulmasını ve çiftçi ve diğer çalışan kesimdeki nüfusun hızla rahatlamasını hedefleyeceğiz...” (agy, ilk sayısı)

KKP’nin hedeflerini resmen açıklayan Program’da ilk defa olarak, sosyal ve ekonomik işler yanında, açık siyasal tavırlar da yer almaktaydı. Bunlardan bir tanesi Enosis konusuyla doğrudan bir zıtlık arzeden, Kıbrıs’ın bağımsızlığı için mücadeleye destek verme tavrıydı. Bu tavır, Kıbrıs Türk kitlelerini KKP saflarına cezbetmişti.

Neos Anthropos, kısa yayın yaşamı süresince büyük muhalefet de cezbetmişti. Muhalefet, önce işçi kuruluşlarına, o zamana kadar artık çok iyi bilinen komünistlere ve Kıbrıs İşçi Hareketinin “kalesi” olan Leymosun İşçi Merkezi’ne karşı mücadele ile başlamıştı. Leymosun İşçi Merkezi’nin “1 Mayıs” duyurusunda şöyle denmekteydi:

“1 Mayıs, dünyadaki fakir insanların bir kutlama günüdür. Bu günde ırk veya dini ne olursa olsun bütün işçiler, işçi ideolojisinin kurbanlarını anmak için kardeşlik içinde bir araya gelirler, güçlerini gösterirler ve yöneticilerinden, hayattaki haklarını talep ederler... Hiçbir işçi, fakir emekçi ve işçi hareketine karşı sempatisi olan hiçbir vicdanlı ve eğitimli kişi, bu toplantıdan uzak durmamalıdır. İşverenlerin baskıları ve zenginlerin bizi sömürmesi, bizi yani Türkleri ve Hıristiyanları birleştirmelidir. Bundan böyle ırksal nefret ve dinsel fanatizm nedeniyle bölünmüş değiliz. Bunlar artık geçmişte kalmıştır. Şimdi hepimiz birer kardeş gibi, bu hayatta bize ait olan haklar için talepte bulunacağız. Kuruluşlarımızı tanıyan, bize 8 saatlik iş günü sağlayan ve bizi sefaletten ve işverenlerin açgözlülüğünden koruyacak olan çalışma yasalarına ihtiyacımız vardır.” (agy 1.5.1926)

Kıbrıs Komünist Partisi, sömürge yönetiminin ve muhalefetin yarattığı işçi aleyhtarı bir atmosferde, Ağustos 1926’da resmen kuruldu.

KKP’nin “ekonomik ve siyasal durum” üzerine olan görüşleri, aşağıdaki alıntıda tipik olarak yansımaktadır:

“ KKP, Kıbrıs’ın kapitalist ve emperyalist İngiltere’nin elinden kurtuluşunu hedefleyecek olan, İngiliz aleyhtarı birleşik cephenin oluşması için elinden gelen herşeyi yapacaktır. Yabancı bir fetihçinin ayakları, bu küçük adamızın toprakları üzerinde durduğu sürece, Kıbrıs halkının yararına herhangi bir değişikliğin getirililemeyeceği, bugün, daha önce olduğundan çok daha fazla açıktır. Ancak özgürlüğümüzü kazanıp, İngiliz emperyalizminin köleleri olmaktan artık çıktığımız zaman, ekonomik alanda da rahatça soluk alabileceğiz... Ve işte bütün tarafların çabalarını şimdi bu doğrultuda yapmaları gerekir... Ama sonuç getirmesi isteniyorsa, bu çabalar, birlik halinde yapılmalıdır. Hangi hizibe bağlı olursa olsun, ister orta sınıf veya işçi sınıfından, Rum veya Türk olsun, bütün İngiliz aleyhtarı unsurların yabancı egemene karşı mücadelede işbirliği yapmaları bir görevdir.”

KKP, öz-yönetim (self-government) sorununun, aşağıdaki taleplerin yerine getirilmesiyle çözümleneceğini görmüştü: a) 18 yaşın üzerindeki bütün erkek ve kadınlara seçme hakkının verilmesi; b) Kavanin Meclisi’nin gerçek bir parlamento haline dönüştürülmesi. Bu suretle Meclis üyeleri, azınlıkları için (Türkler, Ermeniler, Latinler vb.) ayrı temsiliyet getiren, nisbi temsil sistemine göre, halk tarafından doğrudan seçilecek; c) Türk borçlarına karşılık Kıbrıs’ın ödemekte olduğu payın ortadan kaldırılması ve vergilerin orantılı olarak azaltılması; d) İngiltere’deki dondurulmuş bütçe fazlalıklarının Kıbrıs’a geri dönmesi ve bu paranın tarım ve sanayideki ilerlemeler için kullanılması; e) Kıbrıs’taki bütün askeri personelin geri çekilmesi ve ülkenin güvenliğine ilişkin sorumluluğun yerel sivil savunma muhafızına verilmesi” (agy, 8.1.1927)

Doğaldır ki bu hedefler, bağımsızlık çizgisini seçtiği için KKP’ni eleştiren sağın direnci ile karşılaşmıştı. (İngiliz aleyhtarı birleşik bir cephenin oluşturulmasını tartışmak üzere 20-21 Ağustos 1927’de, KKP’nin olağanüstü bir toplantısı yapıldı. Toplantıya ilişkin Manifesto, önemli tarihsel bir belge olup, Neos Anthropos’un 31.8.1927 tarihli sayısında yayımlanmıştı.)

İngiliz yönetiminin 50. yılına, yani 1928’e gelindiğinde, Kıbrıs’taki emekçilerin sayısı 25,000’e ulaşmıştı. Bunun on bini tarım işçisi olup, altı ile yedi bini (önemli sayıda Kıbrıslı Türk de içinde) Amiandos ve Skuriotissa madenlerinde çalışan maden şirketlerine, bazıları da alt-müteahhitlere bağlı olarak çalışmaktaydılar. 1928 yılındaki günlük ücretler, hala daha açlık düzeyinde idi: Erkekler 3 şilin, kadınlar da 1 ile 7 kuruş (0.5 – 3 sent) arasında alıyorlardı. Asbest madeninde çalışanlar, mandra ve kulübelerde çok yoksul koşullarda yaşamaktaydılar. 1928 – 1932 arasında günlük ücretler sürekli azalmış ve sonunda 1906’daki düzeye ulaşmıştı, yani erkekler için 9 kuruş (4.5 sent), kadınlar için 6 kuruş (5sent).

