NAZIM BERATLI’YA GEÇ KALMIŞ BİR YANIT VE
KIBRISLI TÜRKLERİN TARİHİ ADLI ÜÇ CİLT KİTABINA BİR ELEŞTİRİ
ÖNCE TARİHİ
KONUŞMAK
Evet, yazıma
geçmeden önce tarihi konuşmak tarihin ne olduğu üzerinde
açıklamalar yapmak ve iyi bir tarihçi olan Eric Hobsbawm’dan alıntılar yaparak
bu konuyu da irdelemek istedim.
GEÇMİŞE DÖNÜŞ ( Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine,
Çev.Osman Akınhay, Bilim ve Sanat, sf 42-43)
“... Fakat bugün, geçmişe geri dönüşün asıl
anlamıyla mümkün olduğu ya da mümkün göründüğü bazı durumlar az sayıda da olsa
kuşkusuz vardır. Geçmişe dönüş, ya (on beşinci ve on altıncı yüzyıl
entellektüellerinin bakışıyla) yüzyıllarca unutulmaya terk edildikten sonra
yeniden kurgulanması gerekecek ölçüde uzak birşeye, klasik antikitenin
“yeniden doğuşu” veya “rönesansı”na geri dönüş, ya da daha muhtemel olanı,
zaten hiç varolmamış ama bir amaç uğruna icat edilmiş bir şeye geri dönüştür.
Siyonizm, hatta modern milliyetçilik, kayıp bir geçmişe geri dönüş
olmadan düşünülemez, çünkü bu akımların tasarladığı düzenleme türünü yansıtan
bölgesel ulus devletler on dokuzuncu yüzyıldan önce zaten yoktur. Onlar
devrimci yeniliği bir restorasyon olarak göstermek, meyve verdiğini
savundukları tarihi icat etmek zorundadırlar. Ernest Renan’ın yüz yıl kadar
önce söylemiş olduğu gibi: “Tarihi çarpıtmak bir ulus olmanın asli bir
öğesidir.” İşte bu tür mitolojileri yıkmak meslekten tarihçilerin işidir,
(tabii ideologların köleleri durumuna düşmekten hoşnut olmadıkları sürece – ama
korkarım ulusal tarihçiler genellikle böyle bir eğilim içindeler) Bu tarihin
bize çağdaş toplum hakkında anlatacaklarına önemli – olumsuz da olsa – bir
katkıdır. Zaten tarihçiler, tarihin kasıtlı olarak çarpıtıldığını ortaya
çıkardıkları için politikacılardan genellikle teşekkür almazlar...”
TARİHİ ÇARPITMAK
“Tarihin çağdaş politikayla kopmaz biçimde
bağlı olması (Fransız Devrimi’yle ilgili tarih yazımının kanıtlamaya devam
ettiği gibi) bugün herhalde ciddi bir güçlük çıkarmaz, çünkü, en azından
entellektüel özgürlüğün bulunduğu ülkelerde, tarihçilerin tartışmaları
disiplinin kendi kuralları içerisinde yürütülmektedir. Bunun dışında,
profesyonel tarihçiler arasında ideolojiyle en yüklü tartışmaların birçoğu da,
tarihçi olmayanların az şey bildiği ve fazla üzerinde durmadığı konularla
ilgilidir. Bununla birlikte, tüm insanlar, kollektif yapılar ve kurumlar bir
geçmişe ihtiyaç duyar, fakat bu da ancak sınırlı örneklerde, gerçekten tarihsel
araştırmalarla su yüzüne çıkarılmış bir geçmiş olur. Kendini tarih kılığına
girmiş mitlerle geçmişe demirleyen bir kimlik kültürünün standart örneği
milliyetçiliktir. Ernest Renan milliyetçilik konusunda yüz yılı aşkın bir süre
önce bile şu gözlemde bulunmuştur: “Tarihi unutmak, hatta çarpıtmak, bir ulusun
oluşumunun asli faktörlerindendir; bu yüzden tarihsel incelemelerin ilerleme
kaydetmesi milliyetler açısından genellikle tehlikelidir.” Çünkü uluslar, çok
uzun bir süreden beri varolduklarını iddia eden, oysa tarihsel bakımdan yeni
olan varlıklardır. Dolayısıyla, bir ulusun kendi tarihinin milliyetçi versiyonu
da, kaçınılmaz bir şekilde, anakronizmden, bazı şeylerin atlanmasından,
olayların bağlamlarından koparılmasından ve aşırı örneklerde de yalanlardan
oluşacaktır. Bu tablo, daha az bir ölçüde, eski olsun yeni olsun kimlik
tarihinin her biçimi için de geçerlidir.” ( Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine,
Çeviren: Osman Akınhay, Bilim ve Sanat, sf. 409,prg.2)
GECİKEN BİR YANIT VE DR. NAZIM BERATLI’NIN
KIBRISLI TÜRKLERİN TARİHİ ADLI ÜÇ CİLT ( Galeri Kültür Yayınları) KİTABINABİR
ELEŞTİRİ
Doktor Nazım Beratlı’nın “Kıbrıslı Türklerin
Tarihi” adlı üç cilt kitabı oldukça büyük emek verilerek yazılmış kitaplardır.
Ve kesinlikle ortaya çıkmamış tartışılmamış belli konulara açıklık da
getirmiştir. Bu konuda yapmış olduğu çalışmanın emek değeri reddedilemez. Ama
bu çalışma kitapların bilimsel bir düzeyde ve yazarının şimdilerde sahibi
olduğu dünya görüşünden ayrı yazıldığını da göstermez. Örneğin Kitaplarda
eleştirilecek en önemli yanlarKıbrıslı Türklerin son beşyüz yılda Rum
toplumuyla tarihsel, ekonomik ve kültürel etkileşimlerini görmezlikten gelmesi
bir de Kıbrıs uygarlığının son dokuzbin yılından hiçbir kültürel etkileşimde
bulunmadan ayrı bir varlık olarak ortaya çıktıklarını vurgulamaya çalışmasıdır.
Bu durum hem tartışmaya açık hem de bilimsel kurallara terstir.
İşte bu anlamda bu kitaplarda yazarın tümüyle bizlere Kıbrıslı Türklerin gerçek
gayrı resmi tarihini yansıttığı şeklinde bir saptamaya gitmememiz gerektiğini
düşünüyorum. Yazarın kendisi de her üç kitabında da eksiklikler olduğunu
herhalde kabul etmektedir. Örneğin yazarın kitabının daha birinci cildinde
birçok gereksiz alıntılara girmesi, bizleri illa ki Türkiye’deki tarihi
olaylarla ilintili kılmak istemesi de eleştirilecek ayrı bir olaydır. Yazarın
tezi genelde şudur: “Kıbrıslı Türklerin %75’i Türkiye’den gelmişlerdir ve
kökenlerini, geleneklerini, dillerini, adet ve görenekleriniTürkiye ile Orta
Asya’dan getirmişlerdir. Dolayısıyla bu insanların gerek Anadolu ve gerekse
Orta Asya’daki Türklerle büyük benzerlikleri vardır.” Yazar ikinci kitabında yaptığı
dil üzerindeki araştırmalarda olasılıkları dile getirerek Anadolu halk
söylenceleri ve şiirlerinde bizim ağzımızla benzer öğeler bularak aslımızın
oralara kadar dayandığını vurgulamaya çalışmaktadır. Esasında yazar bilhassa
ikinci kitabında bu görüşünü daha fazla vurgulamaya çalışmıştır. Yazara göre
Kıbrıslı Türk insanının gerek Anadolu ve gerekse Orta Asya’daki Türklerle büyük
benzerlikleri vardır.İkinci kitabından sonra sanki de resmi görüşe göz kırpar
bir tavır içerisinde “Nasıl olsa entegre olsak bile biz oradaki kardeşlerimize
döneceğiz, yani aslımıza döneceğiz .” diye bir felsefeyi okuyucusuna iletmeye
çalışmaktadır. Kıbrıslı Türklerin Anadolu’daki ve Orta Asya’daki
Türklerle büyük benzerlikleri olduğunu devamlı olarak vurgulamakla okuyucusunda
bunu bir misyon olarak seçtiği konusunda şüpheler bırakmaktadır. Yazar ikinci
kitabında yaptığı dil üzerindeki araştırmalarda olasılıkları dile getirerek
Anadolu halk söylenceleri ve şiirlerinde bizimkisine benzer motifler bulma
zorlamasına girerek aslımızın oralara dayandığını söylemeye çalışmakta ve yer
yer de bu eğilim içerisine girmektedir. “Kıbrıs Türk Milliyetçiliği” diye
ortaya atılan ve Turancıların bile karşı çıktığı ve daha sonra ortaya atanların
bile pek savunmadığı sözde ideolojinin yer yer referanslarını görmek bilinçli
okuyucuları pek şaşırtmamaktadır. Araştırmacıların siyasal dünya
görüşleri araştırmalarında oldukça etkin durumdadır. Yani kendine has dünya
görüşü olan her araştırmacı muhakkak ki kendi dünya görüşüne uygun olarak
okuyucusuna bir mesaj vermeye çalışmaktadır. Fakat bunu yaparken dil
ustalıkları ile hedef şaşırtmak ve de evrenselliği savunmak adına resmi
politikaların hedefi olan ilhak düşüncesini tarih yoluyla dil oyunlarıyla
gayrı resmi tarih adına yapmak da pek uygun gelmiyor bana.
Sayın Nazım Beratlı hernekadar da sol
dilbazlığı, sol kelimeleri eserlerinde kullanmışsa bile eserlerinde kendi
siyasal serüvenini de yansıtmıştır gibime geliyor. Yani şimdiki siyasal çevresi
entegrasyondan yana olan Nazım Beratlı’nın aynen bu siyasal çevreye uyumlu bir
araştırmayı vizyona koyması da gerekiyordu gibime geliyor. Çok dikkat edilirse
genellikle ikinci kitabında “sanılmaktadır” , “düşünülmektedir”, “mümkündür”
gibi kesinlik oluşturmayan kelimeleri de oldukça kullanmıştır. Yazarın Alevilikle
ilgili savı da bana göre tartışılması gereken bir savdır ve kabul edilmesi
durumunda da kendi içerisinde tarihsel çelişkiler de taşıyacaktır. Öncelikle
Kıbrıslı Türklerin aşırı bağnaz olmamalarını getiren başka kültürel
etkileşimler ise bu üç cilt kitapta görülmek istenmemiştir. Esasında bunun da
amaçlı yapıldığı şeklinde bende ciddi şüpheler vardır.
Hiçbir tarih araştırmacısı yüzyıllardır
beraber yaşanılan bir başka toplumla yani Rum toplumuyla arada karşılıklı
alışverişle oluşan kültürel yapılanmaları görmezlikten gelemez. Bu etkileşim
üzerinde de yanlış savlar öne sürerek hiç doğruluğu isbatlanmamış tezler veya
iddialar da ortaya atamaz. Örneğin ayni yazar bir televizyon programında 1926
yılında kurulmuş olan “Kıbrıs Komünist Partisi”nin enosisci olduğunu hiçbir
kanıt göstermeden söylemiş ve ayni şekilde bu partinin kurucularında olan
Haralombos Vadilyodis’i de ayni şekilde enosisci olmakla suçlamıştı (Yazarın
ayni araştırmasının üçüncü kitabında sayın Ahmet Cemal Gazioğlu’nun bir kitabı
kaynak gösterilerek iddiasını devam ettirdiği görülmektedir) . Benim
konuyla ilgili olarak Avrupa gazetesinde iki makalem yayınlanmıştı. Bu
makalelerim şu şekildeydi:
TARİHİ ÇARPITMAK(26 Şubat 1998,Perşembe,
Avrupa)
Geçenlerde BRT ekranlarında Kıbrıs sorunu
üzerinde bir tartışmayı izledim. Doğrusu programda birçok tarihi çarpıtmaya
rastladım. Kıbrıs Rum Solu üzerinde bir zatın öne sürdükleri bana pek
inandırıcı gelmedi. Az çok Rum sol’u hakkında birşeyler bildiğimiz için program
sırasında söylenilenler de bizi açmadı. Sol adına konuşmakta olan zat
şimdilerde bir sağ gazetede kalem sallamasına rağmen bu konuda ne kadar bilgisi
olduğunu konuşmasında Rum tarafındaki bütün Solu Filigi Eteria Örgütü’ne
bağlamakla göstermiş oldu.
Bir kere AKEL öncesinde 1926 yılında kurulan
KKK (Kıbrıs Komünist Partisi)’yle AKEL’in yöneticileri arasında
olanlardan bazıları da vardı. Fakat her iki parti arasında dünyalar kadar fark
vardır. Bazı yöneticilerinin AKEL’de olmasıyla her iki partinin arasındaki fark
ortadan kalkmış değildir. Ve bu fark bana göre oldukça büyüktür. BRT
ekranlarından konuşan bir zamanların solcusu KKK kurucularından olan Haralambos
Vadilyodis’i enosisci diye nitelendirmiştir. Halbuki Haralambos Vadilyodis
1920’li yılların içerisinde şunları yazmaktaydı:
“Kıbrıs’ta yaşayan yalnız Rumlar değildir. 1/5
oranda Türkler de vardır. Rumların olduğu kadar onlar da Kıbrıslıdır.
Enosisciler istedikleri kadar onların yerli olmadığını savunsunlar. Gerçek olan
birşey varsa o da Kıbrıslı Türkler hiçbir zaman Yunanistan’a bağlanmayı istemiyorlar.
İstememelidirler de. Sayıları elvermiyorsa da ENOSİS’e alternatif olarak
Türkiye’ye bağlanmak istiyorlar. Kıbrıslı Türk yetkililer bu çizgiden hareketle
iki yol düşünüyorlar. Yanlış olan bu hareketi inşallah yapmazlar. İngilizlere
yardımcı olmak ve ayırımcı politikalarını gütmek. Türk emekçilerini de bu yola
sürüklemek...”(Özgürlük Dergisi, sayı 33, Mayıs 1989)
Haralambos Vadilyodis ve arkadaşları
KKK’nın kuruluşunu ilan etmeden önce 1925 yılında Neos Antrobos adlı dergide de
şu ilan verilmişti:
“Bir toplumun bir yerin mutluluğu ancak gerçek
bir özgürlükle sağlanabilir. Her milliyetçi harekete karşı duracağız. En başta
İngiliz sömürge idaresine karşı tüm gücümüzle karşı duracağız. İngiliz
Yönetimine karşıyız çünkü poitikasıyla iki toplumu da eziyor. Kahrolsun ENOSİS
! Yaşasın uluslararası Proleterya!
İmza
Kıbrıs Troçkist Partisi
Bilirkişi durumunda veya pozisyonunda BRT
ekranlarından bütün Solcu Rumları Filigi Eterya sempatizanı olarak suçlayan zat
elmalarla armutları birbirine o kadar karıştırmış olacak ki bu arada Osmanlı
zamanındaki Rum hareketlerini de Türklüğe karşı yapılan hareketler olarak
nitelemiş ve bir pot kırarak Atatürk’ün başkaldırı hareketini de aynı kefeye
koyduğunu farkedememiştir. Hele Anadolu’daki Alevi İsyanları hakkında da aynı
şekilde düşünüp düşünmediğini de merak ediyorum. Bu arada kitap da yazdığına
göre Anadolu’da Hristiyanlarla Müslümanların da birlikte isyanlar yaptıklarını
bilmesi gerekiyor bence.
Neyse kaldığımız yerden devam edelim ve bu
tarihci zatın Rumlara karşı önyargılı olduğunu ve tarihi çarpıttığını iddia
etmeye devam edelim.
“Rum
Solu’nun Türk toplumuyla ilişkileri 1940’tan 1960’a kadar olan 20 yıllık
gelişmeler... 1940’lı yıllardan çok somut olarak Kıbrıs Rum Toplumunun örgütlü
mücadelesi düşünülüyor. O yıllardaki iki toplum arasında sıkı ilişkiler göze
batıyor. Türk işçileri de eylemlerde yer almıştır. 8500 Türk işçisinin 3500’ü
PEO’da örgütlüydü. Ortak sendikal mücadeleye karşı 1944 yılında ilk ayrılmalar
başgöstermiştir. Yüzlerce Türk işçisi PEO’dan ayrılarak Türk sendikalarına
geçtiler. Bu dönemde işçi sınıfının etnik ayırımına geçilmiştir. Dönemin
özelliklerinden bir tanesi Kıbrıs Rum milliyetçiliğinin öne geçmesidir. Kıbrıs
Burjuvazisi de bu dönemde işçiye ihtiyaç duyduğu için bu olgu çok önemlidir. Yükselen
Rum milliyetçiliği 1958’deki ayrılık tohumlarının ilk filizleriydi. Kıbrıs Rum
Solu kendini milliyetçiliğe kaptırdı. O dönemde ortaya çıkan çelişkilere bir
göz atmak gerekir. Kıbrıs Rum Solu Türk Toplumuna bakışından milliyetçiydi.
Böylece Kıbrıslı Türk birliği savunuluyorken Türk konuşmacısının Enosis karşıtı
konuşması ve ekonomik sosyal güçbirliğini önermesi karşısında ona verilen cevap
Enosis oluyor. 1948’de büyük grev mücadelesi döneminde PEO’da masa oluşmuştu.
Birtakım Kıbrıslı Türk işçiler kadrolara girmişti. Türk masası oluşmasına
rağmen Türkler’le ilgilenilmedi.”
Yukarıdaki sözler de 1989 yılında Berlin
Toplantısı’na katılan AKEL içerisindeki çalışma gruplarına mensup Kıbrıslı Rum
aydınlarından Hristos Yeorgiu’ya aitti. Demek oluyor ki Kıbrıslı Rumlar
arasında da geçmiş ve yanlışlıklar tartışılmakta ve Kıbrıslı Rum demokratlar
bizden bazı aydınlar görmek istemeseler bile boş durmamaktadırlar. Peki bizdeki
demokratlar ne yapıyorlar? Televizyon programlarına katılıp bütün Rumların
Filigi Eteriya mensubu olduklarını iddia edip Resmi politikalara taş
koyuyorlar. Ben o sol tandanslı aydından öncelikle Avrupa Gazetesi’nin yaptığı
gibi tabuların üzerine gitmesini beklerdim. Ama hep kolaya kaçmak geleneksel
tavrımız değil mi? Bir sağ gazetede yazmak ve ahkam kesmek daha kolayımıza
geliyor bence.
Önemli olan tarihi yakalamak ve tarihe
yön verecek olan toplum dinamikler ile birlikte olmak. Tarihin gerisinde kalıp
tarihi çarpıtmak değil.
MAHARET TARİHİ ÇARPITMAMAKTIR (13 Nisan 1998,
Pazartesi, Avrupa, sayfa 5)
Tarihimizin bir revizyona ihtiyacı olduğu
gerçektir. Tarihimizdeki birçok gerçekler ya çarpıtılmıştır ya da yalanlar
üzerine oturtulmuştur. Şimdi bunları ortaya serenler ve gerçekleri konuşanlar
yanlış mı yapmaktadırlar? Elbette doğru yapıyorlar. Tabuların üzerine gidip
düşünce üretenler yanlış noktalara bile eğilseler fikir eksersizinde bulunmakla
yanlış mı yapmaktadırlar? Hele bu tabular ortamında... Sen konuşulmasına izin
vermedikçe ortaya önyargılar bile çıkacak. Önemli olan insanların ve o dönemi
yaşayanların korkusuzca çıkıp gerçekleri söylemeleri ve oluşacak demokratik
tartışma ortamına katkı sağlamalarıdır.
İşe Osmanlı tarihiyle başlayalım. Bana göre
Kıbrıslı Türklerin herşeylerini Anadolu’dan getirdiklerini savunmak burada
yaşayan 500 senelik bir süreci nazari dikkate almamak demektir. Kıbrıslı Türk
toplumu varolabilmiş ve böyle bir kültür yapısını Anadolu’dan da farklı olarak
devam ettirmişse buradaki kültürle haşır neşir olmasının da oldukça önemli bir
etkisi vardır. Gerçi Kıbrıs Türk kimliğinin oluşumu Venedik İdaresi’nden sonra
meydana gelmiştir ama bugün aynen Kıbrıslı Rumlar gibi dillerinde
Venediklilerden gelmiş olan birçok kelimeleri ister istemez kullanmaktadırlar
(Piron,garyola,gancelli...vs) Kıbrıslıların muhakkak Lüzinyanlardan kalan adet
ve kelimeleri de vardır. Örneğin geçenlerde karikatürcüler kendilerine
Fransa’dan gelen bir yarışma çağrısında yarışmanın “Angolem” diye bir kasabada
olduğunu duyunca bizdeki Lefke bölgesindeki “Angolem” köyünü anımsamışlardı.
Pulya turşusunun bizlere Lüzinyanlardan kalan bir yemek olduğunu biliyoruz.
Toplumların kültür yapılanmaları veya kimlik
yapılanmaları daha fazla bir yerleşik hayata geçtikten sonra daha da bir
etkinlik kazanır. Bugün sizler Anadolu insanının kültürünün Orta Asya’dan
geldiğini iddia ederseniz binlerce senedir orada yaşayan halklara ve Anadolu
halkının kendisine haksızlık etmiş olursunuz. Kıbrıs’takilerin de tüm
değerlerini Anadolu’dan getirdiklerini iddia etmeniz de öyle . Kıbrıs’ın da
kendine has 9000 (dokuzbin yıllık) büyük bir tarihi vardır. Bir kısım alevi
Türkmen Kıbrıs’a 1571 sonrasında getirilmiştir ama bunun yanında Karaman’dan
getirilen Ortodoksları da unutmamak lazım. Ya burada 1571 öncesinde bulunan ve
“Türkopol” olarak bilinen Gagavuzların varlığına ne demeli. Hele Kıbrıslı
Türklerin bir kısmında “nigroid” özelliklerin bulunmasına ne dersiniz? Sudan ve
Fildişi sahillerinden gerek Lüzinyanlar Döneminde gerekse Venedik ve Osmanlı
Dönemlerinde epeyce zenci getirilmiş ve bu insanlar da toplumumuz arasına
karışmıştır. Çoğumuzun beyaz olmasına rağmen saçlarının kıvırcık olmasına sebep
olan özellik bu olsa gerek.Baf Bölgesindeki Hirsofu, Limasol Bölgesindeki
Piskobu ve Karpaz’daki Sazlı köyün zenci köyleri olduğunu bilmeyen yoktur.
Lino Bambakki gerçeği de yaşanmıştır
toplumumuzda. Fetih sırasında Kıbrıs’ta bulunan Lüzinyan ve Venedik asıllı
aileler Müslümanlığı kabul etmişti. Daha sonraları bir kısmı yine Hristiyanlığa
geri dönmüştü. Bilhassa Osmanlı Dönemi’nin sonlarında Hristiyanlığa toplu
geçişlerin sebebi hikmeti bu olsa gerek. Bunun yanında Kıbrıs Türk toplumunun
toplumsal oluşum ve kimlik yapısında Maronit, Ermeni, Çerkez, Boşnak, Arap,
Bulgar ve Rumların da payları olmuştur. Küçücük bir adada bu insanlar hep kavga
içerisinde mi olacaklardı yani. Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türkler kendi kültürlerini
yaratırlarken Rumlar da kendi kültürlerini yaratmışlar, bunun yanında her iki
toplum birlikte ortak bir Kıbrıs kültürü de yaratmışlardır. Tabi niye bir
millet yaratmamışlardır diye sorulacaksa bunun cevabı da hazırdır her
halukarda: Hiç rahat bırakılmamışlardır da onun için.
Tarihi dünyadaki çokkültürlülük tezleri ve tüm
ulusların gelecekte hep birlikte oluşturacakları ortak tezi çerçevesinde
yeniden tanımlamamız lazımdır. Yalanlarla soyut ama hiçbir tarihsel objektif
gerçeğe bağlı olmayan tezler yaratarak tarihi yazamayız. Geçen sene değerli bir
Alman tarih uzmanı Profesör şöyle anlatmıştı yeni tarih yazımını: “Yazılacak
olan yeni tarih kitabına tüm olumluluklarla olumsuzlukları ve yaşanmış şeyleri
ve de her iki toplumun birbirlerine yaptıklarını birlikte yazın. Yeni yetişecek
çocuklar her ikisini de bilerek yetişsinler. Her ikisini de karşılaştırsınlar
ve neyin yanlış neyin doğru olduğunu daha iyi anlasınlar.”
Tarihi çarpıtmamak en iyisidir. Fakat ne yazık
ki egemenler her zaman kendi resmi tarihlerini ve ideolojilerini yaratma
eyleminde oluyorlar. Aksi takdirde baskı altına almış oldukları toplumu başka
türlü idare edemezler. Bu arada böyle kandırılan ama doğruyu bilen toplumlarda
da ruh bozuklukları başgösteriyor ve anormal bir toplum yapısı oluşturuluyor.
Sağlıklı bir toplum yetiştirmek istiyorsak
tarihi tekrar anlamlandırıp yeni nesle sunmamız gerekiyor.
Bu yazımdan sonra Nazım Beratlı bana cevaben
21 Mayıs 1998, Perşembe tarihli “Yeni Demokrat” gazetesindeki “Düşünce”
başlıklı köşesinden şunları yazıyordu:
TARİHİ SAPTIRMAK
Avrupa Gazetesi’nin bir diğer yazarı, sevgili
Ulus Irkat da geçenlerde yayınlanmış bir yazısında, tarihi güncel politik
kaygılara saptırmanın zararlarından dem vurarak, demekteydi ki: “Kültürümüzü
Anadolu’ya bağlamak, adamızın 9 bin yıllık kültürünü göz ardı etmek olur.”
Elhak, doğru... Yalnız, Irkat’ın da dediği
gibi günlük politik kaygılarınıza yanıt vermek üzere tarih uydurmanın, sonu
yoktur. Ulus kardeşimizin, Linobambakkilerden, Sudanlı zencilerden, bunların
bizim yaşam tarzımıza yaptıkları katkılardan bahisle, dilimize girmiş birkaç
İtalyanca sözcüğün nerede ise kültürümüzü belirlediğini öne sürerken, her
nedense Türkmen kökenimizle ilgili herşeyi gizlemeyi evla sayıyor. Kimimizin kıvırcık
saçlı olmamızı zencilerle karışmış olmamızın bir kanıtı olarak ileri sürerken,
Azeriler’in çoğunluğunun da, Piskobu Arapları ile hiç temas etmemiş oldukları
halde kıvırcık saçlı olduklarını, unutuyor. Linobambakkilerin çoğunluğunun
Rumlaştıklarını, gözardı ediyor. Çatala piron dememizi, kültürümüze Latin
katkısı olarak algılıyor da nedense, kertenkele koşmar diyenlerimizi, gözden
kaçırıyor. Herşeyi Baf yemeği ilan etmekten çekinmiyor da, o yemeğin aslında
keşkek olduğunu bilmezden geliyor.
Evet... Bizim dilimize girmiş birkaç İtalyanca
sözcük , vardır. Piron da gavole ve bastarda gibi, bunlar arasındadır. İkiyüz
bilmem kaçbin Türkçe sözcüğün içindeki birkaç İtalyanca ve belki de yüz kadar
Rumca sözcük, belirleyici midirler allahaşkınıza?
Sudanlı zenci köleler, yalnız Kıbrıs’a mı has
bir özelliktirler yoksa bütün Osmanlı yaşam biçiminin gereksinimiydiler, söyler
misiniz?
Larnaka, Limasol ve Baf’taki birkaç Arap
kökenli aile, Hatay, Adana ve diğer güney illerindeki Arap azınlıkların
yanında, sözünü etmeğe değer varlıklar mıdırlar sorusunu yanıtlar mısınız,
lütfen?
Ve, bütün yazılı tarih, hadi hadi yedibin
yıllık iken, şu dokuzbin yıllık tarih lafı bir mikro şövenizm olmasın sakın? Ve
kaldı ki, o Kıbrıs Tarihi denilen şey, bir işgaller, asimilasyonlar tarihinden
başka , nedir ki? Ve eğer gerçekten dokuzbin yıllık bir tarih varsa da bu
adanın, (ki yoktur ve benim bilebildiğim en eski Kıbrıs adının geçtiği yer,
Yunan mitolojisi olup da, o da daha yenidir) o tarihin son birkaçyüz yılında bu
adada bulunan, ada Türklerinin, o tarihin oluşmasına hiçbir dahli yokken, onun
nasıl mirasçısı olabilecekleri, acaba hangi biçimde izah edilebilir? Ve dilin
kemiği yoktur sanılarak, akıl, izan ve mantık ölçüleri sarfı nazar edilerek
öylesine bir ‘izah’ yapılsa bile, Rum dostlarımızın hiçbir çevresinin bizi o
tarihin mirasçısı olarak kabullenmemek konusundaki ısrarları, nasıl izah
edilecektir?
Bu soruların, yanıtları yoktur...
Tarih, evet saptırılmamalıdır...tarih, evet
güncel politik kaygılara argüman bulabilmek üzere, hergün yeniden uydurulamaz.
Tarih, bir defa yaşanmıştır ve nasıl yaşanmışsa, öyle kalmıştır.
Değiştirilmesi, mümkün değildir.
Ve bugün barış içinde yaşanması istenenlerin
barış arzusunun altında yatan ana güdülenme, tarihte öyle yaşandığı iddiası
değil, bugünkü çıkarlarının o yönde olduğu önermesi olmalıydı. Ve bunun koşulu
da karşılıklı saygıdan başka birşey değildir...Hepsi bu...
Öyle her özlemimiz, tarih değildir... Evet,
tarih saptırılmamalı...
İKİNCİ KİTAPTAN ÖRNEKLER
Ben Nazım Beratlı’nın bazı fikir veya
iddialarına karşı çıkarken tümüyle yazdıklarına karşı çıkmıyorum. Tekrar
edeyim emeğine de saygı duyuyorum. Muhakkak yazdıkları içerisinde
doğrular vardır. Fakat bunun yanında beni rahatsız eden ve “Nazım Beratlı
ikinci kitabından sonra bilinçli olarak sol terimleri de kullanıp bir sağa
kayış gerçekleştirirken yaptığı araştırmaya da böyle bir misyon çizmiştir”
dedirten bulgularım olmuştur. Sayın Nazım Beratlı bilhassa ikinci kitabı ve
sonrasında biz Kıbrıslı Türklerin tümüyle Anadolu’dan geldiğimizi isbatlamaya
çalışmaktadır. Kaldı ki tümüyle Kıbrıslı Türklerin alevi oldukları veya
Mesaryadaki bazı köy halklarının sadece dil bakımından bazı benzerlikler öne
sürerek filanca köylüler de kullandıkları bazı kelimelerden ötürü “....bilmem
Anadolu’nun x bölgesinden gelebilirler ...” denklemine varabilmektedir elinde
kesin belgeler olmasa bile. Sayın Nazım Beratlı’ya kesin yanıt hakkına geçmeden
önce onun ikinci kitabından örnekler vermeye başlayacağım. Tabi şu anda niye
sadece ikinci kitap diye soracaklar çıkabilir. Onu da söyliyeyim ilk kitabında
da eleştirilebilecek kısımlar vardır ama Nazım Beratlı’nın illa ki Anadolu’dan
geldiğimizi zorlayan ve resmi görüşe de pas veren bariz hataları ikinci
kitabından başlamaktadır( İlerideki sayfalarda üçüncü kitabından da alıntı ve
eleştiriler olacaktır). Ve ikinci kitabından eleştirilebilecek kısımları önce
bir yansıtalım sizlere:
“...Bugün eğer biz; kim olduğumuzu doğru
saptamak noktasında isek, (ki biz bir bileşkeyiz, “tarihin bileşkesi”, herkes
gibi) o bileşkenin bileşenlerini, ortaya koymaktan çekinmemeliyiz. Kaldı ki
sözkonusu ihtiyaç bu çekince ve gizlemelerden doğmaktadır...”(Kıbrıslı
Türklerin Tarihi,2. Kitap, sf.14, prg 1)
“...Bundan hareketle, Kıbrıs’a göçürüldüğü
bilinen aşiretlerin geçmişini arayınca, hemen hepsinin Şah İsmail çevresine
toplanmış boylar olduğunu görmek beni heyecanlandırdı. Bu noktada, elimizdeki
kaynaklarla sürekliliği sağlamanın olanaksızlığı, önemli bir hataya neden oldu.
O hata, Kıbrıslı Türk geçmişini, tümü ile Aleviliğe bağlamaktı. Burada bir
eksiklik olduğunu, hissetmemek olanaksızdı...”(Ayni kitap, sf.15,prg1)
“...Ne varki, bütün bunların yanında, Kıbrıslı
Türklerin ataları konuşulurken ilk ağızda adada kalan bir yeniçeriyi de,
unutmamak gerekir. Bilindiği gibi onlar, Bektaşi’dirler...” (Ayni kitap, sf.15,
prg.2)
“...Evet ...Türk tarihi ile ilgili birşeyler
yazıyor olmanın, sonuçta “sağa kaymak”la suçlanmaya yol açacağını bildiğimden,
yanıtını peşin veriyorum. Unutulmamalıdır ki bu konunun en önemli uzmanlarından
birisi, Doğan Avcıoğlu’dur ve sağa falan kaymamıştır. Dahası, objektivitenin,
sağı solu olmaz; gerçek gerçektir, o kadar. Sol düşüncenin felsefesi,
materyalizm; politikaları gerçeklere göre belirlemeyi mi emreder, yoksa
gerçekleri politikalara göre uyarlamayı mı? Ve daha da fazlası, tarihsel
materyalizme göre, insan mı çevreyi belirler, çevre mi insanı? Peki, insanın
sosyal çevresi, ulusal kimlikten geçmiyor mu? Kıbrıslı Türk Kimliği’ni dilimize
pelesenk yapıp, bir anda “tanımlanmamış ve tanınmamıştır” diye ağlaşmak, öte
taraftan da tanımlanmasına karşı çıkmak, ne menem bir ilericiliktir? Ben,
anlayabilmiş, değilim...
Sanırım, neye yönelik bir yanıt verme gayreti
içinde olduğum, anlaşılmaktadır. Türk tarihinin, Asya ile ilişkili kısmından
söz etmekle Turancılık, her zaman karıştırıla geldiği için bizim geleneksek sol
anlayışımız, o konunun konuşulmasını dahi, tüyleri ürpererek kaşılamaktadır. Bu
da eksik bilgilenme nedeni ile yaşanan bir yanılgıdır. Turancılık bir politik
hedeftir, ideoloji değil...O kadar ki, Turan fikrinin ilk savunucuları, Enver
ve Cemal Paşalar, I. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’yi terkettikleri zaman,
gidip Berlin’de İslam Halk Şuraları Fırkası’nı kurmuşlar ve Enver Paşa, daha
sonra Bakü Doğu halkları Kurultayı’na katılmıştır. Halil Paşa ise,
Kızılordu’nun Baku’ya girişi başarılamayınca, “Türkiye Kızılordusu Kumandanı”
ünvanı ile Azeri’lerin teslim olmasını sağlamıştır. İlk Türkiye Komünist
hareketini, işte bu Turancılar örgütlemeye başlamışlar ve Enver Paşa, “Turan”da
vuruşurken öldürülmüştür. Öte yandan, Mustafa Suphi’nin kurduğu Bakü kökenli
Türkiye Komünist Partisi’nin fikir babası da Kazan tatarı olan, Sultan galief
olup; devrim sonrası Sovyet hükümeti’nin, Halklar Komiseri Yardımcısıdır.
Komiser ise, Stalin’in kendisi!.. Daha sonraları, Stalin; Sultan Galief’i idam
ettirdi. Suçu da ne idi biliyor musunuz? “Turancılık” ! Gerçekten de Galief bir
Turan Sosyalist Cumhuriyetler Birliği savunucusu idi. Bu tartışma, TKP
saflarında daha sonraları da çok uzun bir süre devam etti. Nazım Hikmet de
Galiefçi olmakla suçlandı. Yıllar sonra, SBKP Merkez Komitesi, Sultan Galief’i
affedip, itibarını iade etti. Bir Turancıyı. Ethem Nejat, ünlü bir Turancı idi.
Mustafa Suphi ise TKP’den önce, Milli Meşrutiyet Fırkası üyesi idi. Lideri’de
Yusuf akçura... Türkeş’in fikir babası...
Sırf Turan fikrini savunuyor diye, sadece
bunun için, kimileri sağcı, kimileriyse solcu kabul edilemez. Zira o bir
hedeftir... Önemli olan, o hedefe varan tahlillerin, hangi yöntemle yapıldığı
ve ereğin hangi amaca hizmet edeceği, o amaca hangi davranış biçimleri ile
varılmasının hesaplandığıdır. O hedeften yana olmak veya ona karşı olmakla, tek
başına hiçbir belirleme yapılamaz. Dahası , ona karşı olmakla, tarihi inkar
etmek, toptan birbirlerinden farklı şeylerdir. Ve Asya ile ilgili tarihi
gerçekleri araştırma hakkı da yalnız Rus tarihçilere verilmiş, hiç değildir.
Umarım ki bu kısa izah, gülünç iddiaların önlenmesinde, işe yarar...” ( Ayni
kitap sf. 18-19)
YERLİLİK ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ...(Birikim
111-112, Türkiye’de Yerlilik: Yerlilik ve Sol İlişkisine Dair Bir Dış Bakış,
Ahmet Turan Alkan, sf. 77-78)
Kültürel ve hatta psikolojik bir aidiyet
atfedilse de “Türk olmak”, Türk milliyetçisi olmanın makbul vasıflarından
biridir, ama yerlilik kavramı çerçevesinde düşünüldüğünde sadece “Türk olmak”
anlamlı bir beraberlik için kafi gelmeyebilir. Bu durumda bir başka “oynak
payda” devreye girerek toplumsal beraberliği anlamlı ve sürekli kılacaktır.
Mesela Türk ile Kürt arasındaki etnisite farklılığı, “etnik payda” da bir
beraberlik sebebi teşkil edemediğinde “aynı inancı, geleneği ve tarih içinde
yanyana yaşama tecrübesini paylaşmak” paydasını aktivite kazanmaktadır ve bu
payda tarihi tecrübe itibarıyle etnisite farklılığına sahip iki topluluğu, onca
kavga ve nizaya rağmen beraber yaşamak konusundaki kararlılığını
bozamamaktadır. Iraklı Türkmen ile Gagavuz, Hristiyan Türk topluluğu arasındaki
paydada “inanç” faktörü anlamsız kalınca bu defa “dil” paydası ile temas temin
edilebiliyor. Bosnalı Müslümanla, Mısırlı Müslüman İslam hukuku çerçevesinde
“kardeş”tir, ama Bosnalıların Türkiye’de yaşayan Müslümanlarla ortak paydasını
teşkil eden “tarihi zaman birlikte yaşama veya siyasi ideallerde beraberlik”
paydası, “kardeş”liğe nispetle fiilen daha birincil bir aidiyet hissi ortaya
çıkarabilmektedir. Nitekim “müdahale”de Yunanistan’a “göçürülen” Karamanlı
Rumlarla sıhriyetimiz, din hatta dil gibi paydaların eksikliğine rağmen pekala
müşterek kültür ve gündelik hayatı anlamlandıran folklorik geleneklerdir.
Özetle “din, folklorik gelenekler, dil, soy birliği, siyasi ideallerde
ortaklık, aynı tarihi vetireyi birlikte yaşamış olmanın hatırası, coğrafya,
kültür” gibi unsurlar, tek başına, topluca veya en azından pek geniş bir sempatik
beraberlik ligi meydana geiriyor. Bu kapsamda İstanbul’dan Tel Aviv’e göç etmiş
bir Seferadim Yahudisi, Malatya’lı bir Kürt, Tuzlalı bir Boşnak, Mardinli Arap,
Tebrizli Azeri, Kosovalı Arnavut, Hacıbektaşlı Alevi, Karamanlı veya Galatalı
Rum, Artvinli Gürcü, Filibeli Pomak, Kayserili Avşar, Sulukuleli Roman, aslen
Sivaslı iken bugün Los Angeles veya Marsilya’da yaşayan Ermeni ve daha nicesi
oynak paydalar aracılığı ile yanyana durdukları halde aynı yere bakmak
konusunda şaşırtıcı bir-birlik değil ama beraberlik şuuruna sahip olduklarını
fark edebiliyorlar. Dinden etnisiteye, dilden, kültüre, siyasi birlik
enerjisinden coğrafyaya sirayet edebilen bu beraberlik şuuru, benim fikrime
göre yerliliğin kapsam alanı ile tamamen örtüşmektedir.
Yerlilik, bu durumda öncelikle kişinin ait
olduğu uzviyetle tanışık ve barışık olmasını gerektiriyor; Yugoslav göçmeni
Arnavutla, Kafkasya’da yaşayan bir Çeçen’i bir veya birkaç “oynak payda”da
buluşturan yerlilik “hassa”sı mümkündür ki, aynı ailenin iki ferdi arasında, söz
konusu algı kusurundan ötürü pekala tezahür etmeyebilir. Oynak payda altında
saydığımız veya ihmal ettiğimiz herhangi bir faktöre karşı saygısızlık veya
anlayışsızlık hiç şüphesiz yerlilik şuurunu zedeler ve beraberlik zeminini
ortadan kaldırır. Ait olunan toplumun temel değerlerine ve paydalarına karşı
saygı ve anlayış “yerli” olmanın ilk lazımesi sayılmalıdır. Bu durumda “dünya
görüşü” veya “siyasi içtihat” ayrılıklarının, yerlilik kapsamında ne anlam
ifade ettiği üzerinde durmak gerekiyor.”