Kötü çalışma koşulları ve siyasal görüşleri temelinde hem Rum, hem de Türk işçilerin kovuşturulmaları yüzünden, Leymosun İşçi Merkezi, sömürge hükümetine bir memorandum göndererek, diğer şeyler yanında 8 saatlik işgünü, görevde iken meydana gelen kazalarda işçilere ve ailelerine (ölüm halinde) tazminat ödenmesi hükmü; herhangi bir işçinin haksız olarak görevden atılması durumunda tazminat ödenmesi hükmü; çalışan kadın ve çocukların korunması hükmü ve son olarak kasaba ve köylerde işçi ve tarım işçilerine uygulanmakta olan polis kovuşturmasına son verilmesi talep edilmekteydi.

Amiandos’ta önceden yapılan bir grevi desteklemek için 1 Eylül 1927’de gerçekleştirilen bir greve, 1000 işçi destek vermiş ve madencilerin çalışma saatlerinin 10’dan 9 saate indirilmesi başarılmıştı.

İkinci bir grev, 25 Temmuz 1929’da yer almıştı. 6000 maden işçisi işlerini durdurduğu için bu grev de başarılı idi ve taleplerini ilerletmek için bir gösteri düzenlediler. Talepler arasında, daha kısa çalışma günü, ücretlerde artış yapılması ve istedikleri yerden satın alma hakkı vardı. Son talep Amiandos şirketinin işçilerini, şirketten ekmek almaya zorlaması üzerine ortaya konmuştu. Şirketin ekmeği daha pahalı olup, sadece 250-300 dirhem ağırlığındaydı. Grevin bir sonucu da, ekmeğin kalitesini yükseltmek ve tane fiyatını 60’tan 50 mil’e (5 sent) düşürmek olmuştu. Aşağıdaki alıntı, 1929’daki grevde KKP’nin katılımını tanımlamaktadır:

“Henüz yeni kurulmuş olmasına ve birçok üyesinin polis gözetimi altında bulunmasına rağmen, bu yeni parti, ada çapında önemli bir grevi örgütleyebilmiş ve Temmuz 1929’da 6000 maden işçisi işlerini durdurmuştu. Şirket binası dışında bir gösteri düzenlemişler ve daha kısa iş günü, daha iyi ücretler ve istedikleri dükkandan ekmek satın alma özgürlüğünü talep eden sloganlar bağırmışlardı. Şirket işletmesi, işçilerden tekrar işlerinin başına dönmelerini istemiş ve bütün taleplerinin tatmin edileceğine dair vaadde bulunmuştu. Ama işçiler, şirketin sözüne güvenmeyi reddederek grevlerini sürdürmüşlerdi. Birçok işçi tutuklanmış, ceza görmüş ve hapsedilmiş, bazıları işten atılırken birçoğu da sürgüne gönderilmişti” ( T.W. Adams, Akel: The Communist Party Of Cyprus, California, 1971, s.17)

Grevin başarılı olmamasına rağmen, bu olay Kıbrıs işçi hareketinde bir dönüm noktası idi. Ekim 1931 olaylarından sonra, KKP ‘nin iki lideri, 8 sağcı lider ve kilise temsilcileri ile birlikte sürgün edildi. KKP liderleri Londra’da aşağıdaki duyuruyu yayımladılar:

“KKP, bir yıllık sağlıklı bir çalışmadan sonra, dinamik olarak durumunu yükseltmek, işçi sınıfını örgütlemek ve onun siyasal etkisini, devrimci sınıf bilincini geliştirme durumuna gelmişti. Kitlelerin kendiliğinden ayaklanmasına destek olacak tek parti idi. Parti, emekçi halkı, yani hem Rumları, hem de Türkleri örgütleyip, İngiliz boyunduruğu ve sömürüsünden, yerli toprak sahipleri ile faizcilerden uzak, işçi ve tarım emekçilerinin özgür bir Cumhuriyetini kurma doğrultusunda, mükemmel devrimci bir yolda gitmeleri için onlara kılavuzluk yapmaya çabalamıştı. Ayaklanmanın kanla bastırılması, partimizin birçok aktif üyesinin tutuklanması ve Kıbrıs’tan “yaşam boyu” sürgün edilmemiz, devrimci çalışmalarımızı veya KKP’nin güçlendirilmesi mücadelemizi durdurmayacaktır. KKP, işçi ve köylülerin ekonomik taleplerinin derhal yerine getirilmesi, “Ulusal-Enosis” liderlerinin ihanetini ve onların karşı-devrimci “Yunanistanla Birleşme” sloganlarını önlemek ve işçi ve köylülerin Özgür bir Kıbrıs Cumhuriyeti için birleşik cephesi mücadelesine devam edecektir.” (KKP’nin lideri, Haralambos Vatiliotis (Vatis) ve Kostas Skeleas idi)

 

15 Ağustos 1933’de, KKP’yi ve öteki parti ve örgütleri yasadışı ilan etmek için ceza yasası değiştirildi. Birçok yasalar halkın özgürlüğünü sınırlandırdı. Bu önlemler, yani 1931 ile 1944 yılları arasında geçirilen 28 tane kötü şöhretli “özgürlükçü olmayan yasa” Kıbrıs’taki işçi hareketini çökertmede başarılı olamadı.