“Yeni-yerelliklerin, sürekli
konum-değiştirmeye dayalı kimlik stratejisi, kendisine içe-kapanmış bir
(territorial) kültür yerine, dışa-açık (translocal) kültürü temel alır
(Pieterse, 1995:59). Yerel üstü düşünerek (Şengül, 1997) konumunu sürekli
olarak yerel-üstüne göre müzakere eder (Tekeli, 1997). Diğer yerelliklerle
“farklılığını ayrıcalık haline getirtmeyen”; ötekine karşı sorumluluğu” elden
bıraktırmayan bir toplumsal etik etrafında (sarıbay, 1998; Bauman, 1998;
Keyman, 1998) ilişki ve dayanışma içerisinde olur. Bütün bunlar yer’i ve
yerel’i sınırların olduğu yerde bitmeyecek, sınırların olduğu yerde başlayacak
biçimde kavramamızı gerektirir. Massey’in ifadesiyle, böyle bir yer(ellik)
duygusu, küresel bir yer(ellik) duygusudur (1995: 147-156).” ( Birikim, Globalleşme/Yerelleşme
ve Yerel Medyanın İmkanları, Sevda Alankuş-Kural, sf.204 prg.3)
NAZIM BERATLI ORTAK BİR UYGARLIĞIN
VARLIĞI İÇİN ULUS OLMA GERÇEĞİNİ ARIYOR: ACABA ORTAK UYGARLIK VE TEK KİMLİK
SADECE TEK BİR ULUS OLUŞTURMAYA MI DAYANIYOR?( İkinci Kitap “Kıbrıslı Türklerin
Tarihi” sayfa:22, parg:1)
“ Bize kalırsa, konu eğer bir kimlik ise, yani
lokal, otantik ya da feodal kimlikse ele aldığımız, önce konuşulması gereken
konu; bir Kıbrıs Ulusu’nun, tarihin herhangi bir döneminde oluşup oluışmadığı
temeline oturmalı idi ki, yanıt olumsuzdu. O zaman, sorulması gereken ikinci
soru, feodal dönemde ayrı kimliklerle yaşamış, (Osmanlı’nın Müslim ve gayri
Müslim “milletleri”) hiçbir zaman da tek bir ulus olmanın koşullarına
ulaşmamış, son birbuçuk yüzyılı mücadele ederek geçirmiş iki topluluğun, sırf
yaşanan coğrafyadan ötürü tek bir kimlik oluşturduklarını iddia etmenin, hangi
dayanağa yaslandığı idi ki, hiç sorulmadı! Haa... Yok murad edilen, “sosyalist”
kimlik idiyseydi, biz şu Kıbrıs denilen adada, o altyapıyı ne zaman kurmuştuk
ve farketmeden o altyapı içinde yaşıyorduk ki, üstyapısının varlığını ileri
sürmekte idik? Bu soru, pek sorulmadı... Hadi, açık konuşalım: Hiç
sorulmadı!..”
HALKLARIN TARİHLERİNİ DEVİNEN, DEĞİŞEN VE
GELİŞEN SENTEZLERDE ARAMAK ( Türk-Yunan İlişkilerine Bir Önsöz, Herkül
Milas,Kavram Yayınları, sf.28, prg.2-3)
“ Halkların tarihlerini hep aynı kalan, katı
bir süreklilik içinde değil, her an devinen, değişen, gelişen, yeni sentezlere
sıçrayan, nitelik değiştiren toplumsal bir sonuç olarak görmeli ve öyle de
göstermeliyiz. Ulusların tarihlerini de dikey bir biçimde tarih öncelerine
dayamaya çalışmak yerine, yatay bir biçimde, aynı zaman ve düzen dilimleri
içinde görmeye çalışmalıyız.
Bu yol seçildiğinde yüzyıllarca eskilere
uzanan olayların sorumluluğunu bugün yaşamakta olan bir insandan sormanın
saçmalığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Uluslaşmamış halkların tarihleri,
gelmiş geçmiş ve bir daha da yaşanmayacak düzenlerin ve ideolojilerin
öyküsüdür. Bugünle ne bir ilişki içindedirler ne de bir yana bırakılmış,
terkedilmiş olayları tekrarlamanın olanağı vardır. Büyük İskender’ler, Fatih
Sultan Mehmet’ler, kölelik ve feodalizmle ve soylar, budunlar, ırklarla
birlikte bir daha geriye dönmemek üzere bizleri bırakıp kaybolmuşlardır.”
KIBRISLI TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ORTA ASYA VE
ANADOLU’YA DAYATMA ZORLAMASI( İkinci Kitap “Kıbrıslı Türklerin Tarihi”sf.43)
“...Dolayısıyla, ilk dalga da dahil olmak
üzere adaya sürülenler, Osmanlı toplum düzenine başkaldırmış, başka bir
kültürü, yoğun olarak Asya’dan taşıdıkları göçebe kültürünü sürdüren, Osmanlı
toplum düzenine başkaldırmış, başka bir kültürü, yoğun olarak Asya’dan
taşıdıkları göçebe kültürünü sürdüren insanlardı dendiği zaman, öyle görülüyor
ki buna karşı çıkmak, çok da kolay değildir.
Bugün, Kıbrıslı Türk Kültürü ile diğer Türk
Kültürleri arasındaki görece farkları gizlemeye ya da abartmaya çalışmadan
önce, bu gerçeğin teslim edilmesi gereklidir...”
NAZIM BERATLIYA KARŞILIK DOĞAN AVCIOĞLU BU
KONUDA NE DÜŞÜNÜYOR(Bk. Türklerin Tarihi, Birinci kitap,sf.26..........)
Şimdi de Sayın Nazım Beratlı dostumuzun
Kıbrıslı Türklerin Tarihini yazmasına ilham kaynağı olmuş Doğan Avcıoğlu’na
bakıp hangi konularda bu iki yazarın uyuşup uyuşmadığını bir irdeleyelim.
“ROMANTİK ULUSAL TARİH” (Türklerin Tarihi,
sf.26)
Programda Türk dili konusunda da yeni görüşler
geliştirilir. Batılı bilginler Türk dilini Mogol, Tunguz dilleriyle birlikte
Altay grubuna korlarken, 1931 Tarih yapıtında Türkçe onlardan ayrılarak
bağımsız bir dil sayılır. Fakat Hint-Avrupa dil grubu ile Türk dili arasında
ilişki kurulmaz. Bu kez, belki de bazı Avrupalı bilginlerin uygarlıkları,
Hint-Avrupa dil grubunu belirten bu deyime ırkçı bir anlam kazandırmalarına bir
tepki olarak, Türk dilinin, Hint-Avrupa dillerinin ve bütün dünya dillerinin
anası ve kaynağı olduğu görüşünün kanıtlanması istenir.
Sümer, Eti ve öteki eski Anadolu kavimlerinin,
Mısır, Yunan, Roma kültürünü yaratan toplulukların anadilinin Türk dili olduğu
açıklanarak, “bugünkü modern Batı uygarlığına ana kaynak olan bu en eski yüksek
uygarlıkları” Türklerin meydana getirdiklerinin ortaya çıkarılması amaçlanır.
Böylece insanlığın ortaklaşa malı olan dünya
uygarlığına, bu uygarlığı yaratan insanların soyundan gelen bugünkü Türklerin
büyük katkıda bulunduğu kanıtlanmaya çalışılır. 1937 yılında, yabancı bilginlerin
de katıldığı İkinci Türk Tarihi kongresinde, Türk Tarih Savı’nın “İlke
bakımından bilimsel nitelikte” olduğu, uzun tartışmalardan sonra kabul
edilir...” demektedir.
ATATÜRKÇÜ TÜRK TARİHİ VE TURANCI TÜRK TARİHİ
(Ayni Kitap, sf.27-28-29)
Atatürk’ün yönlendirdiği Türk Tarihi Savı,
romantik bir coşkunluk taşımakla birlikte, “romantik tarih görüşünün
Turancı kolundan çarpıcı ayrılıklar gösterir. Atatürkçü sav, ırkçı bir anlayışa
yer vermez. Afet İnan adıyla çıkan “Medeni Bilgiler, 1930” yapıtında ve 1931
Lise tarihinde ırkçılık yadsınır. “Medeni Bilgeler” hazırlanırken, Atatürk,
“ulus” tanımı için notlar alır. Anayasa kitaplarından ve ansiklopedilerden
aldığı kendi elyazısıyla notlarda ulus ögeleri arasında “ırk birliği” önemle
belirtilir. Yine bu notlarda Erişigil’in “ırk birliği”ne ağırlık tanıdığı
görülür. Fakat Atatürk, Medeni Bilgilerde, ırk ögesini çıkartır ve ulus’u “dil,
kültür ve ülkü birliği ile biribirine bağlı vatandaşların siyasal ve toplumsal
kuruluşu” diye tanımlar. Dört ciltlik Lise Tarih yapıtında, “ırklar arasında
bugün görülen farkların tarih açısından önemi pek azdır. Kafatası biçimi
ırkların sınıflandırılmasında kullanılırsa da, toplumsal hiçbir anlamı yoktur”
denilir. İnsanlığın ilerlemesinde ırkın değil, aklın egemen olduğu ve ulusların
çeşitli ırkların karışmasından meydana geldiği belirtilir. CHP programında da
ulus, “dil, kültür ve ülkü birliği” ile tanımlanır. Turancı tarihte ırk,,
ulusun oluşumunda baş ögedir. Ünlü Gök Börü (Bozkurt) dergisinin kapağında,
Orhun yazıtında kullanılan harflerle “ırkların üstünde Türk ırkı” yazılıdır.
Atatürk, ırk ile değil, “uygarlık” ile
ilgilidir. Uygarlığı, “bir insan topluluğunun, siyasal ve ekonomik yaşamda,
bilim ve güzel sanat alanlarında yapabildiklerinin bileşkesi” diye anlar ve
çağdaş uygarlığı amaçlar. Turancılarda uygarlık kavramı, “teknik” e yaklaşır.
Turancılar kültürü teknikten özenle ayırırlar ve geçmişe dönük bir kültür
özlemini dile getirirler. Tarihi hatta yaşamı savaş sayarlar. Turancıların önde
gelen liderlerinden Atsız, “Türk gençliği nasıl yetişmeli?” yazısında,
ilerlemenin savaşla olduğunu ileri sürer:
“Biyolojik bakımdan yaşam bir savaştır. Tarih
de yaşamın uluslar arasındaki çarpışmalardan ibaret olduğunu ve uygarlığın
ilerlemesine de savaşların neden olduğunu kesin olarak kanıtlıyor”.
ANADOLU’DA YARATILAN UYGARLIK ORTA ASYA’DAN,
KIBRIS’TA YARATILAN UYGARLIK ANADOLU’DAN DAHA ÖNEMLİDİR
(Sf 29-30-31 Ayni Kitap)“ Günümüzde de hala
tartışılan bu konuyu biraz açmakta yarar vardır. Prof. Afet İnan, Atatürk’ün
çözmek istediği sorunu şöyle açıklar:
“Atatürk 1930 yıllarında Türk tarihi üzerinde
bizzat çok meşgul idi. Okuyor, okutuyor, tartışıyor ve fikirlerini telkin
ediyordu. Bütün uğraştığı ve çözmek istediği nokta, Türkiye topraklarında bugün
yaşayan halkın tarihsel kökenini bulmaktı.
İlk önceleri Akdeniz uygarlığı çerçevesi
içinde Anadolu halkının otokton (yerli) oluşu üzerinde durmak istemişti. Oysa
Anadolu’ya türlü dönemlerde göçler ve istilalar olduğu kesin idi. Bu göçler,
İslam döneminde ve tarihsel dönemlerde olduğu gibi, daha önceleri de olmuştu. O
halde bu göçler zincirinin halkalarını tamamlamak ve Türk kavmi ile ilgisini
bulmak gerekti. Özellikle Anadolu’daki tarihsel temelimizi derinliklerde aramak
gerekiyordu.”
Demek ki, asıl ilgi, bugünkü Türkiye’nin
geçmişinedir. Göçler ve istilalar olmasa, Atatürk, Akdeniz uygarlığı
çerçevesinde “binlerce yıldır Anadolu’da yaşayan halkın tarihini” derinlemesine
araştırmakla yetinecektir. Orta asya ile ilgisi, Anadolu’ya oradan birçok
göçler olması nedeniyledir. Fakat yine de Anadolu’daki tarihsel temele en büyük
ağırlığı verecektir. Nitekim Afet İnan, çeşitli yazılarında Türk Tarih
Kurumu’nun araştırmalarına temel olan bu görüşü işler:
“Türk Tarih Kurumu çalışmalarında, Atatürk’ün
istediği, yurdumuzun eski uygarlıklarını meydana çıkarmak, böylece bugünkü
Türkiye halkının ve genellikle Türk kavminin tarih boyunca biribirleriyle
ilgisini kurarak, genel Türk tarih uygarlığını, yeni bilimsel araştırmalara
göre, tutarlı bir biçimde yazabilmekti”
“Türkiye tarihinin çeşitli dönemlerine
gelince, bu toprakların en eski dönemlerinden en yeni zamana kadar geçen
siyasal ve uygar varlığının hangi ad altında olursa olsun, bu yurda yerleşmiş
olanlar tarafından meydana getirilmiş olmasıdır. Türk topluluklarının fetih
yoluyla ya da göçlerle buraya gelişleri, Türkiye’nin bugünkü halkını teşkil
etmiştir. En eski uygarlıkların yapıcısı olan, örneğin Hititler ya da
Urartular, buradan başka yere göç etmemişlerdir. Buna göre, yurdumuzdaki bütün
uygarlık yapıtlarına, bugün burada yaşayan Türk Ulusu sahip ve mirasçıdır. Yani
bu yapıtlar, bugün buralarda yaşayanların atalarından kalmadır”
Nitekim Atatürk, Türkiye’deki arkeolojik
çalışmalara büyük önem verir. Anadolu’daki bulgularla Türkiye halkının, dünya
uygarlığına katkısının meydana çıkacağına inanır. 1 Kasım 1936’da Türkiye Büyük
Millet Meclisi’ni açış konuşmasında, Atatürk, şöyle konuşur:
“Türk Tarih Kurumu’nun Alacahöyük’te yaptığı
kazılar sonucunda meydana çıkardığı 5500 yıllık nesnel Türk tarih belgeleri,
cihan kültür tarihini yeni baştan incellettirecek niteliktedir.”
Görüldüğü üzere, Atatürkçü tarih savı ile
Turancı tarih savı arasında temelli yöneliş ve amaç ayrılıkları vardır. İçten
Turancılar, bu büyük ayrılıkları saklamazlar. Nitekim “Türk tarihine bakışımız
nasıl olmalıdır?” yazısında Atsız, Atatürkçü tarih görüşünü, “Türk tarihi,
tumarhane yöntemlerine göre kurulmak istenmiştir” diye eleştirir.
TÜRKİYECİLERİN GÖRÜŞLERİ ( Ayni Kitap,sf.32)
Bu yöneliş, yeni tartışmalara yol açar.
Atatürkçü tarih görüşünü, bütün mantıksal sonuçlarıyla ve belki de biraz daha
aşırı bir düzeyde, sabahattin Eyüboğlu, Melih Cevdet Anday, Halikarnas
Balıkçısı gibi yazarlarımız coşkun bir inançla savunurlar.
Yunan uygarlığını, Anadolu uygarlığının kötü
bir taklidi sayan Halikarnas Balıkçısı, Orta asyacılık tutkusunu tarihsel gerçeklere
aykırı sayar:
“Gelelim Turancılara: Bunlar Anadolu’nun
binlerce yıllık kültür ve görenek verilerini, günümüz Anadolusunun etkin
birliğini – göz göre göre – bir yana teperek Turan ve muran efsanelerini ulusal
kültür diye benimseyekorlar. İşte bu şimdiye dek hiçbir zaman, hiçbir yerde,
hiçbir ulusça usda da, düşde de görülmemiş bir garabettir. Araplarla Yahudiler
sami (semitik) oldukları halde, kültür köklerini Firavni Mısır’da ya da
Asurilerde aramazlar. Got’lar da öyle. Seltler ya da Keltler, İsa’dan iki bin
yıl önce Asya’dan gelerek Anadolu üzerinden Batıya göç ettiler. Bugün Almanlar,
Fransızlar, İngilizler ‘kültürümüz’ deyince, hangi uluslarla karışmışlarsa,
hangi koşulların etkisinde kalmışlarsa bu etkilerin toplamına ‘kültürümüz’
demişlerdir... Bu toplumların hiçbiri bugünkü kültürlerini eskiden gelmiş
oldukları yerdeki eski varlıklarında aramazlar”.
“Anadolu ya da Türkiye çok değişik evreler
gösteren upuzun tarihinde, ancak dokuz yüz yıldan beridir ki, tam bir etnik
bütünlüğe ve birliğe kavuşmuştur. İsa’dan iki bin yıl önce koca Hitit, ondan
sonra Frig, Lidya, Pers, Büyük İskender, Bergama, Roma ve Bizans
imparatorlukları bile Anadolu’da bir birlik sağlayamamışlardır. Etnik ve
kültürel bakımdan Türkiye, doğal olarak Milli Misak sınırları içindedir. Çünkü,
şimdi Türkiye Anadolu’da ister geri densin ister ileri, etnik ve kültürel bir
bütün ve bir gerçekliktir.
Türkiye’nin ve Türkiyelilerin – ki bunlara
kısaca Türk deniliyor – tarihi, Türkiye’de gelmiş geçmiş koşullarca etkilenmiş
bütün etnik ve kültürel varlıkların tarihidir. Bu tarih de Anadolu’nun tarih
öncesi geçmişinden göbek bağı kesilerek dipdiri ele alınır. Türkiye tarihini
Selçuk ya da Osmanlı İmparatorluğundan, şu sultan, bu sultandan başlatmak, onu
göbek bağından değil, belinden sepetlemesine kesmektir. Türkiye tarihini, kendi
ayakları üzerine dikmek gerekir...”(sf. 34, ayni kitap)
DOĞAN AVCIOĞLU GERÇEK TARİH ANLAYIŞINI
VURGULUYORDU
Bize bazılarının yanlış olarak yansıtmak
istemelerine rağmen Doğan Avcıoğlu gerçek tarihin o ülkede yaratılan olduğunu
açıkça belirtiyor ve hayalci Turancılara karşı bize Türkiyelilerin gerçek
tarihinin Türkiye’de yaratılan uygarlıklarla bir olduğunu vurguluyordu tarih
anlayışında. Yoksa Sayın Nazım Beratlı’nın Kıbrıs’ta Yaratılan uygarlıklarla
bir sayılıp onlardan da güç alan Kıbrıs Türk Kültürünü ayırarak herşeyi
Anadolu’ya bağlayan tarih anlayışı da esasında gösterildiği gibi ve eğer
Avcıoğlu yaşasaydı ilk olarak karşı çıkacağı bir özellik taşıyordu. Kıbrıslı Türk
kültürünü Kıbrısta yaratılan diğer kültürlerden ayırarak ve de yalnızca Alevi
kültürüne bağlamak ne kadar gerçekçi bir yaklaşımdır? Şimdi eğer
kökenlerini arama babında sadece Anadolu Alevi kültürüne bağlılık Turancıların
Anadolu’daki uygarlığı Orta Asyadaki’ne bağlamasına benzemiyor mu?
Aşağıda vereceğimiz örnekler de bu yanlışlığın
ve çarpıtmanın Beratlı’nın kitaplarında sürdüğünü göstermektedir.
KIBRISLI TÜRKLERİN KÖKENİNİ KIBRIS’TA DEĞİL DE
ANADOLU’DA ARAMA YANLIŞLIĞI
“ sonunda, yalnız askeri değil, kültürel
yönden de uğranılan yenilgi ile peyderpey yerleşikliğe geçildi. Hayvancılığı
sürdüren eski göçebeler, yapabildikleri kadar, tarım da yapmaya başladılar. Ne
var ki, bu bildikleri bir iş değildi. Tarımın da en kolayını yapmaya
başladılar. 1694’te, yerleşikliğe ilk geçenlerden başlayarak, sadece buğday,
arpa ve darı ektiler. Çok kısa bir geçmişe kadar, tarımın sulu olanını,
tanıyamadılar, bilimsel tarımla başa çıkamadılar. Orhonlu, bu durumun bütün
Anadolu’da böyle olduğunu anlatıyor. Mesarya ve Lefkoşa çevresi köylerinde de
durumun aynen bu olduğunu söyleyemez miyiz? Bunun sonucunda, A. R. Yalgın,
yerleşikliğe geçen Türkmenler’in 1930’larda içinde yaşadığı sefaleti
anlatmaktadır. Kıbrıs’ta da aynisi olmadı mı? 1945’e kadar adanın bütün
üretiminin, et ve tahıldan ibaret olması, 1940’larda, Kıbrıs köylülüğünün
%70’inin tefecilere borçlu olması, köylünün toprağını böylece yitirmesi
Anadolu’da kalan akrabalarımızla, ayni kaderi nasıl paylaştığımızın, güzel
kanıtlarıdır.”(Kıbrıslı Türklerin Tarihi, 2. kitap, sf.83,prg4, Nazım Beratlı)
“...Üçyüz yıl, yerleşiklik özümsenemedi.
Kıbrıs’ta da ayni yapı anlayışının, bütün Türk köylerini işgal ettiği ve
örneklerinin hala çoğunlukta olduğu, herhalde yadsınamaz. Anadolu’da hala
sürmekte olan toprak kavgaları Kıbrıs’ta Mehmet Yaşın’ı çok şaşırtan, bir
gecede köylerimizi terk edebilmemizle ilgili özellik de işte o günlerin
anılarının, henüz bütünüyle unutulmadığını gösteriyor.”(Ayni kitap, sf.84,
prg.1)
“ Kıbrıslı Türkler’in atalarının çok yoğun bir
kısmının kökeninin bu olması, güncel kimliğimizin sırlarını anlamakta, çok
dikkatle ele alınması gereken bir veridir. Atalarımızla ilgili, “şekavet ve
tuğyan” iddiasının altında yatan da işte budur. Bugüne kadar cahilce ve
aymazca, bu iddiayı bir Osmanlı belgesinde gördü diye kabullenenler, hiç
düşünmemişlerdir ki, Timur, Babür ya da Osman Bey ne kadar “şaki” idiyseler,
buraya gönderilen oymaklar da ancak o kadar şaki idiler. Ne fazla, ne de
eksik...” (Ayni kitap, sf.84, prg.3)
“ Bazılarına göre, biz Türk’tük ve genel Türk
Kültürü’nden hiç farkımız yoktu! (Böyle bir tek kültür var mıdır?
İstanbul-Bakü- Taşkent ve Lefkoşa’da yaşam ayni biçimde mi sürdürülüyor?)
Kimilerine göreyse biz, Kıbrıslıtürk idik ve
Türk olmakla çok fazla da ilgili değildik. (Sanki 74’te bizi cephelere götürmek
için, biri silah kullanmıştı! Ve sanki ortak bir kimliğin sahiplerinin,
birbirine karşı silaha sarılmaları, mümkün olabilirdi!)
Bize kalırsa, konu eğer genel bir kimlik ise,
yani lokal, otantik ya da feodal kimlikse ele aldığımız, önce konuşulması gereken
konu; bir Kıbrıs Ulusu’nun, tarihin herhangi bir döneminde oluşup oluşmadığı
temeline oturmalı idi ki, yanıt olumsuzdu. O zaman, sorulması gereken ikinci
soru, feodal dönemde ayrı kimliklerle yaşamış, (Osmanlı’nın Müslim ve gayri
Müslim “milletleri”) hiçbir zaman da tek bir ulus olmanın koşullarına
ulaşmamış, son birbuçuk yüzyılı mücadele ederek geçirmiş iki topluluğun, sırf
yaşanan coğrafyadan ötürü tek bir kimlik oluşturduklarını iddia etmenin, hangi
dayanağa yaslandığı idi ki, hiç sorulmadı! Haa... Yok murad edilen, “sosyalist”
kimlik idiyseydi, biz şu Kıbrıs denilen adada, o altyapıyı ne zaman kurmuştuk
ve farketmeden o altyapı içinde yaşıyorduk ki, üstyapısının varlığını ileri
sürmekte idik? Bu soru, pek sorulmadı... Hadi, açık konuşalım: Hiç sorulmadı!..”(sf
21-22, Ayni kitap, paragraflar4-5(Sf21), prg2(sf22) )
ELMALAR VE ARMUTLAR BİRBİRİNE KARIŞIRKEN
Yazar, bir taraftan sanki de Kıbrıs’ta bir
ulus yaratılamamasının hazzını yaşarken ve bunun da değişmezliğini savunurken
ve de karşı toplumla karışıp bir ulus olamamanın değişmezliğinden elinde ne
kadar resmi belge varsa ortaya sürerken, bir taraftan da evrensellikle bizlerin
evrensele karışacağımızdan da dem vurmaktadır. Karşı toplumla karışıp
evrenselliği yakalayamıyanlar dünyayla nasıl karışacaklardır o da merak
edilmektedir.
Reddedilip yazılmasa bile biz yine de Kıbrıslı
Türklerle Rumların ortak yanlarını fırsattan istifade bulabildiğimiz
kaynaklardan yazalım ve bu yazıyı daha da zenginleştirelim.
KIBRIS TÜRK KİMLİĞİ ÜZERİNDE ARAŞTIRMALAR
(Mehmet Yaşın,Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği, Kıbrıslı Türk Edebiyatında
Kimlik Sorununun Tarihsel – Toplumsal Nedenleri, sf.45,prg.2)
“Osmanlıların 1571’de Kıbrıs’ı ele
geçirmesinden sonra adaya yerleşen Kıbrıslı Türkler, bu trajik tarihi yaşayan
Kıbrıslı Rumlarla, daha doğrusu Rumca konuşan eski yerlilerle karşılaştılar.
Bana kalırsa, Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı kimlik adına adadan ne almışlarsa,
Kıbrıslı Türkler de onu aldılar! Bunca laftan sonra diyeceğim şu; Kıbrıslılar
tarihsiz bir halk değildir. Zengin ve özgün tarihimiz, dış tarihimiz, dış
etkenlerin tüm olumsuzluklarına karşın, bize kültürel ve ideolojik bir Kıbrıslı
kimlik vermedi, veremezdi. Daha Osmanlı döneminde (XIX: yy.) ortaya çıkıp,
“Megalo Idea – Enosis” politikasıyla koşut bir Helen kimliğine sarılan Kıbrıslı
Rum burjuvazisi tarihsel şansını kaçırdı. İkinci şansı da, 1930 – 1950 yılları
arasında, yine Enosis komplosuna yenik düşen Kıbrıslı işçi sınıfı kaçırdı.
Üçüncü bir tarihsel şansı artık kaçırmayacağımızı ummak istiyorum. Yoksa
Kıbrıslılar büsbütün yok olacaklar.”
NAZIM BERATLI GİBİ DÜŞÜNMEYENLER DE VARDIR:
OSMANLI İMPARATORLUĞU TOPRAKLARINDA VE
KIBRIS’TA GİZLİ HRİSTİYANLAR(Ahmet Erdengiz, Halkbilimi sayı:24, sf.19-24)
Bu monofrafinin takdimine genelde gizli
hristiyanların ve Kıbrıs’taki Linobambakkilerin kimliği ile ilgili olarak sıkça
yapılan bir hatayı düzelterek başlamak istiyorum. Hemen kesinlikle vurgulayalım
ki gizli hristiyanların bu gruba dahil olan Linobambakkilerin müslümanlaşan
hristiyanlaşan müslümanlarla hiçbir alakası yoktur. Hatta Osmanlı döneminde
Kıbrıs’ta iskan edilen Konya Karamanları ile de ilişkili değildirler. Gizli
hristiyanlar dış
görünüşte İslamiyeti kabul etmiş görünen ancak
kendi aralarında ve gizlide hristiyanlık inancını ve mümkün olduğunca hristiyan
tapınma şekillerini (ritlerini) ve bu inanca bağlı olarak bazı örf ve
adetlerini gizlide sürdüren kişilerdir.
Bu özelliklerinden dolayı Batılı
araştırmacılar bu tip topluluklara “gizli Hristiyanlar-crypto-christians” jenerik
adını vermişlerdir. İleride de göreceğimiz gibi gizli hristiyanlık olayı sadece
Kıbrıs’a has bir olay değildir; benzerlerine Kuzey Anadolu’da ve Balkanlarda
sıkça rastlanılmıştır.
Bizim araştırmamızda önemli yer işgal eden
Kıbrıs’ın gizli hristiyanları Linobambakilere pekçok kaynakta değinilmesine
rağmen bu topluluk hakkında detaylı bilgi sadece 1-2 kaynağa dayanmaktadır. Bu
kaynak yoksunluğunu bir dereceye kadar gidermek için Osmanlı Şeri Mahkeme
kayıtlarının, Vatikan Arşivindeki “Roman Propaganda Fide” dosyalarının, tapu
kayıtlarının ve Kıbrıs Başpiskoposluk Arşivindeki vergi tahrirlerinin
incelenmesinde büyük yarar vardır. Bu topluluğa değinen hemen her kaynak
bilinen malum görüşleri tekrarlamakla yetinmiştir. Özellikle XVI. ile XVII.
Yüzyıl arasında Linobambakiler konusunda önemli herhangi bir bilgi aktaran
kaynak yok gibidir. Bu toplulukla ilgili detaylı ve birinci elden bilgi veren
kaynaklar da bu grubun tarih sahnesinden silinmek üzere olduğu dönemi yansıtan
XIX: yüzyıl başlarına aittir.
Osmanlı İmparatorluğunda ortaya çıkan gizli
hristiyan toplulukların böyle bir yola başvurmalarının çeşitli nedenleri
vardır. Örneğin Kuzey Anadolu’da Trabzon ve Gümüşhane çevresindeki gizli
hristiyan topluluklarından Stavrotiler ve Kurumluların (Kromli,Krumli) ortaya
çıkış nedenleri genellikle Pontus bölgesi hristiyanlarının Müslüman bir
devlette dini hürriyetlerinin temin edilmesine rağmen ikinci sınıf vatandaş
olarak yaşamak istememeleri, bazı ağır vergilerden kurtulmak ve bazı
sosyo-ekonomik avantajlar sağlamak çabaları olarak gösterilebilir.
Özellikle haraç vergisinden kurtulmak, bölge
içerisinde iskan serbestisine sahip olmak ve çevrede bulunan gümüş madenlerinde
rahatça çalışabilmek için bu bölge halkının gizli hristiyanlığı benimsediği
söylenebilir. Stavriotlar ve Kurumlular da Kıbrıs’taki Linobambakiler gibi
gizli olarak hristiyanlıklarını sürdürmüşler, çifte isim taşımak suretiyle
gerçek kimliklerini gizlemişler ve XX. Yüzyılın başında tarih sahnesinden
çekilmişlerdir.
Buna mukabil Girit adasındaki gizli hristiyanlardan
Koumulidis’lerin ortaya çıkış nedenleri Kıbrıs’taki Linobambakiler ile
paralellikler arzetmektedir. 1669 yılında Girit’in Osmanlılar tarafından fethi
neticesinde adadaki pekçok varlıklı
toprak sahibi, özellikle de Venedik-Latin
asıllılar süratle İslamiyeti kabul ederek hem ellerindeki toprağı muhafaza
etmişler hem de daha önce baskı altında tuttukları ve Osmanlılar sayesinde
millet statüsünü kazanan Ortodoks ahalinin intikam almasından kurtulmuş
oldular. Ancak bu Latin topluluğu gizliden sürdürdüğü Katoliklik inançlarını
uzun süre muhafaza edemedi ve bu gizli Katoliklik yerini gizli Ortodoksluğa
bıraktı. Linobambakilerde olduğu gibi bunun başlıca iki nedeni vardır.
Birincisi Katolik inanç ve ritlerinin yeni kuşaklara öğretecek din adamı bulunmayışı,
ikincisi ve kanaatimizce en önemlisi de saflarına çok sayıda Rum Ortodoksun
katılması idi. Vergilendirme ve genel sosyo-ekonomik yaşantılarında bazı
avantajlar sağlamak gayesi ile çok miktarda Rumun gizli hristiyanlığı
benimsemesi ile Kourmulidisler tamamen bir gizli Ortodoks grubu haline
geldiler.
Esas konumuzu teşkil edecek olan
Linobambakilere dönebilmek için Osmanlı İmparatorluğunda ortaya çıkan bazı
gizli hristiyan topluluklara burada sadece kısaca değinmekle yetiniyoruz.
Bunlar: Sırbistandaki Droverstvolar, Arnavutluktaki Laramonoiler, Anadolu’daki
Kurumlular, Stavriotiler ve Hamşunlular, yine Arnavutlukta ortaya çıkan
Karamurtadlar, Giritli Kourmulidisler ve Güneybatı Makedonya’daki Valahidisler
(Vallahidisler)’dir.
Hamşunlular ve onların Kıbrıs’taki akrabaları
ile ilgili ilginç bir hususu burada kaydetmekte bir yarar vardır. Hamşunluların
direkt bir bağları olmamasına rağmen Kıbrıs’ın Platani (Bladan) köyünde yaşamış
olan Linobambakiler ile ortak bir yanları vardır. Hamşunlular orijinalde Ermeni
oldukları için bunlara gizli ermeniler demek herhalde hatalı olmayacaktır. Bu
topluluk gizli olarak Ermeni tapınma ritlerini ve buna bağlı olarak da Ermeni
örf ve adetleri ile isimlerini yaşatmışlardır. Tesbit edebildiğimiz
Ermeni asıllı Linobambakilerin yoğun olarak yaşadığı tek Linobambaki köyü
Platani yani Bladandır. Bu köyde 1963 yıllarına kadar Karabet veya Kalabet
soyadını taşıyan bir Kıbrıslı Türk ailenin varlığından sözedilmektedir.
Burada kısaca değinmekte yarar gördüğümüz bir
diğer husus da müslüman görünüp de gizli din taşımanın sadece hristiyanlarla
ilgili olmadığıdır. 1820’lerin sonlarına doğru Anadolu’da hala daha gizli
yahudi topluluklarının varlığından sözedilmektedir.
Kıbrıs’taki gizli hristiyanlığın başlangıcını
1570 yılına dayandırabiliriz. Magosa dışında adanın fethi ile 1570 yılında
geniş toprak sahibi Venedikli-Latin soylu İslamiyeti kabul etmek suretiyle
ellerindeki toprakları muhafaza etmiş ve baskı altında tuttukları, dini
hürriyetlerini kısıtladıkları ve yoksulluğa mahkum ettikleri Rum halkın da
intikam almasından kurtulmuşlardı. Kabul edilebileceği gibi bu ailelerin bir
gün içerisinde gerçekten din değiştirmeleri ve inançlarını terketmeleri
imkansızdır. 1570-71 yıllarına ait Ruus defterlerine göre ilk günlerde 17 aile
temsilcisi veya fert İslamiyeti kabul etmiştir. Girne garnizonuna ait bir subay
Mustafa ismini almış ve 4000 gümüş akçe ile ödüllendirilmiştir. Magosa’dan 4
Venedik beyzadesi Bayram, Behram, Ahmet ve Geyyan isimlerini alarak hem
topraklarını hem de hürriyetlerini korumuş ayrıca da ödüllendirilmişlerdi. Bu
ödüllendirilip şeklen İslamiyeti kabul edenler arasında meşhur Kont Hercule
Martinengo da vardır. Bu isimleri çoğaltmak mümkündür. Ruus defterleri bu
kişilere verilen para ve toprak ödülleri ile doludur.
Bu gizli hristiyanlar gerçek yüzlerini
fetihten sonraki ilk otuz yılda göstermekten kaçınmamışlardır. 1571 yılında
İslamiyeti kabul ederek Memi ve Mustafa ismini alan iki gizli hristiyan Savoy
Dükasının Kıbrıs’ı geri almak için yapmış olduğu girişimlerde önemli rol oynamışlar
ve yardımlarına karşılık ailelerine ait malların tümünü geri almak ve
amcalarının piskopos olarak atanması vaadlerini kopartmışlardı. Fetih
sonrasında özellikle Magosa şehri Latinlerinin civar köylere yerleşmesine izin
verilmiş ve bunun bir neticesi olarak Osmanlı kayıtlarında Lurugina, Venedik
kayıtlarında Lorengia ve hatta Lortzina bugünkü adıyla Luricina köyüne pekçok
Latin asıllı yerleşerek Kıbrıs tarihinde belki de ilk Linobambaki köyünün
temelini atmışlardır. Bunu diğer köyler izlemekte gecikmemiştir. Bunlar
arasında Kiracıköy, Mania, Potamya, Monagri, Leopetri, Paralimni, Denia, Flasu,
Balikitre, Singrasi, Moniatis, Skoulli, Civisil, Polimidya, Amathunda, Mamonia,
Maronas, Stavrokonno, Bladan, Kandu, Piskopu ve Yukarı Arhimandrit köyleri vardır.
Burada Tillirga bölgesindeki Linobambaki köylerini oluşturan hristiyan nüfus
içerisinde önemli miktarda Arnavut asıllı Hristiyanın da bulunduğunu
kaydetmekte yarar vardır. Bu Arnavutlar Latin döneminde kıyı şeridini muhafaza
etmek maksadıyla Kıbrıs’a getirilip yerleştirilmişler, bu dönemde dillerini,
Osmanlı döneminde ise dinlerini de unutarak önce şeklen müslüman bilahare tam
müslüman olarak Türkleşmişlerdir.
Bu arada üzerinde hiç durulmamış ve
araştırılmamış bir diğer konu da adanın gizli Maronitleri konusudur. 1570
yılında önemli miktarda Maronit de diğer dindaşları gibi görünüşte İslamiyeti
kabul ederek yaşamlarını gizli hristiyanlar olarak sürdürmüşlerdir. Bugün bu
gizli Maronitlik döneminden dillerinde bol miktardaki Türkçe kelimelerden başka
birşey kalmamıştır. Maronitlerin gizli hristiyanlığı seçmeleri ilk kez
Kıbrıs’ta husule gelmiş bir olay değildir. Bugünkü Lübnan Devletinin bulunduğu
toprakların Osmanlı İdaresine girmesi üzerine bir takım Maronitler, özellikle
kıyı şeridindeki yerleşim merkezlerinde yaşayanlar arasında şeklen İslamiyeti
sürdüren gizli Maronit hristiyanlarının yaşadığını biliyoruz.
Daha önce de belirttiğimiz üzere önceleri
Latin kökenli olan Linobambakilerin saflarına Ortodoks Rumların katılması ve
Ekim 1571 yılında yayınlanan fermanla Ortodoksluk dışında her türlü
hristiyanlığın yasaklanması neticesinde adadaki diğer Nestori, Süryani vesair
hristiyan gruplarının da katılmasıyla bu özellik ortadan kalkmıştır. XVII.
yüzyıl ortalarından itibaren Linobambakilerin tümünün gerçekte gizli
Ortodokslar olduklarını söylemek herhalde hatalı olmayacaktır, tabii ki bu
genellemenin dışında Bladan’daki Ermeni yoğunluklu Linobambaki topluluğunu ve
Maronit ağırlıklı toplulukları dışarda bırakmak kaydıyla.
Bu noktada durarak biraz Linobambakilere
verilen isimleri incelemekte yarar vardır. Bu isimlerle ve sıfatlarla
ilgilenmemizin ve kısıtlı zamanımızın birazını da buna ayırmanın sırf
etimolojik eksersiz merakından kaynaklanmadığını hemen belirtelim. Aksine bu
isimler Linobambakilerin geçmişine ve bilhassa da adadaki diğer toplumlarla
olan ilişkilerine biraz da olsa ışık tutacak mahiyettedir. Kıbrıs’ın gizli
hristiyanlarına verilen en popüler isim hiç şüphesiz ki Linobambaki veya
Linobambakostur. Rumca olan lino (keten) ve bambaki (pamuk) kelimelerinin
birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu birleşik kelimenin Linobambakilerin iki
din taşıdıklarını yansıttığı ortadadır. Fakat neden keten-pamuk kelimelerinin
birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu birleşik kelimenin Linobambakilerin iki
din taşıdıklarını yansıttığı ortadadır. Fakat neden keten-pamuk kelimeleri
seçilmiş, örneğin neden şeker-tuz veya siyah-beyaz denmemiştir?
Linobambakilerle ilgilenen tarayabildiğimiz hiçbir Rum veya Batılı kaynak bu
birleşik kelimenin orijini üzerinde fikir yürütmemişlerdir. Kanaatimce bu
birleşik ismin Kitab-ı Mukaddes yani “İncil” in Eski Ahit bölümündeki Levililer
ve Tesniye Kitapları ile ilgili olma ihtimali vardır. Bu kitaplarda Tanrı,
gözünde fena ve tiksindirici olan şeyleri övdüğü bölümlerde şu ilginç emri de
vermektedir: “Keten ve yün ipliği karışımından dokunmuş esvaplar
giymeyeceksiniz” veya “Karışık iplikten dokunmuş kumaşlardan yapılma elbiseler
giymeyeceksiniz” (Levililer 19: 19 ve Tesniye 22:11). Bu judeo-hristiyan
inancının daha doğru bir deyişle kutsal emrinin halk ve kilise gözünde kötü,
dini açıdan saf olmayan, hileli ve karışık şeyleri nitelediği aşikardır.
Dolayısıyla Ortodoks Hristiyanlar tarafından aşağılanan, hor görülen, dini
açıdan kirlenmiş, gerçekten sapmış bu iki dinli insanlara bu inancın tesiriyle bu
ismin verilebilmiş olduğu rahatlıkla düşünülebilir.
Ortodoks Rumların Linobambakileri
aşağılamasına rağmen belli şartlarda gizli hristiyanlığın kilisenin gözünde
yanlış ve günah sayılmayacağına dair 1338 yılında İstanbul’daki Ortodoks
Patriği 14. John’un (Ioannis Kalekas) fetvası vardır. 1331 yılında Sultan
Orhan’ın İznik şehrini fethetmesinden sonra bölge halkı süratle
müslümanlaşmıştı. Bu müslümanlaştırma işleminin Linobambakilerin ve diğer gizli
hristiyanların atalarında olduğu gibi çok basit
bir işlemle, sağ elin kaldırılarak kelime-i
şahadet getirmekle yerine getirildiğini burada belirtmekte yarar vardır.