Şirket yönetimi işçilerin taleplerini kabul etmemişti. 11 Ocak 1948 günü Karadağ’da PEO ve KTBİK temsilcileri ile Madenciler Komitesi üyelerinin yaptıkları toplantıda, Rum ve Türk maden işçileri grev yapma önerisini oybirliği ile kabul ettiler. 13 Ocak 1948 günü, eşleriyle birlikte ortak kitlesel bir toplantı yaptılar. Şubat 1948’de AKEL, “Haydi ekmeğimizi madencilerle paylaşalım” sloganını ortaya attı. CMC grevi ile maddi destek, dayanışmanın etkileyici örnekleri olarak her gün gelmekteydi. Birçok kadın nişan yüzüklerini, saatlarını, altın bileziklerini, altın kolyelerini vb. Vermişlerdi. Kişisel bağışlara paralel olarak PEO ve KTBİK de bağış çağrısında bulunmuşlar ve Lefkoşa’da 150, Leymosun’da 100 ve Omorfo’da 45 dolar bağış toplanmıştı.

12 Şubat 1948 günü Lefkoşa’da yapılan 24 saatlik grev, yaşamı tamamen durdurmuştu. PEO’nun Lefkoşa bürosu dışında toplanan binlerce kişiye, Kıbrıs Rum ve Türk sendika liderleri konuşmalar yapmışlardı.

Türk sendikalarının Genel Sekreteri Aziz Tuncay, Rumca yaptığı konuşmasında şunları söylemişti:

“ Eğer biz, Rum ve Türk işçiler, birlik ve işbirliğimizi korursak, mücadele mükemmel bir şekilde sürdürülecek ve iyi bir sonuca ulaşacaktır. Türkler ve Rumlar için düşman tektir: O da, çocuklarımızın ekmeğini elimizden alan, ağır işçiliğimizle bizi soyandır. Bugün madenciler bizden daha açtır. Haydi kendi ekmeğimizden kesip, onlara verelim...” (agy)

Bir Kıbrıslı Türk gösterici, 12 Şubat günü Lefkoşa’da yapılan toplantıda şu, kahince sözleri söylemişti: “Ülkemiz, ancak sizlerin (Kıbrıslı Rumların) ve bizlerin daima, şimdi olduğumuz gibi birlikte hareket etmemiz halinde ilerleyecektir” (Neos Demokratis, 14.3.1948) 3 Mart 1948’de, Karadağ’da, kanlı olaylar yer almış ve grevci işçiler kitlesini engellemekten aciz olan polis, gelişigüzel ateş açtığı zaman, önemli sayıda işçiyi yaralamıştı. Bu kanlı olaylardan bir gün sonra, PEO ve KTİBK bütün işçilere, 6 Mart günü 24 saatlik bir grev yapılması çağrısında bulundular. Belirlenen günde Kıbrıslı işçiler, bir günlük grev yaptılar. Bütün kasabalarda Rum ve Türk işçiler toplantılar yaptılar. 6 Mart grevi, Kıbrıs’ta görülmüş en öfkeli grevlerden biri olarak tarihe geçti. 16 Mart 1948’de bir grup kadın, şirket trenini Gemikonağı ile Karadağ arasında durdurup kuşattılar. İngiliz tren sürücüsü ile birlikte vagonlarda bulunan 5-6 grev kırıcısını da dövdüler. Önemli sayıda Rum ve Türk madenci eşi, grev süresince tutuklandı ve ağır para veya 5-6 aylık hapis cezaları aldılar.

Kıbrıs Cumhurbaşkanlarından Yorgo Vasiliyu’nun annesi olan Fofo Vasiliyu, yaşamış olduğu bu grevle ilgili olarak şunları anımsatmaktadır:

“Pazartesi, 8 Mart günü, Gemikonağı’ndan haber geldi. Çarpışmalar artmıştı. Bir kişi az kalsın ölüyordu. 4 kişi de yaralanmıştı. Kahraman maden işçilerinden yeni kanlar akmıştı. O zamana kadar binlerce madencinin teri ile sulanmış olan toprağa kan ve gözyaşı akmıştı. Bunları işçi sınıfının en zorlu ve en kahramanca mücadelesinin sembolü ve tanıklarıydı.” (Lefkis, agy, s. 35 – 36)

Kavanin Meclisi’nin eski Türk üyelerinden Eyüp Necmettin, Kıbrıs halkına aşağıdaki mesajı göndermişti:

“Kıbrıs Maden Şirketi’ndeki uyuşmazlığı başından beri ilgi ile seyretmekteyim ve aşağıdaki sonuçlara varmış bulunuyorum:

Uyuşmazlık, şirketin, daha iyi günlük ücretler ve genel olarak daha insancıl bir varoluş için madenciler Sendikası’nın taleplerini tartışmayı reddettiği gün başlamıştır.

CMC yönetiminin işçilerin işçi olarak sadece kendi çıkarları için değil de, Kıbrıs’taki siyasal partilerin etkisi altında hareket ettikleri gerçeğini vurguladıklarını saptamış bulunuyorum.

Mantık sınırları içinde olan işçilerin talepleri ve Şirket Yönetiminin Madenciler Sendikası ile bu talepleri tartışmayı çeşitli defalar reddettiği gerçeğinden hareketle şu sonuca vardım ki,işçiler kendi maişetleri ve madencilerin çıkarları için mücadele etmektedirler. Siyasal partilerin, onlardan yana veya onlara karşı olmuş olmaları hususuna ben aldırmıyorum bile.

Her yoksul Kıbrıslının çıkarını düşünen bir kişi olarak ben, maişetleri için mücadele etmekte olan maden işçileri için ne verebilirseniz vermeniz için, size çağrıda bulunuyorum ve aynı zamanda yoksul madencilerin yararına bir uzlaşmaya varılması için, Kıbrıs hükümetinin mümkün olan en kısa bir zamanda müdahale etmesi dileğimi ifade ediyorum.” (Yayımlanmış PEO dosyalarından).

Nisan 1948’de Kıbrıs Maden Şirketi’nin Amerikalı başkanı Mr. Mand Kıbrıs’a geldi ve grevci işçilerin temsilcileriyle buluşmak istediğini bildirdi. 1 Mayıs 1948, gösteriler ve grevdeki maden işçilerinin temsilcileri ile CMC yönetimi arasındaki görüşmelerle kutlandı.