Böylesine basit bir işlem ile müslümanlaştıkları kabul edilen bir toplumun
gerçekten müslümanlaşabilmesi için uzun bir sürenin geçmesi gerekeceği
ortadadır. Dolayısıyle bu geçiş süreci içerisinde bir kısım insanların kademe
kademe müslümanlaşacağı bir kısmının ise eski inançlarını gizli olarak
sürdürmeğe çalışacağı aşikardır. Nitekim Osmanlı vergi tahrirlerine göre
müslüman gösterilen İznik halkı İslam dinini kabul etmelerinden 7 yıl sonra
1338’de Başpiskopos 14. John’a başvurarak görünüşte müslüman gizlide hristiyan
kalmanın dini açıdan doğru olup olmayacağını sormuşlardı. 14. John’un nam-ı
diğer Ioannis Kalekas’ın cevabı veya fetvası ilginçtir: “Cezalandırılma
kaygusundan dolayı gizli olarak Hristiyan yaşayanlar ve dinin şartlarını yerine
getirenlerin hepsi de kurtuluşu (edebi hayatı) alacaklardır.”
Sultan Orhan ile 1346 yılında evlenen 6.
Kantakuzenos’un kızının yaşamı boyunca gizli hristiyan olarak kaldığı, İznik
bölgesindeki gizli hristiyanların hamisi olduğu ve Bizans ile temasını
sürdürdüğü tarihi bir gerçektir. 1670’lerde bile, yani bölgenin
fethedilmesinden yaklaşık 300 yıl sonra bile bu havalide gizli hristiyanların
yaşadığını biliyoruz.
Burada kaydedilmesi gereken bir husus da
hristiyanlıktan müslümanlığa, dış görünüşte olsa bile, geçenlerin yeniden
hristiyanlığa geçmeleri pekçok defa ölümle cezalandırılmıştır. Bu nedenle gizli
hristiyanların açıkca hristiyanlığa geçişleri bulundukları bölgelerde Osmanlı
idaresinin çökmesiyle veya zayıflamasıyla mümkün olabilmiştir. Bu bölgelerde
gerek Ortodoks gerekse Katolik kilisesi gizli hristiyanları saflarına
geçirtebilmek için kıyasıya mücadele vermişlerdir. Kıbrıs’ın İngiliz idaresine
geçmesiyle Linobambakilerde açıkça hristiyanlığa dönüş başlamasına rağmen
Osmanlının bir gün adaya yeniden dönebilme olasılığını da hesaba katan
Linobambakiler bu geçişlerini 1900 yıllarına kadar geciktirmişler veya kısıtlı
olarak yerine getirmişler, bu yıllardan itibaren bunu süratle
gerçekleştirmişlerdir. Kıbrıs’ta da Ortodoks kilisesine rakip olarak Katolik
kilisesi Propaganda Fide Örgütünü görevlendirmişti. Merkezi Limasol’da bulunan
Katolik misyonu başkanı Papaz Celestino de Nunzio de Casalvuovo 30 yıl süreyle
Kıbrıs’taki Linobambakilerin Katolik kilisesine ikinci bir rakip çıkmıştı, o da
müslümanlardı. Gezici hocalar vasıyasıyla, özellikle de çevresi Türk köyleri
ile çevrili Linobambaki köylerine bu köylerde toplanan bağışlarla finanse
edilen hocalarla, islama tam dönüş çağrısı yapılıyor ve bunda da Luricina gibi
köylerde ve Tillirga ve Baf yörelerinde oldukça başarılı olunuyordu.
Bu uzun mütalaadan sonra yeniden
Linobambakilere verilen isimlerden biri belki de en eskisi “apostolikos”tur. Bu
ismin orijini hakkında 2 iddia geliştirilebilir. Birincisi Katolik kilisesine
verilen “apostolik” ünvanı ile ilgili olandır. İlk Linobambakilerin Latin
kökenli Katolikler olduğu düşünülecek olursa “apostolikos” isminin
Linobambakilere orijinlerini göstermek için Ortodoks Rumlar tarafından verilmiş
olabileceği ve bu ismin geçmişinin de XVI. Yüzyıla dayandığı söylenebilir. Bu
isim ayrıca Kıbrıs’ta yetişen yarı yabani bir harup türüne de verilmektedir. Bu
harup türünün meyvesi ne aşı harup gibi tam şeker ihtiva eder ne de yabani
harup gibi tamamen yarasızdır. Dolayısıyla bu harup türünün adı bir benzetme
olarak kullanılmış olabilir.
Bir diğer isim de “patsaloi” veya
“batsali”dir. Linobambakilere yakıştırılan anlamı ise birden fazla renge sahip
olan manasındakidir.
Diğer isimlerden “mesoi” ve “paramesoi” (ikisi
ortası) Linobambakilerin 2 din arasındaki durumunu yansıtmaktadır. Buna bağlı
bir isim de “mezo” veya “mezo-mezo”dur. Linobambakilere Kıbrıs Türklerinin
verdiğini tesbit edebildiğimiz tek isim “mezo-kert” veya “mezo-kerto”dur ve daha
çok biraz önce söylediğini inkar eden, sürekli taraf ve tutum değiştiren
anlamında kullanılmıştır.
Gizli hristiyanlarla ilgili hangi isim
kullanılırsa kullanılsın tümü de az veya çok hakaret, küçümseme ve alay etmek
maksadıyla kullanılmıştır. Tarih boyunca küçümsenmiş olan bu topluluk haksız
olarak hırsızlık, katillik, kumarcılık ve her türlü ahlaksızlıkla suçlanmıştır.
Hatta mecbur kalınmadıkça mahkemelerde şehadetlerine bile başvurulmamıştır.
Daha önce de ismen zikrettiğimiz Osmanlı
Devletindeki diğer gizli hristiyanlar ile Linobambakilerin özel dini
durumlarının yarattığı bazı benzeşen adet ve gelenekleri vardır.
Linobambakilerle ilgili biraz daha detaylı bilgi sunmadan bu ortak özellikler
hakkında kısa bilgi vermekte yarar vardır.
Tüm gizli hristiyanlarda da çift ismi olan
genellikle her iki dinde de varyantları olan netür isimlerdir. Örneğin;
Süleyman (Solomon), Yusuf (Josef), Meryem (Maria) gibi. Ancak bu kural her
zaman için geçerli olmamış, kimi zaman Türkçe veya İslami ismin tercümesi
ikinci isim olarak alınmış (örneğin Abdullah-Christodoulos) veya tamamen farklı
iki isim seçme yoluna gidilmiştir. (Örneğin Ömer-Konstantinos)
2. Doğum, evlenme, ölüm gibi olaylarda önce
İslami sonra hristiyanlık inançlarına göre tören yapılmıştır.
3. Kıyafetleri o yörenin Türk veya müslüman
kıyafetleri olmuştur.
4. Tamamen müslümanlaşan veya hristiyanlaşan
köylerin aksine mensubu oldukları yörenin diline ek olarak az ya da çok bir
miktar Türkçe de öğrenmeye çalışmışlardır.
Anadolu’daki Kurumli gizli hristiyanları,
bildiğimiz kadarıyla, gizli tapınmalarını sürdürebilmek amacıyla mağralara,
evlerinin gizli bölmelerine, ve görülmeyecek şekilde gizlenmiş olarak tepeler
arasına kamufle edilmiş kiliseler inşa eden tek topluluktur. Bizler sırf
Linobambakiler tarafından inşa edilmiş herhangi bir gizli kilise bilmiyoruz.
Rumca “hlostoi” veya “hlosmenoi” yani yol değiştirenler veya veya yoldan
sapanlar da denilen Kurumli gizli hristiyanlarının nüfuslarının 1857’de 17000,
1911’de ise 10000 kadar olduğu tahmin edilmektedir.
Zamanımızın geriye kalan kısmında ise bir
Linobambakinin doğumundan ölümüne kadar başından geçebilecek olaylara kısaca
değinmekte yarar vardır:
Bir Linobambaki doğuşundan hemen sonra bir
müslüman-Türk ismi alır ve gizli yapılan vaftiz törenini müteakip bir de
hristiyan-Rum ismi alarak iki isme sahip olurdu. Bu vaftiz işlemi gizli olarak
bir papaz tarafından genellikle Pazar gecesi yapılır ve gerçek hristiyanlarda
olduğu gibi bir de isim babası (anadoxos) tayin edilirdi. Linobambakiler evde
ve kendi aralarında Rumca isimlerini kullanırlar ancak çağrıldıkları zaman her
iki isimlerine de aynı şekilde cevap verirlerdi. Bizim tesbit edebildiğimiz
bazı gerçek Linobambakilere ait isimler şunlardır: Hasan (nikolas), Süleyman
(Solomon), yusuf (Josef), Ömer (Konstandinos), Ayşe (marengu), Bayram
(Kristofi), Emete (Maria) ve Abdullah (Minas).
Çocuğun oğlan olması halinde sünnet ve hangi
okula gideceği meselesi sözkonusu köyün müslüman veya hristiyan çevreye olan
yakınlığı ve çevredeki veya köydeki Rum veya Türk nüfusunun yoğunluğuna göre
halledilirdi. Örneğin sözkonusu köy Türk köyleri ile çevriliyse veya köyde
fazla miktarda Türk yaşıyorsa sünnet yapılır veya çoğu kez köy imamına rüşvet
vermek suretiyle bu işlem yapılmadan geçiştirilirdi. İmamın rüşveti almasından
sonra çocuk sünnet olduğunu yayar, çocuğun babası da bu yapılmamış sünnetin
şerefine kahvede çevresine ikramda bulunurdu. Aynı nedenlerle müslüman okuluna
gitmek zorunda kalan Linobambaki çocuğuna bir papazdan da ders alması
sağlanırdı.
Linobambakiler Osmanlı makamları tarafından
müslüman addedildikleri için 18 yaşına basmalarını müteakip askere gitmek
zorundaydılar. Fakat pek çoğunun bunun yerine XIX. yüzyıl sonlarında 50 lira
olan bedel-i askeriye vergisi vermek suretiyle veya önemli miktarlarda rüşvet
yedirmek marifetiyle askerlikten kurtulmağa çalıştıklarını, bu yöntemlerin
etkili olmaması halinde pekçok Linobambakinin adayı terkettiğini ve kaçanların
adaya dönmesini temin için babalarının ve/veya kardeşlerinin tutuklanarak bazan
3 yıl boyunca hapis edildiklerini biliyoruz. Askerden kurtulmak için
bazılarının da yabancı ülke uyruğuna girdiklerini görüyoruz.
Linobambakiler genellikle aralarında
evlenmişler ve nadiren de dışardan kız almışlardır. Ancak alınan gelinin
müslüman olması halinde gelin düğünden önce vaftiz edilerek bir Rum ismi
verilmiştir. Linobambakilerin Rumlardan kız alması da oldukça ender görülen bir
olaydır. Linobambaki topluluğuna evlenmek Rum suretiyle katılan Türk erkekleri
de vaftiz edilerek Rum isimleri almışlardır.
Evlenme işlemleri önce halka açık olarak
müslüman geleneklerine göre hoca tarafından yapılır ve damat bir de sağdıç
seçerdi. Evlilik belgesi de müftülükçe düzenlenirdi. Bu düğüne Türk ve Rum
dostlar da davet edilir, düğünün Perşembe günü ve gecesine denk gelmesine özen
gösterilir, sağdıcın da Türk olması sağlanırdı. Gizli hristiyan evliliği ise
Pazar gecesi yapılır ve bu törene sadece Linobambakiler ve gelinin Linobambaki
olmaması halinde çok yakın akrabaları davet edilirdi.
Linobambakiler iki dinli olmalarının
avantajını bayram ve paskalyalarda görürlerdi. Bu topluluk oruç tutmadan Şeker
Bayramını, Kurban kesmeden Kurban Bayramını, Mevlut Kandilini, halk arasında
yumurta paskası diye bilinen Easter Yortusunu, Kristması ve yeni yılı Türk ve
Rum toplumlarıyla birlikte kutlardı.
Linobambakiler Rumlar gibi domuz besler ve
etini de yerdi. Çevrede Türk köylüler olduğu zaman domuz kelimesini
kullanmazlar yerine dünür (simbetheros) derlerdi. Linobambakiler genellikle
tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlar, Kiracıköylü olanları ise katırcılık ve
devecilik yaparak kazançlarını sağlamışlardı.
Linobambakiler ölüm döşeğinde bir papaz
tarafından kutsanır, eve müslüman Türklerde adet olduğu üzere Kuran okumak için
hoca kesinlikle çağrılmazdı. Ancak her Linobambaki devlet kayıtlarında müslüman
olarak geçtiği için müslüman mezarlıklarına gömülürler, mezar taşı
yaptıranların taşına da ölünün İslami ismi kaydedilirdi. Linobambakilerin
XIX.yüzyıl sonlarında açıkça
hristiyanlığa dönmeye başlamaları üzerine
ölenlerin hangi mezarlığa gömüleceği ve mirasının İslami yasalara göre mi yoksa
hristiyan yani koloni yasalarına göre mi paylaşılacağı hususunda tartışmalar
çıkmış, sorunlar bazan mahkemelere bile yansımıştır. Burada kaydedilmesi
gereken bir nokta da Linobambakilerin Osmanlı idaresi altında yaşadığı dönemde
müslüman addedildikleri için tüm yaşamlarında şeri yasalara tabi tutulmuşlar,
atalarından kalan mirası kurallara göre bölüşmüşlerdir.
Kıbrıs’ın İngiltere’ye devredildiği 1878
yılında adada 1200 Linobambakinin yaşamakta olduğu bazı kaynaklarda
zikrediliyorsa da bu rakamın gerçek rakamı yansıtmaktan çok uzak olduğu
ortadadır. 1902 yıllarında Kıbrıs’taki Linobambakileri Katolikliğe döndürmeğe
çalışan Papalık örgütü Roma Propaganda Fide Örgütünün Kıbrıs’ta 30 yıldan fazla
bir süre yaşamış temsilcisi Papaz Celestino de Nunzio’ya göre bu rakam tahminen
10000 civarındadır. Ancak bu rakam bile düşüktür; çünkü Papaz Nunzio sadece Baf
ve Limasol bölgelerindeki Linobambakiler arasında çalışmıştır. Bu bölgelerin
dışında da binlerce Linobambakinin yaşadığı rahatlıkla söylenebilir.
1910 yıllarında artık Osmanlının adaya geri
dönmeyeceğini anlayan ve kilisenin gerek ekonomik gerek manevi yardımlarıyla
çok önemli miktarda Linobambakinin hristiyanlaşması adadaki müslüman liderliği
telaşa kaptırmıştı. Zamanın müftüsü Mehmet Ziya Efendi’nin İstanbul’a
gönderdiği konu ile ilgili 2 memorandum veya arizanın orijinalleri T.C.
Başbakanlık arşivinde kopyaları ise KKTC Milli arşivinde muhafaza edilmektedir.
Müftü Ziya Efendi 1910 yılına ait dilekçesinde hristiyan papazların müslüman
köyleri hristiyanlaştırdıklarından şikayet ederek bu köylerden bazılarının
isimlerini vermektedir. Osmanlı kayıtlarına göre müslüman olarak geçtiğinden
hiç şüphemiz bulunmadığı bu köylerin hemen tümü de Linobambaki köyüdür. Tabi ki
hristiyanlaştırılan hakiki Türk köyleri de vardır. Ancak bunların önemli bir
miktar tuttuğunu söylemek mümkün değildir.
Aşağıda Müftü Ziya Efendiye ait köy
listelerinde söz edilen pekçok köyün Linobambaki olduklarına dair kanıt çoktur.
Ancak burada kaydedilmesi gerekli bir husus vardır. Hristiyanlığını açıkca ilan
eden pekçok Linobambaki köyünde azınlık olarak bulunan gerçek müslüman Türkler
de bu yıllarda ihmal ve ilgisizlik nedeniyle hristiyanlaşmıştır. Müftü Ziya
Efendi’nin hristiyanlaşan müslüman köyleri adı altında verdiği listeler şu
Linobambaki köylerini içeriyordu:
“Korfi, Lanya, Aydihona, Monagrul, Doro,
Monagri, Trimiklini, Limnad, Vavia, Laya, Ayos, Anglisia, Vavaccinia, Laba,
Appos, Kyrokitya, Peye, Pshal, Kombos Çakidira”
Müftü Ziya Efendi ayrıca kısmen hristiyanlaşan
köylerin ismini de vermişti: bunlar arasında “Milya, Hrinia, Civia, Aytotoro,
Girit Marot, Ay.Merkur, Fasula, Bahçeler, Cite, Milia, Hronia, Yeroşibu,
Ayvarvara” köylerinin isimleri zikredilmektedir.
Müftü Ziya Efendi 11 Temmuz 1905 ve 22 Şubat
1910 tarihli bu başvurularıyla Linobambakiler hakkında bize çok değerli iki
belge bıraktığının elbette farkında değildi.
Gizli hristiyanlık Osmanlı İmparatorluğu
topraklarında doğmuş, yaklaşık 500 yıl varlığını sürdürmüş ve kendisini yaratan
imparatorluğun zayıflayıp dağıldığı dönemde kendisi de tarihin tozlu sayfaları
arasında yitip gitmiştir.”
KIBRIS TÜRKLERİNİN KÖKENİ VE TARİHİ SÜREÇ
İÇERİSİNDE KIBRIS TÜRK TOPLUMUNUN OLUŞUMU (Ahmet Erdengiz, Halk Bilimi,
Sayı:29,sayfa:19-20-21-22-23-24-25)
Kıbrıs Türk toplumunun kökeni ve yaklaşık
dörtyüz yıllık tarihi süreç içerisindeki oluşumu hakkında bugüne dek başlıca
iki görüş ve yaklaşım varolagelmiştir. Her ikisi de en aşırı uçlarda
gezindiğinden bir sentez oluşturmaları veya orta bir yolda buluşmaları mümkün
olmamıştır. Ayrıca tarihi süreç içerisinde çok dinamik bir seyir takip eden
Kıbrıs Türk toplumunun oluşması olayına her iki görüş de statik bir bakış
açısıyla baktıklarından gerçekleri ortaya çıkarmakta, açık kalplilikle ve
bilimselliğin gerektirdiği şekilde hakikatleri ortaya koymakta muvaffak
olamamışlardır. Nedir bu iki yaklaşım?
Birincisi Kostas Kyrris ve Theodore
Papadopolos gibi Rum tarihçilerin, araştırmacıların ve Rum kilisesi ideologlarının
öne sürdüğü tezdir ki, özetlenecek olursa şöyledir: “Kıbrıs Türklerinin kökeni
genel olarak Anadolu’dan sürgün metoduyla gelen hristiyanlara, adanın
Osmanlılar tarafından zaptından hemen sonra İslamiyeti kabul etmek zorunda
kalan Rumlara ve uzun yıllar varlıklarını gizli-hıristiyanlar- halk deyişiyle
Linobambakiler- olarak sürdüren ve daha sonra da müslümanlaşan hristiyanlara
dayanmaktadır.”
Buna karşılık bazı Türk tarihçilerince
geliştirilen tez ise özetle:
“Kıbrıs Türkleri Anadolu’dan gelen Türklerin
torunlarıdır; bu toplum dört yüz yıllık tarihi süre içerisinde ırksal saflığını
muhafaza etmiş, Rum toplumuyla
ne sosyal ne de kültürel boyutlarda
alışverişlerde bulunmamış ve ortak değerler ve davranış şekilleri
geliştirmemiştir” iddiasını getirmektedir.
Bu kısıtlı zaman içerisinde hem Türk
toplumunun tarihi oluşumu, hem de iki toplum arasındaki sosyal ve kültürel
iletişim ve ortak değer ve davranış şekilleri üzerinde durmak maalesef mümkün
değildir. Bu ortak değer ve davranış şekilleri bir “Kıbrıs halkı” nı kesinlikle
meydana getirmemiştir veya bir Kıbrıs milletini oluşturmamıştır ama, özellikle
kırsal kesimde benzeşen ekonomik şart ve zorlukları göğüsleyen ve 400 yıl aynı
ada üzerinde yaşayan insanların birbirlerini etkilemediklerini, bazı ortak değerler
üretemediklerini ve toplumsal yapılarının oluşmasında karşılıklı katkılarda
bulunmadıklarını da iddia etmekle herhalde mümkün değildir.
Yukarıda bu iki görüşü saptadıktan sonra
Kıbrıs Türk toplumunun kökenini ve dört asırlık tarihi süreç içerisinde bu
toplumun oluşmasını sağlayan kaynakları bu iki zıt görüş çerçevesinde ele
alalım:
ADANIN OSMANLI İDARESİNE GİRMESİNDEN ÖNCE
ADADA BULUNAN MÜSLÜMAN, TÜRK, TURKOPOL VE DİĞER UNSURLAR
Adanın Osmanlılar tarafından zaptedilmesine
başlandığı 4 Temmuz 1570 tarihinden yaklaşık 7 ay önce adada bulunan Müslüman
ve Türk tacirler İstanbul’daki Venedik balyosunun ve tüccarlarının 13 Ocak 1570
tarihinde tutuklanmalarına karşılık olarak Kıbrıs’ta tutuklandılar. Bu
tutuklananlardan bir kısmı Ağustos 1571 tarihinde Magosa zindanlarında can
verdi. Kısacası 14. yüzyıldan itibaren adada az sayıda olsa bile bir takım
Türklerin var olduğunu biliyoruz. Kıbrıs krallıklarının Selçuklu Devleti ve
bazı Güney Anadolu beylikleriyle imzaladığı ticari antlaşmalar neticesinde bazı
Türklerin adaya geldiğini ve küçük tüccar toplulukları oluşturdukları tarihi
bir gerçektir. Bunlarla ilgili bilgi kırıntılarına ünlü tarihci Mas Latrie’nin
araştırmalarında rastlıyoruz. Bu Türklerin sağ kalanlarından bir kısmı adadaki
Türk nüfusun ilklerini oluşturmuştur.
Bunlara önemli sayıda turkopolu da eklemek
gerekecektir. Kimdir bu turkopollar? Türkopollar 12 ile 16. yüzyıllar arasında,
Orta doğudan özellikle bugünkü Güney Anadolu, suriye, Lübnan ve Irak’ın
bulunduğu bölgelerden hristiyan krallıkların veya daha doğru bir deyişle haçlı
krallıklarının topladığı çoğu Türkmen, Kürt, Arap ve yarı hristiyan unsurlardan
oluşturdukları askeri birlik mensuplarıydı. Bunlar genellikle süvari birlikleri
oluştururlar ve ücret karşılığında savaşırlardı. Bu turkopollardan pekçoğu
adanın Osmanlılara karşı savunulmasında rol almış, pekçoğu da Osmanlılara
katılmışlar ve bunun
karşılığında affedilerek adada yerleşmeleri
için kendilerine toprak verilmiştir. Bu turkopollar da adanın ilk Türk-müslüman
toplumunun oluşmasında böylece rol almışlardır. Daha sonra göreceğimiz gibi bu
turkopolların Latin-Venedik asıllı komutanlarından bazıları da İslamiyeti kabul
etmek suretiyle Türk saflarına katılmışlar ve Türk toplumunun oluşmasına
katkıda bulunmuşlardır.
Fetih öncesi adada bulunan ve Kıbrıs Türk
toplumunun oluşmasına katkıda bulunan bir diğer unsur da Lüzinyanlar ve
Venedikliler döneminde Limasol ve Baf yörelerindeki başta şeker kamışı
tarlalarında, şekerhanelerde ve pamuk tarlalarında çalıştırmak üzere getirilip
yerleştirilen Afrika özellikle de Habeşistan ve sudan (Nubiya) kökenli
topluluklardır. Ancak bunların daha sonra Kıbrıs Türk toplumuna katılacak olan
zengin konaklarının zenci dadı, lala, hizmetçi, cariye ve köleleriyle
karıştırmamak gerekir. Limasol bölgesinde Piskobu, Evdim, Paramal, Baf
yöresinde Hirsofu ve Magunda, Larnaka kazasında Mennoya, Pirga ve Lefkoşa
bölgesinde Elye gibi köylerde yoğunlaşan bu esmer tenli soydaşlarımızın kökeni
hiç şüphesiz ki Anadolu değildir. J.Lawrence angel, ada Kopec, Kazimera
Domaniewska Sobczak, Banton ve A.Mourant gibi araştırıcı ve genetik
uzmanlarının 1974 öncesinde yaptığı çalışmalarda bu bölge halkının genetik ve
kan grupları açısından Kuzey Sudan, Habeşistan ve Güney Mısırlı oldukları
gerçeğini ortaya çıkarmış bulunmaktadır.
Esmer tenli ve negroid özellikler taşıyan
Piskobu, Hirsofu, Mennoya, Magunda gibi köylerimizde geçmişte yaşayan
soydaşlarımız Osmanlıların adaya getirdikleri zenci kölelerle direkt alakalı
değillerdir. Aksi taktirde Osmanlılar tarafından adaya getirilen zenci
unsurların belli bir dönemde belli köylere yerleştirildiklerini ve zencilerin
yoğunlukta olduğu köyler oluşturduklarını iddia etmek zorunda kalırız ki bunun
tarihi gerçeklerle bağdaşmayacağı ortadadır. Bu esmer tenli soydaşlarımızın
Piskobu, Evdim, Hirsofu gibi Lüzinyan, Venedik ve Osmanlı döneminin ilk
yüzyılında adanın şeker kamışı ve pamuk üretiminin yaygın bir şekilde yapıldığı
en gelişmiş köylerinde yoğun olarak bulunmaları rastgele bir olay değildir.
Örneğin adanın Osmanlı dönemindeki ilk detaylı nüfus sayımının kaydedildiği
1572 yılına ait Defter-i Mufassal’a göre Piskopu köyü 9 semte bölünmüş olup 482
vergi mükellefi olan Kıbrıs’ın en büyük köylerinden biridir. Yine Kıbrıs’ın
1571/72 yıllarını kapsayan Muhasebe-i Varidat ve Masarif-i Hizane’sine, yani
bütçesine göre, Piskopu ve civarındaki şekerhanelerin yıllık tahmini geliri
300,000 akçeye yaklaşmaktaydı. Lüzinyanlar ve Venedikliler bu yörelerde yaşayan
insanları “köle” statüsüne yakın bir statüde tutmuşler ve angaryacı olarak
çalıştırmışlardır. Bu husus 11 Cemaziyelahır 980 tarihli Kıbrıs Beylerbeyisine
hitaben gönderilen buyrultuda da:
“Cezir-i mezburede kuffar-ı hakisar zamanında
bazı mevazide şeker ve penbe (yani pamuk) ve sayir hububatı beyleri aktirüp
kifayet mikdarı çift ve saban ve boyunduruk virmek ile amel-i idüp ziyade baha
ile alup barikoz tarifesine ektirmekle hayli mal hasıl olup” şekilde açıkça
teyid etmektedir.
Pekçok kaynağa göre Osmanlının adayı
fethettiği yıllarda adada diğer ırkların yanısıra pekçok Habeşistanlı ve
bugünkü Güney Mısır ile Kuzey Sudan bölgesinden getirilme özgür veya köle
statüsünde insan yaşıyordu. 17. yüzyıl içerisinde Türk-Müslüman nüfus
içerisinde yok olan insanların fiziki açıdan Piskobulu, Mennoyalı veya
Hirsofulu soydaşlarımıza ne kadar benzediklerini herhalde bir kez daha
belirtmek gerekmemektedir. Gerçekte Salamis, Değirmenlik ve Ay. Paraskevi
kazılarında çıkarılan negroid, yani zenci tiplere ait heykeller Afrika kökenli
insanların Kıbrıs adasında Roma dönemi ve hatta öncesinde bile varolduklarını
açıkça kanıtlamaktadır.
2. ADANIN OSMANLI HAKİMİYETİNE GİRMESİNDEN
SONRA ADAYA GETİRİLEN NÜFUS:
Kıbrıs Türk toplumunun oluşumunda Anadolu’dan
gelen Türk unsurun oynadığı çok önemli rol inkar edilemeyecek tarihi bir
gerçektir. Ancak burada dikkatli olmamızı gerektirecek bir husus vardır.
Osmanlı devleti ve padişahları ittihad ve Terraki dönemine kadar kendilerini ne
bir Türk devleti ne de bir Türk hanedanı olarak görmemiştir. Devletin ve
hanedanın varoluş ideolojisi olan İslam dini belli bir ırktan çok, müslüman
ümmetçiliğine dayalı bir görüştü. Bu nedenle Osmanlıların adayı bilinçli olarak
Türkleştirmek gibi düşünce ve kaygıları yoktu. Nitekim adaya nüfus sevkiyle
ilgili olarak verilen buyrultularda bu sürgüne tabi tutulacak olanların belli
bir ırka ait olmasını gerektiren bir emir yoktur; aksine belli meslek dalları
ön planda tutulmuştur.
Ancak sürgün emirleri ile adaya getirilen
nüfustan önce, Türk toplumunun bir bölümünü oluşturacak olan geride bırakılan
Osmanlı askerine bakmak gerekmektedir. Ada’daki Türk veya daha doğru bir
deyişle Müslüman – Osmanlı nüfusunu daha ilk yıldan yüksek tutmak ve bu yolla
Kıbrıs Türk toplumunun nüfus yapısına kayan Latin, Venedik vesair unsurları
gözardı etmek için bazı tarihçilerimiz ne tuhaftır ki yine bir Rum tarihçiye
Kiprianos’a başvurmaktadırlar. Angelo Calepio’dan dinleyerek Kıbrıs’ın
Osmanlılar eline geçişinin tarihçesini yazan Estienne de Lusignan’ ın 1573
yılında yayınlanan İtalyanca eserindeki yanlış bir bilgiyi kullanan Kiprianos,
Lala Mustafa Paşa’nın adada 20,000 kişi bıraktığını yazmıştır.Bu yanlış rakam
daha sonra da ünlü tarihçi Hill tarafından da tekrarlanmıştır. Halbuki Estienne
bu hatasını 1580 yılında yayınladığı Fransızca eserinde düzelterek 2000
yapmıştır. Gerçekte bu
rakamın doğruluğu Başbakanlık Arşivinde
Maliyeden müdevver defterlerden 5168 numaralı defterin 10. ve 7168 numaralı
defterin 247. sayfalarında verilen rakamlarla da uyuşmaktadır. Bu defterlere
göre topçu, gönüllü, mustahfız, ve azab olarak 2779 kişi 1572 yılı itibarıyle
adada bulunmaktaydı. Aynı husus, Kıbrıs’a ait ilk Osmanlı bütçesinde de teyid
edilmektedir. Bütçe ilk Osmanlı bütçesinde de teyid edilmektedir. Bütçe
“Mevacib-i çavuşan ve gönüllüyan ve müstahfazan ve azcban ve topçıyan ve
cebeciyan-ı kıla’ı mezkurin der cezire-i Kıbrıs...” başlığı altında adada 40
çavuş, 561 gönüllü, 979 müstahfazan, rüesa ve azeban, 254 topçu ve 63 cebeci
bulunduğunu ve bunlara toplam yaklaşık 6.5 milyon akçe ödendiğini
belirtmektedir. İşte Kıbrıs Türk toplumunun savaş sonrası ilk üyeleri, bir
kısmı devşirme bir kısmı da Türk asıllı olan bu askerler ve gönüllülerdir.
Bunlardan bir kısmı savaştan hemen sonra ailelerini de Kıbrıs’a getirmişler,
diğerleri ise ada ahalisinden eşler almaya başlamışlardı. Din ve dil
farklarının getirdiği zorluklar da göz önünde bulundurulacak olursa adadaki
kızlar, özellikle da savaş ganimeti sayılmış olan Latin ve Venedik asıllı
kızlar yetersiz kalmış ve Anadolu’nun Canik (Samsun) dolaylarından bir miktar
bakire kız getirilmesi emri çıkmıştı. Hatta yeniçerilerin Rum kızlarına fazla
tebelleş olmaları üzerine bunu men eden bir de ferman yayınlamıştı. Bu noktada
durup kısa bir saptama yapmakta yarar vardır. Kıbrıs Türk toplumunun bu ilk
üyelerinin babalarının çok önemli bir bölümünün müslüman olması dışında Türklükle
pek alakaları yoktur. Özellikle anne tarafından çoğunun aslı Latin, Rum ve
Venediklidir. İşte bu Rum annelerdir ki adada pekçok Türk köyünün dilini
Rumcalaştırmıştır. Asırlarca süren ilgisizliğin, ekonomik zorlukların ve
bunları istismar eden Rum kilisesinin da bu olayda önemli bir rol oynadıkları
elbette ki yadsınamaz. Ancak bazı Türk köylerinde dilin süratle Rumcalaşmasını
alınan Rum eşler sağlamışlardır ve bu olay 19.yüzyıla kadar sürüp gitmiştir.
Araştırmacı Ali Nesim’in “Batmayan Eğitim Güneşlerimiz” isimli kitabında hayat
hikayesini anlatan emekli öğretmen Mehmet zihni İmamzade Ayyanni köyü halkı
için bakınız ne diyor:
“Pek eski kadınlardan birkaçı halis Türkçe
konuşur ve Rumca bilmezlerdi. Bunlar pek eskiden yerleştirilmiş göçmen
soyundandı. Bir kısım halk Rumca konuşur, Türkçeyi de Rumca düşünerek Türkçe
kelimelerle karıştırıp yarı Türkçe yarı Rumca bir ifade ile konuşurlardı...
Köyde Frenk zamanında kalma köle Rumlar da vardı. Bu aileler arasında köye
gelen Türk memurlar ve göçmenler evlenmişlerdi. Arnavut ailesi bir Rum cirasını
müslüman etmiş ve Arnavutlar ailesi ondan türemişti. Karamano ailesi ve daha
birçok aileler Rum ciralarıyla evlenerek aile kurmuşlardı. İsyan zamanında
Rumlardan baki kalanlar göçerek Maratasa’ya gitmişler, böylece köyde sadece
Türk aileler kaldı. Fakat lisanları çocukları besleyen anaların telkini ile
Rumcalaştı.”
Bu Rum kadınları ile evlilik hikayeleri pekçok
köyümüzde vardır. Pekçok köyümüzde köyün Türk kurucusunun ismi hatırlanır ama
eşi veya eşleri hakkında bilgi yoktur.
Adanın Türk-Müslüman topluluğuna katılan bir
diğer unsur da Kıbrıs’ın fethi sırasında ve fethini müteakip müslümanlığını
şeklen de olsa kabul eden üst tabaka Latin ve Venediklilerdir. Bu kişilerin
sayısı oldukça kabarıktır. Savaşın en yoğun günlerinin kaydedildiği,
dolayısıyle bir harb ceridesi de sayılabilecek 8 numaralı Mühimme Defteri (16
Mayıs 1570’den başlıyor) ile yine Kamil Kepeci tasnifine göre 221 Sınıflandırma
numarası taşıyan defterde pekçok üst düzey görevlinin (17 kişi) İslamiyeti
kabul ederek can ve mallarını nasıl kurtardıkları anlatılmaktadır. Bazı
örnekler verelim:
-Lefkoşa’nın fethinden önce 14 Ağustos 1570
tarihinde Murat ismini alan bir Venedikli’ye Ağırboz’da gedik verilir, diğer
biri Mehmet ismini alır ve kendisine Karaman’da gedik verilir.
26 Şubat’ta Girneli bir Venedikli Mustafa
ismini almış ve kendisine 400 akçelik tımar verilmiştir.
Magosa’dan Bayram ismini alan’a 10000; Behram
ismini alan 8.000; Geyvan ismini alan’a 7.000, Ahmet ismini alana 4000 akçe
timar verilmiştir.
7 Mart 1571 tarihinde Magosa’dan firar eden
Venedikliye Mehmet ismi ile 8,000 akçelik timar verilmiştir.
1 Nisan tarihinde başka bir asilzadeye
Abdullah ismi ve 5000 akçelik timar,11 Nisan tarihinde bir başkasına Mustafa
ismi ve yine 5000 akçelik timar verilmiştir.
22 Mayıs’ta Girneli bir asilzadeye
Mehmet adı ve Girne Liman reisliği verilmiştir.
8 Ağustos’da Magosalı bir asilzadeye Ahmed
ismini ve 5,000 akçelik bir tımarı almıştır.
26 Ağustos’da Müslüman olan önemli zat ise
bazı batılı kaynakların hadım edildiği ve işkence gördüğünü (Mesela Joseph von
Hammer) iddia ettikleri Magosa kalesi kumandanlarından Kont Hercule
Martinengo’dur. Müslüman olup Mehmed ismini alan Matinengo’ya ayrıca 20,000
akçelik bir de zeamet verilmiştir. Defter olayla ilgili olarak şöyle diyor:
“Cezire’i Kıbrıs’ta Magosa nam kal’a keferesi
ziyade zebun ve bicemal olup yürüyüş yerlerin bend ve sedde asla takatleri
olmayıp bizzaruri vire eyledikleri zamanda rehin içün içerüden gönderdikleri
kapudan hüsn-i
ihtiyarı ile İslma gelüp Mehmed deyu tesmiye
olunmağın bitidadan 20,000 akçe zeamet buyuruldu.” Bu asiller içerisinde ünlü
Nores ailesinin üyeleri de vardır. Bu aileden olan Louisde Nores’un mezar
kapağı halen Arap Ahmet Camii’nin döşemesinde bulunmaktadır. Ancak bu aile ile
ilgili en ilginç husus Nores ailesinden bir kızın Sultan III. Mehmed’e Mahmud
isimli bir de veliaht da veren bu kız saray entrikalarına karıştıkları
gerekçesiyle oğluyla birlikte idam edilmiştir.
Kıbrıs Türk toplumunun en önemli bölümünü hiç
şüphesiz ki Anadolu’dan sürgün emriyle gönderilen Yörükler ve Türkmen Türkleri
oluşturmuştur. Karaman eyaletinden Kıbrıs’a gönüllü olarak göç etmek
isteyenlere engel olunmamasını emreden 9 Nisan 1571 tarihli hükümden sonra
Kıbrıs’a ilk Türk-Müslüman nüfus aktarımı ile ilgili emir 21 Eylül 1572
tarihlidir. Adanın savaş nedeniyle bozulan ekonomisini düzeltmek için nüfus
transferini öngören bu ferman çerçevesinde 6000 civarında aile sürülmesi
planlanmışken, Kıbrıs’a göçürülecek olanların kaza bazında isimlerinin
yazıldığı 1572 tarihli Mevkufat Defterine göre sadece 1689 aile kayd
edilebilmiş ancak bunlardan da sadece 777 aile Kıbrıs’a gitmiştir. Buna daha
sonra 218 aile daha eklenmişse de bunların Kıbrıs’a gelip yerleştirildiklerine
dair bir kayıd yoktur. Bu rakam 1574 yılına doğru artmış ancak adadaki
elverişsiz şartlar ve özellikle sıtma salgınları neticesinde 1580 yılında
firarlar artmıştır. Bu döneme kadar Aksaray, Beyşehir, Seydişehir, Ilgun,
Akşehir, Koşhisar, Ürgüp, Ishaklı, Develikisar gibi şehir ve Ulukışla, Evbasar,
Ahsen, Bozu, Demirli, Yatağamn, Afşar, Pınar, Beğtimür gibi yörelerden gelen
Türkmenlerin yanısıra 1580’li yıllarda artan miktarlarda Yörük de adaya
gönderilmişti. Bunlardan bazıları çevrelerinde eşkiyalıkları ile tanınmış Yörük
aşiretleri idi. Örneğin 8 Temmuz 1576 tarihli Anadolu Beylerbeyisi ve Uşak
Kadısına hitaben gönderilen sürgün hükmü bunun güzel ve ilginç örneklerinden
olup özetle şöyle demektedir:
“Kütahya kazasına bağlı Akkeçili yürüklerinden
50-60 kişilik bir grubun Sar nakiyesine davul – zurna çalarak bir hamama gelip
içinde kadınlar varken kapıdaki peştemalı kaldırıp içeri girmek istediklerini,
bu esnada oradan geçmekte olan Rodos’tan gelen Derviş Çavuş adlı bir saray
ulağının beygirlerini alıp kendisini de iyice döğdüklerini bildirmişsin...Şimdi
bu adı geçenleri çoluk çocuğuyla Kıbrıs adasına sürgün eyledim. Hiç vakit
geçirmeden onları Silifke yöresine gönderip Kıbrıs adasına göçüresin.”
Tarihçi Ahmet Refik’in yayınladığı (Anadolu’da
Türk Aşiretleri) isimli yapıtında yer alan fetvada ise şöyle denmektedir:
“Yörüklerden birisi Müslümanların ırz ve
namuslarına saldırır, ekinlerini de tahrip ederse...hiçbir şekilde yola
gelmezse...belasından kurtulmak için Kıbrıs adasına gönderilmesi emrolunsa ve
buna karşı gelse, katli caiz olur mu? Elcevap olur” Kaçar Halil, Akkeçili,
Senetli, Şamlu, Karahacılı, Köseli, Eskiyürük, Şıhlı, Kiseoğlu, Patrak,
Çıplaklı, Kedikli, toslaklı, Saçıkara, Dirimlü, Cerit (Yörük aşiretlerinin
isimlerinin okunuşlarında bazı farklılıklar olabilmektedir) gibi Yörük
aşiretlerinden aileler değişik tarihlerde Kıbrıs’a sürülmüştü. Bu aşiretlere
mensup kişilerin pekçoğu da ya yolda ya da adaya vardıktan sonra firar
etmişlerdir. Bu firarlarla baş edemeyen Osmanlı hükümeti bir süre sonra “fesat
ve şekavetten vazgeçerek bundan böyle kendi hallerinde oturup ekin ekerek
geçimlerini sağlamak şartı” ile Yörüklerin yeniden Kıbrıs’a sürülmelerinden
vazgeçmişti. Bu aşiretlerden bazılarının Türkmenlerle olan akrabalıkları ve
Müslümanlıkları elbette ki tartışmalıdır. Ancak bunu yapmaya ne yazık ki
zamanımız elverişli değildir. Yalnız burada bir hususu daha belirtmekte yarar
vardır. Bazı çevrelerin iddia ettiği gibi adaya sürülen halkın tümü de
Türk-Müslüman değildir. Az sayıda olsa bile birtakım gayri-müslümlerin sürgün
metoduyla adaya getirildiklerini biliyoruz. Ahmet Refik Altınay’ın yayınladığı
bir belge bunun en bariz ıspatıdır. 10 Ocak 1574 tarihli bu belgeye göre ünlü
mimar Sinan’ın Kayseri’nin Ağrinas köyündeki zımmi yani gayri müslüm akrabaları
da Kıbrıs’a sürülecek diğer zımmiler arasında kaydedilmiştir. II. Selim, Akdağ
Kadısı Hüseyin Çavuş’a gönderdiği bir emirle bu zımmilerin isimlerinin sürgün
defterinden çıkartılmasını istemektedir. Diğer yandan Kıbrıs’a sürülen ve
genellikle Larnaka ve Limasol yörelerine iskan edilen Hristiyan Karamanlıların
da zaman içerisinde Kıbrıs Türk toplumu içerisinde eriyip asimile olduklarını
biliyoruz. Ancak Kıbrıs’a sürgün edilen Kayseri Ermenileri olsun veya Konya
Karamanları olsun bunların Selçuklu döneminde ve öncesinde hristiyanlaşan ve
bilahare Ermenileşen ve Rumlaşan Türkler olma ihtimali de kesinlikle gözardı
edilemez. Nitekim değerli tarihçi Fehmi Turgal mülga şeri’ye mahkemeleri
sicilleri üzerinde yaptığı araştırmada Nikol bin Kaya, asvador bin Bahadır,
Şahane binti Sinan, Sarkis veledi Kutlu gibi pekçok Türk bağlantılı Ermeni ve
Karamanlı tesbit etmiştir.