Bununla birlikte 8 Mayıs’ta, bir yanda Rum ve Türk grevciler, öte yanda da grev kırıcıları olmak üzere Gemikonağı’nda kanlı çatışmalar patlak verdi. Polis eşliğindeki grev kırıcılar, 6 grevci maden işçisini döverek yaraladılar.

16 Mayıs 1948 günü Lefke’deki Türk sendika merkezinde madencilerin en geniş katılımlı toplantılarından biri yer aldı ve 4 aydır sürdürülen greve son verilmesi kararı alındı. 1948 grevi, Rum ve Türk işçilerinin ortak bir mücadele ile en etkili ve en zorlu kavga verdikleri grevdi. Dinsel ve milliyetçi ayrım duvarlarını yıkmayı başardılar ve sınıf savaşını güçlendirdiler. Grev şunu göstermiştir ki, iki toplum arasındaki ilişkilerin açık bir şekilde tanımlanmasında Rum ve Türk işçilerinin sınıf bilinci, din ve milliyetçilik engellerini aşmada birleştirici bir etmendir.

1948 yılı, Rum ve Türk işçilerin birlikte yaptıkları iki daha büyük ve öfkeli greve daha sahne olmuştur. Bir tanesi 2 Ağustos’da İngiliz – Danimarka Amyant Şirketi’ne karşı yapıldı ve 1000 tane amyant madeni işçisi işverenlerine, sömürge hükümetine ve grev kırıcılarına karşı tavır aldı. İşçiler, bütün taleplerini (çoğu sendikal haklardı) elde etmeyi başardılar.

1948’deki üçüncü ve son grev, Lefkoşa’da yapılan ve 1200 Rum ve Türk inşaat işçisinin katıldığı grevdi. 116 gün sürdü ve daha önceki grevlerin doğrudan devamı gibiydi. Rum müteahhitler için çalışan bütün Türk işçileri greve katılmıştı.

1948’deki üçüncü ve son grev, Lefkoşa’da yapılan ve 1200 Rum ve Türk inşaat işçisinin katıldığı grevdi. 116 gün sürdü ve daha önceki grevlerin doğrudan devamı gibiydi. Rum müteahhitler için çalışan bütün Türk işçileri greve katılmıştı.

1948’de inşaat işçilerinin grevi sürerken yapılan PEO Kongresi sırasında, Rum ve Türk işçilerin ortak eyleminin önemi, PEO tarafından şöyle vurgulanmıştı:

“Sendikal hareketi dinsel veya ırksal farklılıklar, ya da siyasal veya parti farklılıkları temelinde bölmek, hareketi zayıflatır ve işverenlerin çıkarlarına, daha da genel olarak işçi sınıfının düşmanlarına hizmet eder.” (Yayımlanmamış PEO dosyalarından)

PEO ayrıca siyasal tavrını da yeniden tekrarlamıştı:

“Eğer Kıbrıslı Rumlarla Türkler arasında yakınlaşma için çalışma yapılmıyorsa, Kıbrıs sorununun çözümlenmesine de ulaşılamaz. Herhangi bir çözüm, ancak iki toplum arasında dostça ilişkiler temeline dayanıyorsa, dengeli ve kalıcı olacaktır. Aralarında düşmanlık, nefret ve şüphenin varlığı, sadece bir çözüm arayışını engellemekle kalmaz, olası en iyi çözümü de tahrip edecektir.” (agy)

1949 yılında yapılan PEO’nun 6. Kongresi dikkatini, işçi haklarını güvence altına alıp, genişletme sorununa yöneltmişti:

“Örgütlü veya örgütsüz, sendika üyesi olsun veya olmasın, hepimiz, işçi sınıfının kazandıklarını korumak ve özellikle ülkemizi-, sosyal sigorta fonunu, asgari günlük ücreti güvence altına almak ve hükümetin vergi politikasında değişiklikler için bütün dikkatimizi yoğunlaştırıp, güçlerimizi birleştirmeliyiz.” (agy)

Daha da ileri gidilerek, 6. Parti (AKEL) Kongresi’nde, Kıbrıslı Rum ve Türkler arasındaki ilişkileri güçlendirmek ve sınıf unsurunun kullanılması için hangi araçların gerekli olduğu tartışıldı. Diğer şeyler yanında şunlar önerildi: (a) Azınlıklardan sorumlu olacak bir kişinin atanması; (b) Gerekli olduğu zamanlarda karma komitelerin kurulmasıyla, Türk ve Rum sendikaları arasında daha yakın bağların geliştirilmesi; (c) Partinin milli konu ve Rum ve Türk işçilerinin ekonomik sorunları hakkındaki görüşlerini anlatan Türkçe kitapçıkların bütün Kıbrıs’ta dağıtılması; (d) Herhangi bir sendikaya üye olmayan daha fazla sayıda Türk işçisinin Türk tarafına cezbedilmesi; (f) Kendi gazetelerini yayımlamaya başlayabilmeleri için Türk işçi birliklerine yardım sağlamak; (e) Kıbrıslı Türkler arasında sınıf bilincinin gelişmesi ve ilerici bir Türk siyasal örgütünün kurulması için özel bir dikkat göstermek.

İŞÇİ HAREKETİNİN DAYANIŞMASI’NIN ÇÖKMESİ ENOSİS VE KIBRISLI TÜRKLER

Kıbrıslı Rumlar ile Türklerin arasındaki çalışma ilişkilerini etkilemiş olan önemli bir olay, 15 Ocak 1950’de yapılan Enosis ile ilgili halk oylamasıydı. Oy hakkı olan 224,757 Kıbrıslı Rum’dan toplam 215,108’i (%95,7), Enosis için oy kullanmıştı. 800 Kıbrıslı Türk de Yunanistan’la birleşmeden yana oy kullanmıştı. Bununla beraber Kıbrıslı Türklerin çoğunluğu, oylamaya güçlü bir tepki gösterdi. 11 Aralık 1949’da Kıbrıslı Türkler, bir süre önce açıklanan oylamaya karşı, Lefkoşa’da bir miting düzenlediler. Oylama aleyhindeki tepkiler, Kıbrıs ve Türkiye’de devam etti. Nisan 1950’de, Kıbrıs Türk toplumunun, Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesine ilişkin bütün fikirlere karşı olduğunu ifade eden memorandum Birleşmiş Milletler’e sunuldu. Bu tepkinin tipik bir örneği, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi’nin başkanı Dr. Fazıl Küçük tarafından gönderilen ve 80000 Kıbrıslı Türk’ün Enosis’e karşı olduğunu belirten bir telgraftı. Kıbrıslı Türklerin bu tepkisi, Enosis hareketine Kıbrıs Türklerinin çoğunluğu ve Ankara’daki Türk hükümeti tarafından muhalefet edileceğine ilişkin bir uyarı idi.

Kıbrıs Türk liderliğinin bu tavrı, İngiliz hükümetine gönderilen bir telgrafta resmen açıklanmıştı:

“80 bin Kıbrıslı Türk, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması ve muhtariyete ilişkin Rum taleplerini oybirliği ile resddetmiş bulunmaktadır. Kıbrıslı Türkler, Enosis ve muhtariyetin Türk toplumunun  yok olmasına yol açacağına inanmaktadırlar.” (Halkın Sesi, 14.8.1948)

Kıbrıs Türk liderliği ile Ankara’nın tavrı, rumların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin taleplerine aldırış etmemek için  gerekçeler ve müttefikler arayan İngiliz Hükümeti tarafından teşvik edilmekteydi.

Enosis oylaması ve buna muhalif olan  Kıbrıslı Türklerin iyi örgütlenmiş egemen sınıfının siyasal çalışmaları, Rum ve Türk işçilerin ortak mücadeleleri üzerinde önemli bir etkide bulunmuştu. Böyle olmakla beraber, 1950’lerin ilk yıllarında Rum ve Türklerin ortak sendikal eylemleri devam etti. 8 Ekim ile 31 Aralık 1952 tarihleri arasında Leymosun’daki Rum ve Türk liman işçilerinin birlikte yaptıkları eylemin büyük tarihsel önemi vardır. Grevin esas nedeni, 1948 ile 1952 yılları arasında yoğunlaşan işverenlerin baskıcı taktikleri idi. 8 Ekim 1952’de PEO, SEK ve Kıbrıslı Türk Sendikaların temsilcilerinden oluşan ortak bir grev komitesi oluşturuldu. 350 Rum ve Türk liman işçisinin yaptığı grevin sonucu olarak, liman işçilerine önemli yararlar sağlayan ve çalışma koşullarını iyileştiren bir yasa çıkarılmıştı. Yasa, 12 Ocak 1953’de yürülüğe girdi. Sosyal Sigorta fonlarının yasal temelini güçlendirme konusunda da Rum ve Türk işçiler, PEO’nun kılavuzluğunda Mayıs 1953’de özel toplantılar yaparak, şu taleplerde bulundular: (a) Tam tıbbi tedavi, parasız ilaç ve hastalık yardımı; (b) Doğum yardımı ve izni; (c) Grev ödeneği ; (d) Sakatlık yardımı ; (e) Yaşlı, dul ve yetimler için emeklilik.

PEO’nun Türk Dairesi, Tüm – Kıbrıs Kongresini sosyal sigortaları tartışmaya çağırdı. 300’den fazla sendika temsilcisinin katıldığı konferansta, bir İngiliz sosyal sigorta uzmanı ile buluşup, ona durum ve görüşleri aktaracak bir komite seçildi. 1954’te ayakkabı fabrikası işçileri sendikası, sonunda PEO öncülüğünde iki sendikanın birleşmesini sağlayan Lefkoşa’daki Rum ve Türk işçilerinin yakın işbirliğini geliştirdi.

Eylül 1954’de Kıbrıslı Türklerden oluşan bir heyet Türkiye’ye gitti ve Kıbrıs’taki durumla ilgili olarak aşağıdaki görüşleri saptadı:

Kıbrıslı Rumların Enosis taleplerinin toptan reddi.

Enosis’e giden ilk adım olarak görülen muhtariyete karşı çıkmak.

Yeni bir anayasa, Türk çıkarlarını korumak için garantiler dahil etmek.

Türk azınlığın, Türk Evkaf malları ve okullarının yönetimi konusunda daha etkin denetim için harekete geçmesi. (Kıbrıslı Türkler arasında örgütlü tepki ve bölücü eğilimler konusunda Bak. P. Papadimitis, Kıbrıs Tarih Ansiklopedisi, 1946-1954, Cilt:1, s.314)

18 eylül 1954’de, bir Kıbrıs Türk heyeti Ankara ve Londra’yı ziyaret etti. Heyet Londra’da, Kıbrıs’ın egemenliğinde herhangi bir değişikliğin düşünülmediği şeklindeki görüşünü tekrarlamış olan Sömürgeler Bakanı Yardımcısı Hopkinson tarafından kabul edildi. (agy, cilt 3, s.320)

1954 yılının Aralık ayı başlarında Müftü M. Dana başkanlığındaki bir Kıbrıs Türk heyeti, Türk Dışişleri Bakanı ile görüşmeler yapmak üzere, Ankara’ya çağrıldı. Görüşmelerden sonra heyet, Birleşmiş Milletler’de Kıbrıslı Rumların Enosis taleplerine karşı mücadele etmek üzere New York’a gitti.

12 Aralık 1954’de Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa’da bir miting yaptılar ve İstanbul’dan gelen Türkiyeli sendikacılar ile bazı Kıbrıslı Türkler, ayrı Kıbrıs Türk sendikalarının kurulmasından söz ettiler. Mitingin amacı PEO’nun Kıbrıslı Türk işçiler üzerindeki etkisini azaltmaktı. Miting sırasında tek bir Kıbrıslı işçi bile konuşmadı. Konuşan kişiler, Kıbrıslı Rumların kendi kaderini tayinini hedefleyen çabalarını eleştirdiler. Ayrıca uzun uzun komünizme karşı ve PEO’dan ayrı Türk sendikalarına olan ihtiyaç üzerinde konuştular.