Adanın Osmanlı idaresine girmesini müteakip
Müslümanlaşanm asillerin yanısıra Venedik ve Latin köylüler de süratle
İslamiyeti kabul etmeye başladılar. Özellikle Karpas yöresinde bu yaygın bir
şekilde gerçekleşmiştir. Ekim 1571 fermanı ile Ortodoks kilisesinin resmen tek
kilise olarak tanınması ve Latin kilisesinin faaliyetlerine son verilerek
Latinlerin bir Millet olarak tanınmaması pekçok Avrupa kökenli köylüleri ya
Ortodokslaşmaya ya da Müslümanlaşmaya itmiştir. Hogarth gibi araştırmacıların
Karpaz
yöresinde yaptıkları gezilerde beyaz tenli,
sarışın veya kumral ve renkli gözlü Türk ve Rum köylüler saptaması herhalde bu
olayla ilgilidir.
Geçen yıl 9. Has-Der Sempozyumunda sunduğumuz
bildiride detaylı bir şekilde incelediğimiz bu Latin – Venedik asıllı
köylülerin bazıları direkt olarak müslümanlaşırken bazı köyler de dıştan
müslüman ancak kendi aralarında hristiyanlık inanç, adet, örf ve isimlerini
taşıyan gizli – hristiyanlık yani popüler isimleriyle Linobambakileri
oluşturmuşlardır. Bu Linobambakiler arasına sonradan çok sayıda Rum ve az
sayıda Ermeni ve Maronit de katılacaktır. Bu gizli-hristiyanlar adadaki siyasi
duruma ve Osmanlı devletinin gücündeki zayıflamalara göre ya açıkça
hristiyanlıklarını ilan edip Rum saflarına ya da Müslüman kalarak Türklerin
saflarına katılmışlardır. Özellikle son yüzyılda kağıt üzerinde Müslüman
görülen pekçok Linobambaki köyünün Hristiyanlığa kayması Türk liderliğini
telaşa kaptırmış ve bu köylere gönderilen cerei hocalar vasıtasıyla bu
toplulukların İslamlaşması için gayret göstermiş ve Dillirga gibi yörelerde ve
hepimizce iyi bilindiği gibi Luricina gibi köylerde başarıya ulaşılmıştı.
Dönemin Müftülerinden Ziya Efendi’nin 11 Temmuz 1905 ve 22 Şubat 1910 tarihli
İstanbul hükümetine hitaben kaleme aldığı iki arizasında hristiyanlaşıyorlar
diye andığı köylerin hemen hepsi, içlerinde yaşayan bir miktar Türkün dışında
Linobambaki nüfusuna sahiptir. Ziya Efendiye göre bu köylerden bazıları
şunlardır:
“Korfi, Lanya, Ayandihona, Monagrul, Doro,
Monagri, Trimiklini, Limnad, Vavla, Laya, Ayos, Anglisia, appos, Kyrohitya,
Piyi, Milya, Aytotoro, Fasula, Yeroşibu, Ayvarvara ve Çite.”
Kıbrıs Türk nüfusunun bir diğer kaynağı da
Boşnaklar, Arnavutlar, Gürcüler ve Çerkezlerdir. Vakit darlığı nedeniyle
bunların burada teker teker incelenmesi imkansızdır. Bilindiği gibi 17. asır
başlarında kıyı şeridinin korsanlar tarafından tehdit edilmesi üzerine Lüzinyan
ve Venediklilerin daha önce yaptığı gibi Osmanlılar da adanın kıyı köylerine
Boşnak ve özellikle de Arnavut göçmenler yerleştirmişler, bir kısmı hristiyan
olan bu Arnavutların bazıları, özellikle Dillirga ve Limasol yöresindekiler,
Müslümanlaşarak Türk toplumunun bir parçası haline gelmişlerdir. Bunlardan
Rumlaşarak Osmanlı devletine karşı yapılan ayaklanmalarda önemli görevleri
üstlenenler de olmuştur.
Adamıza gelip yerleşen ve zamanla Türk nüfus
içerisinde asimile olan Çerkezlerin torunlarından bazılarının isimleri
hepimizce bilinen popüler isimlerdir. Adaya son Çerkez sevkiyatı 1864 yılında
yapılmıştı. İskan edilmek üzere Kıbrıs’a gönderilen 2700 Çerkez’den 2150’si
yolculuk
sırasında, 350’si de Kıbrıs’a varışlarında
sıtmadan ölmüş, sağ kalan 200 kişisi de Limasol yöresinde iskan edilmişlerdi.
Cevdet Çağdaş’ın 1964 yılında yaptığı bir saptamaya göre ölen çerkezler Aya
Sofya camii yanında ve bugün varolmayan Garipler Mezalığına gömülmüşlerdi.
17. asır başlarında Anadolu’dan kafi miktarda
nüfusun adaya aktarılmaması ve gelenlerin geri firarından dolayı, halep, Şam,
Hama ve Humus civarlarından da sürgün yoluyla adaya müslüman nüfus
gönderilmişti. Bu müslüman nüfusun az sayıdaki Arabın yanısıra çok sayıda
Türkmeni de ihtiva ettiğini biliyoruz. Gerek bu sürgünlerde gerekse ileriki
yıllarda adamıza gelen az miktardaki Müslüman Arap kolayca Türk toplumu
içerisinde erimiştir.
Konuşmamızın başında belirttiğimiz Osmanlı
dönemi öncesi Afrika kökenli zenci veya koyu tenli köylülere ek olarak Türk
toplumunun bünyesine bir de köle olarak giren ve zamanla hürriyetlerini
kazanarak toplumumuzun bir parçası haline gelen siyah beyaz köleler vardır. Ne
yazık ki zaman darlığı nedeniyle burada detaylı bir şekilde üzerinde
duramadığımız bu ilginç konu araştırmacılarını beklemektedir. Bu da kısmen
eldeki şeri sicillerin taranmasıyla mümkün olabilecektir. Sadece 1590-1640
yıllarını kapsayan kısa bir taramaya göre Kıbrıs’ta Türkler tarafından satın
alınan esirler arasında şu milliyetlere rastlamak olasıydı: Rus, Habeş, Mısır,
Eflak, Çerkez, Macar, Gürcü ve Hırvat. Bunlardan beyaz kadın köleler Lefkoşa
çarşısında en pahalı satılanlarıydı. Bir Çerkez kızına 14,400 akçe verilirken
ortalama zenci erkek köle fiatları 4 000 ile 8000 akçe arasında
değişiyordu.
Bu kölelerin pekçoğu daha kölelik ilga
edilmeden önce hürriyetlerini almış, yerli Türklerle evlenmiş ve Türk toplumunun
ayırdedilemez bir parçası haline gelmişlerdir. Habeşi ve diğer siyahi köleler
hürriyetlerini kazanmalarını müteakip bilhassa Latin – Venedik dönemi kalıntısı
müslümanlaşmış siyahilerle evlenmek suretiyle özellikle Elye, Piskobu, Mennoya
ve Hirsofu yörelerindeki esmer ve zenci tipli soydaşlarımızın nesillerinin
sürdürülmesine ve sayılarının artmasına neden olmuşlardı. Ancak bunlardan
beyazlarla evlenenleri de yok değildir. Bu karışık evlilikler neticesinde
negroid özellikli, ancak zenci olmayan saydaşlarımız ortaya çıkmıştır. “Kara
Mehmet”, “Arap Ali”, “Arap Ahmet” lakaplı isimleri taşıyan pekçok soydaşımızda
bu negroid özelliklerden birkaçını görmek mümkündür.
Kıbrıs Türk nüfus yapısına katkıda bulunan bir
diğer unsur da şüphesiz ki Müslümanlaşan Rum köylü nüfustur. Bunları, şeri
sicillere de yansıyan az sayıdaki genellikle kasaba ve şehirlerde yaşayan ve
İslamiyeti kabul eden
Rumlarla ve mahkemelere yansıyan münferit
vakalara neden olan hristiyanları karıştırmamak gerekir. Burada çok tartışmalı
bir konuya girdiğimizin farkındayız ve neyazık ki bu konuyu gerektiği gibi
detaylı olarak tartışmak için zamanımız yoktur. Bazı çevrelere göre bu olay
daha önce hristiyanlaşan Türk köylerinin yeniden müslümanlaşmasından başka bir
şey değildir. Bu tezin kısmen doğru olduğu bir gerçektir. Adada bazı Türk
köylerinin çeşitli nedenlerle hristiyanlaştığı tarihi bir gerçektir. Tapu
kayıdları özellikle Baf ve Trodos köylerinde hristiyanlaşıp Rumlaşan Türk
köylerinin varlığını ıspatlamaktadır. Ancak bir Türk köylünün hristiyanlaşıp
Rumlaşmasını kabul eden mentalitenin bir Rum köyünün müslümanlaşarak
Türkleşmesini reddetmesini anlamak da kolay değildir hem de bunun binlerce
örneğinin Osmanlı İmparatorluğunda görüldüğünün bilinmesine rağmen. Bu konuda
daha sağlıklı ve detaylı bilgi verebilmek için Kıbrıs’la ilgili Osmanlı vergi
tahrirlerinin gözden geçirtilmesinde yarar vardır. Ancak Kıbrıs’ta hristiyan
reayadan haraç vergisi toplama işi Kilise’ye verildiğinden ve merkezi hükümet
tarafından hazırlanan haraç vergisi mükellefleri listeleri Kilise tarafından
hazırlanan listelere dayandırıldığından Osmanlı ve Kilise tahrir belgeleriyle
arada pek fark olmasa gerektir. Örneğin bu kilise listelerine göre 1825 yılında
haraç vergisi veren Margi, Civisil, Baf Prastyosu, Kandu, Bladanisyo ve Melunda
köyleri 1832 yılı itibarı ile haraç listelerinden çıkartılmışlar yani müslüman
köyler haline gelmişlerdir. Bunun geçici vergi affıyla bir ilgisi yoktur.
Nitekim bu köyler 1960 nüfus sayımına göre de tamamen Türkler tarafından iskan
edilmiş olan köylerdir. (Bu saptama söz konusu köylerde 19. asır itibarıyla
hiçbir Türkün yaşamadığını gösteremez; tek gösterebildiği 1832 yılı itibarıyla
bu köylerin Rum ahalisinin Müslümanlaştığıdır).
Kısaca toparlamak gerekirse Kıbrıs Türk
halkının oluşumu da diğer tüm halklar gibi dinamik bir seyir izlemiştir. Önemli
bir bölümünü teşkil eden Türkmen ve Yörüklerin dışında hristiyanlaşmış Türk
halkının oluşumu da diğer tüm halklar gibi dinamik bir seyir izlemiştir. Önemli
bir bölümünü teşkil eden Türkmen ve Yörüklerin dışında hristiyanlaşmış Türk,
Afrikalı, Arnavud, Gürcü, Çerkez, Arap, Çingene, Rum, Latin ve Venedikli
unsurları da alarak 20. yüzyılın ilk yarısındaki yapısına ulaşmıştır. Amazon ve
Borneo ormanlarından bir-iki kabileyi saymazsak dünyadaki tüm ulusların da
tarihi seyir içerisindeki oluşumları bundan farklı olmamıştır. Ancak bu tarihi
gerçeği saptırmak ve bugün Kıbrıs’ta tek bir Kıbrıs milletinin veya halkının
var olduğunu ileri sürmek de tarihi ve ilmi açıdan tamamen bir safsata olarak
kalmaya mahkumdur.
Kıbrıs Türkleri, Rum lideri Vasiliu’nun iddia
ettiği gibi bu adanın 400 yıllık misafirleri değil, büyük çoğunluğu Kıbrıs’ın
tarihi nüfus kaynağını oluşturan
Anadolu’dan gelip bu adanın 9000 yıllık kültür
mirasıyla yoğrulmuş bir toplumdur. Bu toplum oluşurken ona katılan unsurlarla
gelişmiş, zenginleşmiş ve Kıbrıs tarihinin derinliklerine kök salmıştır. Kıbrıs
Türk toplumu ve özellikle de gençliği bu gerçekleri kavrayabildiği oranda bu
topraklara yapışacak ve ona bu adada yaşam hakkı tanımak istemeyen Rum liderliğinin
askeri, ekonomik ve kültürel baskılarına karşı durabilecektir.”
ORTAK İSYANLAR( Kıbrıs Türk Toplumunun Geçmişi
Tarihsel Gelişmeler, sf.5, Prg.4-5, Dr. İbrahim Aziz)
“Müslüman nüfusa, aynı dinden olduğu için bazı
ayrıcalıklar da tanınıyordu. Bu ayrıcalıklar başka dinden olan nüfusa kıyasla,
müslüman nüfustan daha az vergi alınması ve müslümanlar üzerindeki baskıların
daha az olmasıydı. Örneğin, Kıbrıs’ta yerliler yirmi iki kuruş kafa vergisi
öderken, Osmanlı sayılan müslüman nüfus kafa vergisi ödemezdi. Yerli halktan
Vezir için yirmi kuruş vergi toplanırken, müslümanlardan on kuruş alınırdı.
Bunun yanı sıra hristiyan nüfus kiliseye de vermek zorundaydı. Kilise topladığı
vergiden %12 pay alıyordu. Ancak kendine düşen payı yükseltmek için bu yüzdeliğe
hiçbir zaman bağlı kalmadı. Çeşitli gerekçelerle herzaman daha çok vergi
toplardı. Hristiyan tab’a, ayrıca dragomanlar ve diğer nüfuz sahibi kişiler
için de vergi ödüyor, yani müslümanlara kıyasla iki-üç kat fazla sömürülüyordu.
Rum – Türk tüm halk, birlikte maruz kaldıkları
bu ağır ezgiye karşı işte bu nedenle birlikte başkaldırıyordu. Rumlarla
Türklerin padişah ve paşalara karşı birlikte ayaklandıkları vak’alar çoktur.
Bunlardan 1765 yılındaki Halil Ağa isyanıyla Mesarya köylülerinin 1804 –
1805’deki ayaklanmasını ve 1833 yılındaki Gavur İmam isyanını anımsatacağım. Bu
ayaklanmalarla Rum ve Türk köylüler, daha iyi yaşam koşulları için padişah ve
paşalara karşı birlikte savaştılar ve bu isyanların paşalarla kocabaşların ve
kilisenin işbirliğiyle bastırıldığını herkes biliyor.”
BİRLEŞTİRİCİ ORTAK BİLİNÇ (Türk-Yunan
İlişkilerine Bir Önsöz, Herkül Millas,sf.26 – 27)
“Bu noktada bir soluk alarak, yani bir
parantez açarak söylememiş olduklarıma işaret etmek gereğini duyuyorum. Bir
yanlış anlamaya olanak vermemek için hemen belirtelim ki “Türkler ve Yunanlılar
18. yüzyıldan önce yoktular, tarihleri araştırılmamalıdır ya da araştırılamaz”
denmemiştir. Doğal olarak tarih içinde Türkçe ve Yunanlıca konuşan soylar ve
budunlar, çeşitli yöre halkları vardı. Ancak bunlar bugünkü Türk ve Yunan ulusu
değillerdi. Kölelik ya da feodalizm düzeninde yaşayan halkların (uluslaşmamış
halkların) dünya görüşü, düşünce ve bilinçleri nitelik bakımından bugünkü
ulusçu insandan bambaşkaydı. Bu insanlar kendilerini “Türk” ya da “Yunanlı”
diye ayırmazdı. (Bunu bugün onların hesabına biz yapmaktayız!) soylarına göre,
liderlerine göre, yörelerine göre, dinlerine göre ya da bilinçsiz bir biçimde
sınıflarına göre seçerlerdi kimliklerini. Ispartalılar’ın Atinalılar’a
saldırması, Osmanlı beyliğinin Karamanoğulları’na karşı çıkması, Celali
isyanlarında Rum’la Türk’ün feodalizme karşı birlikte olmaları bundan
dolayıdır. Hatta dinlerin ilişkileri de, o geçmiş toplumsal düzenlerde
bambaşkaydı. İstanbul’un alınması süresinde bir bölüm Ortodokslar’ın Osmanlılar’ı
Katolikler’e yeğlemesi ancak böyle açıklanabilir. Kısaca söylersek, o
devirlerde ulusal bilinç yoktu; o “Türkler”le o “Yunanlılar” bugünkülerden
nitelik bakımından başkaydılar.
Gene söylememiş olduğum başka bir noktaya
değineyim: Geleneklerin etkisi yoktur, denmemiştir. Ulusların çok eskilere
uzanan gelenekleri, alışkanlıkları ya da kültürel bazı özellikleri olabilir.
(Olabilir diyorum, çünkü böyle bir olasılığı bütünüyle yadsımak diyalektiği
yadsımak demektir, ama Milattan öncelere uzanan hiçbir “ulusal” özellik-
konukseverlik, nankörlük filan- göremiyorum bu iki ulusta). Ama bu süreklilik
var olsa bile, çok önemsizdir. Kaldı ki her ulus yalnız “dedelerinden”
etkilenmez, çok daha önemli bir biçimde tüm dünya kültüründen etkilenir.”
KIBRIS TÜRKLERİ ( Ahmet An, Halkbilimi, sayı
23, C.F Beckingham’dan Çeviri,sf.25,26)
“ Rum köylerini Türk köylerinden ayırdedecek
çok az şey vardır. Fes ile kadınların peçesi hemen hemen artık hiç
kullanılmadığından, halkın giyinişi çok benzemektedir. Her iki toplum da farklı
olmayan işlerle uğraşmaktadırlar. İslam şarap içemem yasağına kesinlikle uyan
Kıbrıs Türklerinin sayısı çok azdır ve çoğu, şarap üzümü üreterek yaşamlarını
kazanmaktadırlar. Domuz eti tabii ki bir Müslüman için temiz olmayan bir ettir
ve Kıbrıs’ta yaygın bir halk inanışı vardır. Domuz eti yemek, cüzzam
hastalığına yol açar. Ama domuz yetiştiren Türk çiftçileri de vardır. Türklerin
katılmadığı tek Rum iş alanı, ikon yapımı ve satışıdır.”
“Ben bunu, küçük ve tamamen Türkler’in
yaşadığı bir köyde kendim farkettim. Köyde Türkçe dışında başka bir dil
konuşulmuyordu, ama okulda “Türkçe konuşalım” yazılı notu görünce bunu anladım.
Rumca konuşan bu Müslümanların kökeninin,
(dinsel) inançlarını korumuş, ama Rumcanın daha fazla uygun ve ticari açıdan
yararlı bir dil olması yüzünden, kendi dillerini terketmiş. Türkçe konuşan
göçmenlerden geldiği öne sürülmüştür. Bu köylerin, adanın daha uzak
bölgelerinde, Batıdaki dağlar üzerinde ve Karpaz yarımadasında bulunması ve
sakinlerinden çoğunun, ticari ilişkileri çok sınırlı olan yoksul çiftçiler
olması yüzünden bu görüş tartışmaya açıktır. Dahası, bu köylerde Türkçenin
yerini yavaş yavaş Rumca almışsa, bu Türk köylerinin birkaçının yanyana
bulunduğu Karpaz’dakinden çok, Rum köyleriyle çevrili olan bir Türk yerleşim yerindeki
gibi izole yerlerde olması beklenilirdi. Ama bunlar Aysimyo, Ayantroniko ve
Galinoporni gibi hepsi de Rumca konuşan köylerdir. Oysa komşu köy olan Koravya
Türkçe konuşmaktadır.