Birleşmiş Milletler’de Kıbrıslı Rumların kendi kaderlerini tayinle ilgili karar tasarısının reddinden sonra, rahatsızlık ve kanlı çatışmalara yol açan gösteriler yer aldı. 18 Aralık 1954’de Lefkoşa ve Leymosun’da yapılan gösteriler sonucu, Kıbrıslı Rum ve Türkler arasında yükselen bir gerginlik oluştu ve çok geçmeden karşılıklı ekonomik boykota gidileceği söylentileri duyuldu. (agy, 343)

“Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklere karşı “ekonomik savaş” ve “boykot” başalatacağı Kıbrıslı Türklerin de Kıbrıslı Rumlara karşı bir “karşı – boykot” açacağına ilişkin bazı söylentiler vardı. Aslında bu ekonomik “savaş”ın “sorumlu” çevreler tarafından belirgin bir ciddiyetle benimsendiği söylenmekteydi. Böylesi sloganları benimsemiş olan “sorumlu” Rum ve Türklerin kimler olduğunu bilmiyoruz. Bu, önemli de değil. Ekonomik bir savaşın mantıki olan nesi var? Mantıklı düşünülecek olursa, Kıbrıs’taki Rumlar ve Türkler arasındaki böylesi bir savaş, tamamen ahmaklıktır. Siyasal olarak konuşulacak olursa, çılgınlığa yakındır.” (Neos Demokratis, 24.12.1954)

O zamanki bu durum, her iki toplumun siyasal liderlikleri tarafından yapılmış hataları göstermektedir. 1930’lar ve 1940’larda Kıbrıs Rum egemen sınıfının tavrı, Kıbrıslı Türkler “hiçbir talepte bulunmuyorlar” ve “henüz uyanmamışlardır” şeklindeydi. Bu, Türk emekçi sınıfının siyasal ve ekonomik özgürlüğünü ve bağımsızlığını elde etmeyi hedefleyen örgütlü çalışmalarını bilinçli bir şekilde görmezlikten gelmekti.

Türk kitlelerini Rumların Enosis talebine ilgisiz kalıp kalmadıkları kesinlikle söylenemez. Çünkü bu sloganın resmen denenmesi, ancak 1950’den sonra olmuştur. 1947 – 48’e kadar egemen olan fikir, anayasal muhtariyetti. Kesinlikle bilinen şudur ki, işçi hareketi yukarıda sözü edilen olaylardan çok ağır zararlara uğradı. İşçi hareketinde birliğe olan gereksinim, Nisan 1955’de, PEO Genel sekreteri tarafından yapılan bir konuşmada belirginleştirildi:

“Esas konu, Türk işçilerle aramızda olan veya olmaya devam edecek olan ırksal veya dinsel farklılıklar değildir. Esas konu, Rumlarla Türklerin, yeni sendika üyelerinin, sağ ve sol kanadın çıkarlarının aynı olduğudur ve biz, işçi sınıfı düşmanlarının bu farklılıkları sömürmesine izin vermemeliyiz. Birlik için yapılan çalışmamızda, Rumlar ile Türkler arasında halkın düşmanları tarafından yaratılmış olan güvensizlik, önyargı ve ırksal nefret engellerini yıkmayı gerçekleştirmediğimiz takdirde, başarılı olduğumuzu öne süremeyeceğimizi asla unutmamalıyız.” (yayınlanmamış PEO dosyalarından)

EOKA hareketi tarafından 1 Nisan 1955’de başlatılan silahlı mücadele, İngilizler için, Türkiye’yi ilgili bir taraf olarak konuya katma ve Kıbrıslı Rumlar ile Türkler arasındaki ilişkilerde bir soğukluk oldu.

Londra’da 1955 üçlü konferansının toplanması ile İngiltere, Kıbrıs sorununa yeni bir boyut getirdi. Türkiye doğrudan ilgili bir taraf haline geldi. İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından konan tuzak çalıştı. Çünkü Yunan Başbakanı Mareşal Papagos, İngiltere veya NATO ile olan “geleneksel dostça ilişkiler”e bakarak, sorun yaratmaya cesaret edemedi. Papagos hükümeti, üçlü konferansı kabul etmekle, Kıbrıs sorununda Türkiye’yi ilgili bir taraf olarak resmen kabul etmiş oldu.

Türkiye basını, Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumların ve özellikle EOKA’cıların insafına kaldığını öne süren bir propaganda kampanyası başlattı. 28 Ağustos’ta üçlü konferansın başlamasından bir gün önce, Türkiye basını Kıbrıslı rumların, Kıbrıslı Türkleri katletmeyi planladıklarına ilişkin bir söylenti yayımladı. İngiltere, bu şekilde konferansta Rumlar ile Türklerin “yakınlaşma”sı yararına, duruma müdahale etmeye hazır olduğunu gösterme çabasındaydı.

 

Her ne kadar üçlü konferans, ortak bir sonuç bildirisi yayımlamayı başaramamışsa da, İngiltere, bu işten kazançlı çıktı. Çünkü sadece Yunanistan’ın herhangi bir tepkisi olmadan, Türkiye’yi Kıbrıs’la ilgili tartışmalara katmakta başarılı olmamış, ayrıca Yunan – Türk ilişkilerinin kötüleşmesine ve Rum ve Türk Kıbrıslılar arasına ekilmiş bir ayrılığa neden oldu. İngiliz politikasının bir sonucu da, 6 Eylül 1955 gecesi İstanbul ve İzmir’de yer alan kanlı Rum aleyhtarı ayaklanmalardı.

Böylelikle Londra Konferansı’nın  tek aşikar hedefi, “parçala ve yönet” şeklindeki İngiliz politikası uyarınca, Türkiye ile Yunanistan’ı bir uyuşmazlık içine çekmekti. Dahası, İstanbul ve İzmir’deki olayların ardında, Selanik’teki bomba patlatılmasında olduğu gibi yabancı bir el vardı (Halkın Sesi, 13.9.1955).

Kıbrıs sorununun özündeki değişme, ingiliz vali Sir John Harding’in, kendisini ziyaret eden Parti Başkanı Dr Fazıl Küçük’ün başkanlığındaki bir “Kıbrıs Türktür Partisi” heyetine yaptığı konuşmada açıkça görülebilmektedir. Hükümet 7 Ocak 1956’da, Kıbrıs Türk liderliği ile önceden tartışma yapılmaksızın yönetimin yapısında herhangi bir değişiklik olmayacağını söylemişti.

Vali Harding ile Başpiskopos Makarios arasında yeni bir anayasa konusu üzerinde görüşmeler sürdürülürken, Kıbrıslı Türk gençler, bir Kıbrıslı Türk çavuşun öldürülmesini, Kıbrıslı Rumlara karşı huzursuzluk yaratmak için gerekçe olarak kullandılar. Lefkoşa’daki “Tahtakala”da ve Girne kazasındaki Vasilya’da çarpışmalar yer aldı. 19 Rum ve 5 Türk, bu çarpışmalarda yaralandı.

Kıbrıslı Türkler, 20 Mart 1956’da Lefkoşa’da, Vasilya’daki olaylarla ilgili olarak gürültülü gösteriler yaptılar. “Kadınlar Pazarı” yanında “Yaşasın Volkan” ve “Kıbrıs Türktür” gibi sloganlar haykırdılar.  Kıbrıslı Rumların dükkanlarına saldırdılar ve önemli zarara neden oldular.

23 Nisan 1956’da bir başka Kıbrıslı Türk polisin, iki Kıbrıslı Rum tarafından öldürülmesi üzerine, Lefkoşa’da sokağa çıkma yasağı kondu. Rum ve Türk Kıbrıslıların çarpışmaları devam edince, İngilizler Lefkoşa’yı ikiye bölen bir hat çizmeyi kararlaştırdılar. Böylece başkentin ana ticaret ağı felç edilmiş oldu. Dikenli teller 30 Mayıs 1856’da kondu. Bölücü hat, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki İç savaş sırasında Kuzey ile Güney arasındaki çarpışmalarda çizilmiş olan hata izafeten “Mason – Dixon Hattı” diye adlandırıldı. Böyle olmakla beraber, 1950’lerin ilk yıllarında Rum ve Türklerin ortak sendikal eylemleri devam etti.

İngilizler sürekli olarak Kıbrıslı Türkleri, Kıbrıslı Rumlara karşı kışkırtıp teşvik etmekteydiler. 11 Mayıs 1956 tarihli Daily Mail gazetesi, diğer şeyler yanında “Kıbrıs’ın Türkiye’nin kalbine yöneltilmiş bir tabanca” olduğunu belirtti.

Kıbrıs’ın eski valilerinden Richard Palmer, 23 Nisan 1956 tarihli Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir mektubunda, Enosis ülküsünün bir Yunan – Türk savaşına yol açabileceğini yazdı. Zaman, tam da Harding ile Makarios arasında yeni bir anayasa için yapılan görüşmelerin koptuğu ve İngilizlerin Makarios’u sürgüne gönderme kararını aldıkları bir zamandı.

Kıbrıslı Rum ve Türkler arasındaki çarpışmalar, 1957 ve 1958 yılları boyunca sürdü. Kundaklama, yağmalama, kanlı çatışmalar ve hatta öldürmeler, kasaba ve köylerdeki günlük olaylardandı. 1958 yılında , en kötü toplumlararası huzursuzluk, yine İngilizler tarafından kışkırtılmış bir olay olan, Kondemenos köyünden işçilerin aşırı tutum yanlısı Türkler tarafından öldürülüp, yaralanmasıydı. Kıbrıs Türk tedhiş örgütü olan Volkan’ın adını “Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı” veya kısaca TMT’ye değiştirmesi bu zamana rastlamaktadır. Rauf Denktaş’a göre TMT’yi kurma kararı 1 Ağustos 1958’de alınmıştı.

TMT üyelerinin yemini, onların esas düşmanının “Kıbrıslı Rumlar ve Komünistler” olduğunu göstermektedir. TMT’nin açıkça faşist bir örgüt olduğu ve EOKA’ya karşı eylem yaptığı söylenmişti. TMT, “Türk’ten Türk’e” ve “Ya taksim, ya ölüm” gibi sloganlar kullanarak, şövenizmi geliştirmiş ve ilerici Kıbrıslı Türkleri öldürmüştü (Çeşitli cinayetler için, Bak. Kıbrıs, Atina, 1985, s. 18-19)

TMT, 22 Mayıs 1958 günü, PEO Yürütme Komitesi ve sendikanın Kıbrıslı Türkler Dairesi’nin Başkanı olan Ahmet Sadi’yi öldürmeye teşebbüs etti. 24 Mayıs’ta, Kıbrıs Türk gazetesi İnkilapçı’nın sahibi Fazıl Önder Saraç (Sella) öldürüldü.

5 gün sonra ilerici bir Türk gençlik derneğinin üyesi olan Ahmet Yahya öldürüldü. 4 Temmuz’da sendika lideri Arif Hulusi Barudi’yi öldürme girişiminde bulunuldu. TMT’nin ilerici Kıbrıslı Türkleri katletmesi, Kıbrıslı Türk kitleler arasında panik ve korku havası yarattı ve PEO’nun örgütlü sendikal hareketinden geri çekilmeye zorlanarak, yavaş yavaş Kıbrıslı Rumlarla olan bağlarını kestiler.

1958 yılında yapılan 1 Mayıs resmi geçitinde Rum ve Türk PEO üyeleri Yunan ve Türk bayraklarını kendi kızıl bayraklarıyla birlikte taşıdılar. Aynı anda düzenlenen başka bir toplantıda ise Dr. Küçük, solcu yurttaşlarına karşı gösteri düzenlemeleri için fanatik Kıbrıslı Türk gruplarına kışkırtıcı bir konuşma yapmaktaydı. Sonuç, ilerici Kıbrıslı Türklere ait bir kulübün yer aldığı bir binanın yakılıp, yıkılmasıydı.

27 Mayıs 1958’de TMT, solcu Kıbrıslı Türkleri, eğer öldürülmelerini önlemek istiyorlarsa, ideolojilerini terketmeye çağıran el ilanı dağıttı.

TMT tarafından öldürülme tehdidi altında olan PEO üyesi 1500 Kıbrıs Türk işçisi, üyeliklerinden istifa etmeye zorlandı. Bunlardan bazısı, 1958’de üye sayısı 1,137 olan Kıbrıs Türk Sendikasına katılırken, diğerleri ise herhangi bir sendika çerçevesine girmeyip, bunu dışında kaldılar...”

 

SOL’A KARŞI İŞLENEN CİNAYETLER HOŞGÖRÜLEMEZ (Kıbrıs Türk Toplumunun Geçmişi Tarihsel Gelişmeler, Sf.10,prg.6, Dr. İbrahim Aziz)

“ Kıbrıs Türk liderliğinin taksimci politikasına karşı en kararlı direniş Kıbrıs Türk solundan geldi. TMT’nin Türk solunu zor kullanarak susturmaya çalışmasının nedeni de bu kararlı direnişti. Bunlardan saraç Fazıl Önder, sendikacı Derviş Kavazoğlu ve Cumhuriyet gazetesi yazarları Ayhan Hikmet ve Muzaffer Gürkan’la diğerlerinin öldürüldükleri bilinmektedir.”

SON SÖZ İÇİNDE SÖYLEYECEKLERİMİZ

Tarih araştırmacıları yapacakları araştırmalarda en küçük detaylara bile önem vermelidirler. Bir coğrafya içerisindeki birliktelikler esas belirleyicilerdir. O coğrafya içerisindeki ihtilaflar, boğazlaşmalar, kanlar, birliktelikten ortaya çıkmış olan ortak noktaların gizlenmesini veya bilinçli bir şekilde gözardı edilmesini getirmemelidir. Bu şekilde hareket eden araştırmacılar ne isterse olsun eninde sonunda egemenlerin tuzağına düşme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Enternasyonalist veya evrensel kültür değerlerinde benzerlikler ve ortaklıklar geleceğin tek dünyasını yaratmada birleştirici bir öğe olarak yardımcı olacaktır. İhtilafların değil birleştirici öğelerin üzerinde durmak en iyisidir. Elbette ki yanlışlıklar söylenmeli ve vurgulanmalıdır. Fakat yanlışlıklar ne dereceye kadar sadece karşı toplumun malıdırlar?  Dünyada milli ihtilaflarda veya çatışmalarda sadece tek bir tarafın suçlu olduğu görülmemiştir şimdiye kadar. Karınca kararınca her iki tarafın fanatikleri provoke edilecek kaşınıp ihtilafa dönüşecek olaylar veya yönler bulmuşlardır. Örneğin bizlere kendi tarih kitaplarımızda bizim haklı olduğumuzu gösteren birçok olayı ele aldığımızda altından çapanoğlu çıkmakta ve en az Rumlar kadar bizlerin de suçlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Yazımı Server Tanilli’nin “Uygarlık Tarihi”nden 360. ve 362. sayfalardan kültür hakkında  iki alıntıyla bitirmek istiyorum:

“...Başka bir deyişle, bugüne değin süregelmekte olan yöntem, “önce kültürümüzün kökenlerini araştırmaya yönelmeli, ondan sonra ulusal bir bileşime gidilmeli” biçiminde ortaya konulmuştur. Doğallıkla bu, doğru bir yöntemdir. Ancak, büyük bir yanılgıya düşülüyor: Kültür kaynakları saptandıktan sonra, bu kaynaklardan yararlanarak bir bileşime gidilecek yerde, kökendeki kültür, bir bileşim sayılıyor. Oysa geçmiş bir kültürden bir bileşime gitmek başka, geçmiş bir kültürü bir bileşim sayarak çağımızda geçerli kılmak başkadır. Bu yanılgıya sürekli olarak düşülüyor.”(sf.360)

“ Yapılması gereken sorunu bir yöntemle ele almaktır. Türk kültürünün kökenlerinin araştırılması ancak bir dünya görüşünü içeren ulusal bir kültür bileşimine varılması amacını taşıdığı sürece bir anlam kazanır. Bu yapılmadıkça kökenlerin Osmanlı ya da Selçuklu kültür yapılarına dayandırılmasının somut ve yapıcı bir işlevi olamaz. Bu işlev, ancak, belirli bir amacı, ulusal ve çağdaş bir kültür bileşimine varma amacını sürekli olarak gözönünde bulundurmakla sağlayabiliriz. Demek ki sorun, Türk kültürünün kökenlerinin saptanması gibi bir başına ele alınacak basit ve tarihsel bir sorun olmaktan çok, ulusal bir kültür bileşimine varılmasını öngörmek gibi bir yöntem sorunu olarak çıkıyor karşımıza. Bu kültür bileşimine varmak ise, geçmişte var olan bir kültürün bulgulanması, aydınlığa çıkarılması anlamında edilgen (pasif) bir iş değil, geçmişte var olan kültürlerden yararlanarak ortaya bir yapı çıkarmak anlamında etkin (aktif) bir uğraştır. Bunun için de, önce içinde yaşadığımız çağı ve toplumu, bu toplumun belirgin yapısal karakteristiklerini dikkate almak, bu karakteristikleri, geçmiş kültürlerle olan köklü ve derin ilişkilerini aydınlığa çıkarmak gerekiyor. Ulusal bir kültür bileşimine varmak için tutulacak yol, dün’den bugüne gelmek, ister istemez, geçmiş bir kültürü bugün de geçerli kılmak eğilimini de birlikte getiriyor. Üstelik, çağdaş Türk toplumunun yapılarına geçmiş ya da bugün süregitmekte olan kültürlerin ne ölçüde yansıdığını bulup irdelemek, bizi kültürümüzün kökenleri konusunda çok daha sağlam, tutarlı ve nesnel varsayımlara ulaştırabilir.”