Bu insanların, 1571’den sonra dinlerini
Müslümanlığa geçerek değiştiren, ama dillerini koruyan Kıbrıslılar’ın çocukları
olması daha akla yakındır. Menardos’un (1905-s.415) görüşü de böyledir ve
Girit’teki benzeri olgularla desteklenmektedir. Orada, birçok Giritli’nin
Müslümanlığa geçtiği çok iyi
bilinmektedir ve Girit köylerindeki her iki
toplum tarafından konuşulan, hemen hemen tek dil’in Rumca olduğuna ilişkin
birçok kanıt vardır. Pashley (1837,Cilt, s.8) “çok geçmeden Girit’teki bütün
kırsal nüfusun sadece Rumca anladıklarını saptamıştı. Belli başlı kasabalarda
yaşayan Ağalar bile. Rumca mutlaka ana dilleri olmasına rağmen ayrıca Türkçe de
biliyorlardı”
“Tabii ki bu, Kıbrıs’taki Rum ve Türklerin
karşılıklı etkileşiminden çok farklı bir sorundur.. Atina’daki genel yerli halk
dilinden önemli derecede farklı bir dialekt olan Kıbrıs Rumcasından farklı
olarak, Kıbrıs Türkçesi, T.Cumhuriyet’inde konuşulan dile çok benzemektedir.
Rumcadan etkilenmiş olması doğaldır ve bazı Rumca kelime ve cümleler, Kıbrıs
Türkçesinde sıkca duyulmaktadır. Kıbrıs Türkçesinde, çok kullanılan bir kelime
olan endaksi (Rumcada:en takei) “tamam” yanında bazan daskalos “okul müdürü”
pandopolio (R:pantopöteion) “Pazar yeri; paraponon “şikayet” prostimon “ceza”;
Vuno (R.;bounon) “dağ”; damalis “dana”; ladi “yağ”; zakhari “şeker”; epano
“yukarı” phere “getir” ve hatta enas “bir” ve ge (R.kai) “ve” kelimeleri
kullanılmaktadır. Ama yine de “endaksi” dışında, eğitim görmüş Türklerin
konuşmalarında bu ve benzeri alıntı kelimeler sık duyulmaz. Türkçenin
Kıbrıs Rumcası üzerindeki etkisi daha az olmuştur. Bu sadece adada Rumca
konuşanların daha fazla sayıda olmasından değil, ama Osmanlı dönemi sonunda
hemen hemen mutlak olan Rumlar’ın ticari hayattaki üstünlükleri ve muazzam
edebi prestijleri nedeniyledir. Her yerde Rumcanın Türkçeden alıntıladığı Tzami
(Türkçesi cami) gibi kelimeler dışında, Kıbrıs dialektinin karakteristiği
oluşturan birkaç alıntı kelime daha vardır. Örneğin mpogia (T:Boya), ntari
(T:dan mısır) ve tarafi (T:taraf).”
KIBRIS TÜRKLERİNİN RUMLARDAN ETKİLENMESİ
“...Bu yüzden ben “Kıbrıs Türkleri hiçbir
şekilde Rumlardan etkilenmemiştir” gibi ifadeleri çok yadırgıyorum. 400 yıl
Rumlarla yan yana ve iç içe yaşamış olan dedelerimizin Rumlardan
etkilenmemeleri demek, dedelerimizin 400 yıl odun gibi yaşamış olduklarını
varsaymak demektir ki benim gönlüm buna razı değil. Etkilenmemek insan tabiatı
ile bağdaşmıyor. Bu nedenle geçen yılki Has-Der panelinde Sn. Kutlu Adalı’nın
“Halklar isteseler de bu etkileşimden kaçamazlar. İnsanlar, insan özelliklerini
sürdürdükçe bu etkileşim olacaktır.” Yargısına yürekten katılıyorum.
Etkileşim konusunda daha bilimsel ve daha
gerçekçi olma çabası içindeki bilim adamlarımız ise bu konuyu şu şekilde ifade
etmeyi yeğler: “Karşılıklı etkileşimler mevcuttur fakat bu etkileşim sadece
Kıbrıs gibi küçücük bir adada ve de çoğu kez iç içe yaşamak durumunda bulunan
toplumlarda değil dünyadaki
çoğu uluslarda vardır ve doğaldır.” Bu yargı
doğrudur. Ama ifade şeklinde adeta bir günah çıkarma arzusu sezilmektedir. Yani
ifade şekli epeyi duygusaldır...” ( Halkbilim Sempozyumları, KKTC- Turizm ve
Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul-1986, Halkbilim Üstüne Metot Denemesi,
Bekir Azgın, sf.114-115,prg 4-5)
RUM TARAFINDA BİR ARAŞTIRMA ( Halkbilimi,
Kıbrıs’ta Evlilik Gelenekleri, Andreas Hursonidis, Çeviren: Özkan Yıkıcı, sf.
6-7-8,9-10)
“(Prg.4,sf.8) Etin domuzeti olmamasına dikkat
edilirdi. Bu adet bir kelime benzerliğinden kaynaklanmaktadır. Domuzun Rumca
anlamı ayni zamanda dul anlamında okunmaktadır ve eğer yeni evliler domuz eti
yerlerse dul kalacaklarına inanılırdı. Domuzun Rumcası hiros dulun okunuşunda
“hiros”tur. Sonuçta yemek koyun etinden yapılırdı. Resi bütün toplumlarda
vardır. Türkler ve Maronitler düğünlerinde, Ermeniler ise dini günlerinde bu
yemeği yapmaktadırlar. Aynı yemeğe eski Yunanlılarda ve Bizansta da
rastlanmaktadır. Bugün halen Yunanistan’da yapılmaktadır. Manişehrinde bu
yemeğe “hondoros” denilmektedir. Eski Yunanlılarda ise “hondo” adıyla
bilinmektedir. Aristofanes’in yazılarında Hondoros pişirildiğine
rastlamaktayız. Bugün Midilli’de bu yemeğe “keşkeki” denilmektedir.”
“(Prg.16,sf10) Kıbrıs’ta evlilik gelenekleri
genellikle böyledir. Bazıları günümüze kadar gelmiştir. Fakat yenilikler ve
teknolojik gelişmeler nedeniyle birçok gelenekler kaybolmuştur. Günümüzde
düğünler Pazar günü yapılıp bitiyor. Kar amaçlı gelenekler uygulanıyor.
Sözgelimi para toplama gibi. Fakat çoğu kez bunlar bile uygulanmamaktadırlar.
Birde şu olaya değinmek gerekir. Benim köyüm pilehrisofudur ve düğünlerde komşu
Türk köylerini de birer mum vererek davet ederdik. Caminin önünde mum bırakıp tüm
köyde davet edilebiliyordu. Aynı davet şeklini Türk köyler de yapardı.
Birbirine yakın olan köylerde bu tip olaylar yaşanırdı. Düğünlerde birlikte
gidilip birlikte oynanırdı.”
APOSTOLOS ANDREAS MANASTIRI VE ADAK YERİ
(Halkbilimi,sf.3,sayı 27, Tuncer Bağışkan)
“Apostolos Andreas Manastırı ile adak yeri,
antik çağlarda DİNARETUM BURNU olarak bilinen Karpaz yarımadasının uç kısmının
4 mil kadar batısındaki kayalıkta yer almaktadır.
Şimdi olduğu gibi geçmiş dönemlerde de
Kıbrıslı Türkler ile Rumlar tarafından kutsal sayıldığından sürekli olarak
ziyaret edilir, dilek ile adakta bulunulur ve adak yerinin manevi gücünden
hastalar için şifa dilenilirdi.
ADAK YERİNİ BİR İSLAM ŞEHİDİNE BAĞLAYAN
GÖRÜŞLER
Bugüne kadar adak yeriyle ilgili yerli ve
yabancı kaynakların tümünde burasının Apostolos Andreas’a (Aziz Andrew) ait
olduğuna ilişkin bilgilere raslanmaktadır. Ancak Kıbrıs genelinde kaynak
kişilerden sağlanan bilgiler, burasının bir Türk ya da İslam (Arap) şehidine ait
olduğu inancının varlığını ortaya çıkartmıştır. Halkarasında kutsal sayılan
çoğu adak yerlerinin çok tanrılı dinler dönemine ait yerlerde bulunduğunu
öncelikle belirtmek isterim. Bu gibi yerler antik çağlarda da aynı, benzer ya
da dini amaçlarla kullanılmaktaydı. Dolayısıyle değişik dinlere bağlı olan
Kıbrıslı Türkler ile Rumların Apostolos Andreas adak yerine birlikte sahip
çıkma gayretleri, dinlerini Kıbrıs’a yayma, bu yere inanları kendi dinlerine
kazandırma ve atalarının izinde yürüyerek adak yerinin manevi gücünden şifa
dilenme istençlerinden kaynaklanmış olabilir görüşündeyim.”
KIBRISLI TÜRKLERİN VE KIBRISLI RUMLARIN ORTAK
KUTSAL YERLERİ (Türk Dostu Stavros Angelides ve Ömerge Anılarına Bir
Yolculuk”2” Ahırvan Dede Türbesi, Tuncer Bağışkan , 28 Nisan 2000,Cuma, Avrupa)
“Millet Bahçesi’nin kuzeydoğu girişinin sağ
tarafında yer alan Türbenin kapısı yeşil renkli, penceresi ise demir
parmaklıklıydı. Kapıdan başlayarak aşağıya doğru inen merdivenlerle, duvar
içinde bir mezarın bulunduğu odaya girilirdi. Türkler ve Rumlar tarafından
kutsal sayılan bu türbe ziyaret edilir, mum yakılır ve adakta bulunulurdu.
Türkler bu türbenin Ahırvan Dede (Ahi Revan Dede)’ye ait olduğuna inanırlarken,
Rumlar ise Kasteliotessa’ya (Castigliotissa’ya) ait olduğuna inanırlardı. Eski
yazarlardan FRA STEFANO LUSİGNANO ile KYPRİANOS, Kasteliotessa Kilisesi’nin
Kanlı Dere’nin üst başında bulunduğuna işaret etmişlerdir. Ancak büyük bir
olaslıkla kilisenin yeri Rumlar tarafından bulunamamış olduğundan, bu türbeyi
kilisenin yerine koyarak ziyaret ziyaret ve adak amacıyla kullanmışlardır.
Türkler türbedeki mezara yeşil bez örterlerken, Rumlar ise üzerinde kırmızı
kurdeleden yapılmış haç bulunan beyaz renkli bir kumaş örterlerdi.
Yakın geçmişimizde hastalanan veya sıtmaya
yakalanan çocukların (ya da yetişkinlerin) buraya getrilmeleri halinde
sağlıklarına kavuşacaklarına inanılırdı. Hastaların sağlıklarına kavuşmaları
için türbeyi ziyaret eden Türk ve Rumlar
çeşitli uygulamalar içine girerlerdi. Sıtmaya
karşı Türk ve Rumlar Türbeye mum yakarlar ve pencerenin demir parmaklığına
çaput bağlarlardı. Pencere demirine çaput bağlanması halinde sıtmanın da
“bağlanmış” olacağı varsayılırdı. Ayrıca bir pamuk ipliğine dua okunarak
düğümler de atılır ve bu iplik “Sıtma geçsin gelip çözeceğim seni” denilerek
türbe penceresinin demirine bağlanırdı. Sıtma geçince de, pamuk ipliği
bağlandığı yerden alınıp düğümleri Fatiha ve Yasin duaları okunarak
çözülürdü.”
BİR TARTIŞMANIN ANIMSANMASI (Kıbrıs Türk Halk
Oyunları Kitabı Üzerine, halkbilimi –sayı:23 , sf.6-7-8-9, Kani Kanol – Ali
Hoca, Kıbrıs Türk Halk Oyunları Kitabı Üzerine)
ARTIK İFLAS ETMİŞ DÜŞÜNCELER (Dergiden)
“Türkiye’de artık iflas eden, “Anadolu’ya
oyunlar Orta Asya’dan geldi ve az değişikliklerle oynandı durdu” düşüncesini
yazarımız aynen Kıbrıs’a uyguluyor. Türkiye’de ve Dünya’da bu görüş ve
düşüncelerin tümüyle iflas ettiğinden, halkların kültür alış verişinden ve
dinamik folklor anlayışından habersiz yazarımız. Bu bölümde Rumların bizden
aldığı oyunları sıralıyor ama, bizim onlardan ne aldığımız konusunda ortaya
koyacak birşey bulamıyor.
Her ne hikmetse, bu konularda toplumumuzda
şövenist kesimler çağdışı yaklaşımlarını hiç terketmeye niyetli değiller ve
bizim toplumumuzun kültür dağıttığını, Rum toplumunun da bizim dağıttığımız bu
kültürü toplayarak kültürlendiğini kabul ediyorlar sadece.
Kıbrıs Türk Halk Oyunları Türleri başlığı
altında ise yazar, hiçbir araştırmacıya yakışmayan bir tutum izleyerek, 1986
yılında Halkbilimi dergisinde bizim ortaya koyduğumuz oyun türlerini aynen alıp
kullanıyor ve bunları kendi düşüncesi gibi sunuyor. İyi ki sevgili hocamız
folklor uzmanı Şerif Bayburt’un sözünü dinleyerek, eksikleri tamamlamayı
beklemeden, bu konudaki çalışma ve araştırmalarımızı 1986 yılında
yayınlamıştık. Yayınlamasaydık, bugün bunu kanıtlayamayacak ve hatta hiçbir
şekilde hak da iddia edemiyecektik. Demek ki deneyimli hocamız, eninde sonunda,
“uzun zaman süren araştırma ve deneyimlerin bir ürünü!” diyerek, birilerinin
bizim çalışmalarımıza sahip çıkabileceğini ta o zamandan görmüştü...”
SORMAK İSTİYORUZ (Ayni dergiden)
“Yine kitabının 20. ve 26. sayfalarında
Aziziye Sirto oyunundan bahsediyor kitabın yazarı. Bu sirtonun Sultan
abdülaziz’e ait olduğunu ortaya korken yine alışkanlığını sürdürüyor ve kaynak
göstermiyor. Bu yetmezmiş gibi, isim vermeden “bazıları” diyerek, bizim
araştırmalarda kaynak da göstererek ortaya koyduğumuz “Mendil Oyunu” sözcüğüne
“uyduruk” olduğu gerekçesiyle karşı çıkıyor.
Şimdi sormak istiyoruz: Aziziye Sirto’nun
Sultan Abdülaziz’e ait olduğunu kimden öğrendi? Bir müzikolog olan ve bizimle
başlattığı araştırmalarda bu sirtoyu elindeki nota kolleksiyonu içinde el
yazması olarak bulan Bülent Alaner ve bizden önce mi araştırıp buldu sayın
Çinkayalar? Kitabında Mahmut İslamoğlu, Erdoğan Saraçoğlu veya diğer bazı
araştırmacıları kaynak gösterirken esas alıntılar yaptığı kişi ve yayınlanmış
eserleri neden kaynak göstermekten kaçındı sayın yazarımız Yoksa bazı
gerçeklerin ortaya çıkmasından mı çekindi?”
VE MÜZİK BÖLÜMÜ(Ayni dergiden)
“Kitabın Müzik bölümünde dikkatimizi çeken bir
kaç konuya daha değinmek istiyoruz biraz da,
Sayın Çinkayalar “Halk Oyunlarımızda
Kullanılan çalgılar” başlığı altında “Keman: Halk Oyunlarımıza eşlik eden
çalgılar içinde temel müzik aleti kemandır. Kıbrıs Kemanesi (Kırbız Kemanesi),
özellikle darbuka (döblek) ve tef eşliğinde eskiden beri çalınmaktadır” diyor.
Yazarımız yine derme çatma ve kulaktan dolma bilgilerle birşeyler anlatmaya
çalışıyor. “Kırbız Kemanesi” nedir? Eskiden beri çalınan bu Kıbrıs Kemanesinin
ne özelliği vardır? Bunlar hiç açıklanmamış. Bu kitabın yayınlanmasına onay
veren kurul bu konuda neler biliyor, nasıl çalışıyor bunu bilemiyoruz. Ancak
böyle bir kitabı kültürümüze kazandırdıkları için ne kadar gurur duysalar
azdır.
Biz Kırbız Kemanesi (aslında Kırbız Kemanesi
olmalıydı) sözcüğünün nereden geldiğini kamuoyunun bilgisine sunmak istiyoruz.
Türk Folklor Araştırmaları Dergisi 1958 Ağustos sayısında Halil Bedi
Yönetken’in “Türk Folklorunda Kıbrıs Kemanesi ve Zeybeği” başlıklı yazıdan bu
sözcükle ilgili bir bölümü aktaracağız:
“... Yörüklerden, tahtacı ve Aptallardan bir
çok orijinal melodiler, Şah İsmail, Kesik Kerem... derlemiş, ayrıca bu bölgede
halk müzik aleti olarak Sipsi-Çifte, Dırnak, Kemane, ıklık... gibi aletlerden
ezgiler kaydetmiştik. Bunlardan başka bu sazlar arasında bir de “Kırbıs Kemane”
veya “Gıbıs Kemane” adlı bir alete rastlamıştık. Kıbrıs Kemanesi adını taşıyan
bu alet bildiğimiz kemandı, YALNIZ KEMENÇE GİBİ ÇALINIYORDU”
HERKESE SORMAK İSTİYORUZ (Ayni dergi sf.9)
Folklorla uzaktan-yakından uğraşan herkese
sormak istiyoruz şimdi: Kıbrıs’ta geçmişte veya şimdilerde Kemençe gibi çalınan
bir kemana rastladınız mı? Değerli araştırmacı Halil Bedi Yönetken’in yazısında
da çok açık bir şekilde belirttiği gibi, özellikle Güney Anadolu’da Kıbrıs’a
duyulan yakınlıktan dolayı KEMENÇE GİBİ ÇALINAN BİR ALETE “Gıbıs Kemanesi”
denmiş.
Her nedense bazı araştırmacılarımız çoğu kez
Türk olduğumuzu kanıtlamak için saçma sapan tezler öne sürmeyi, büyük ve milli
bir görev biliyor. İşte bu olayda olduğu gibi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın
yayınladığı bir kitapta böylesi saçmalıkların olması, herkese göre doğal
olabilir. Ancak bize göre olamaz. Kim düzeltecek bu hataları? Kimdir bunların
sorumluları? Böylesi yanlışlarla dolu bir kitaba yazdığı sunuşta “...daha kolay
ve güzel olur düşüncesiyle yapılan bazı keyfi uygulamalar, halk oyunlarımızı
aslından uzaklaştırmakta ve yozlaştırmaktadır. Halk oyunlarımızın
yozlaştırılmasına fırsat vermemek...gelecek nesillerimize en doğruyu en güzeli
verebilmek için...” diyen sayın Çinkayalar, folklorumuzun yozlaşmasına asıl
kendisinin neden olduğunun farkında mıdır acaba?...”
KIBRIS TÜRK FOLKLORU VE BİR ŞÖVENİZM ÖRNEĞİ
(Halkbilimi,sf10,11,12, Sayı 23, Yazan: Tuncer Bağışkan)
“Halkbilimi dergisinin geçmiş sayılarında,
Kıbrıs genelindeki kaynak kişilerle diğer yazılı kaynaklardan derlediğim
verileri okurlarımıza aktarmıştım. Amatör bir araştırmacı olarak aktarma
görevini yaparken de, Kıbrıs’ta birbirlerinden etkilendiklerinden ortak yanları
bulunan “Kıbrıs Türk Kültürü” ile “Kıbrıs Rum Kültürü’nden söz etmiş, bu
kültürlerin de başta Anadolu olmak üzere birçok kültürlerin izlerini
taşıdıklarını söylemiştim. Nasıl ki komşu ülke kültürlerinin Kıbrıs’taki
etkileri inkar edilemiyorsa, yakın geçmişimizde yanyana, içiçe ve ayrı ayrı
yerlerden ve özellikle küçük bir adada yaşayan insanların da birbirlerinden
etkilenmedikleri bilimsel olarak ileri sürülemez.
Kültürlerin akışkan ve yapışkan olma
özelliklerinden dolayı nesilden nesile aktarılarak sürdüğü bilinmektedir. Bilinen
diğer bir şeyse, belli bölgelerden kaynaklanan kültürlerin başka bölgelere
aktarıldıklarında yerel kültürlerin etkilerine açık olmalarıdır. Ortaasya’dan
Anadolu’ya gelen Türkler, asırlar boyu Anadolu’daki yerel kültürlerle karışıp
kaynaştıktan sonra 1571 yılında Kıbrıs’taki Rum kültürüyle de tanışmışlardır.
Osmanlılar Kıbrıs’a geldikten sonra Kıbrıslı Rumları topluca öldürmedikleri,
aksine onlara hoşgörülü davrandıkları, kolaylıklar tanıdıkları kaynak
kitaplarda da yazılıdır.
Kıbrıs’a yerleşen Türkler yerli halkla bazı
yerlerde aynı köyleri paylaşırlarken, devşirme padişahlarının izinden giderek
Rum kadınlarla da evlenmişlerdi. Tarihci Vergi Bedevi’nin Şer-i Mahkeme
Sicilleri üzerine dar bir çerçevede yapıp 1969 yılında “Milletlerarası 1.
Kıbrıs Tetkikleri Kongresi”ne sunduğu araştırma bildirisinde, yaklaşık 400
Rumun, özellikle evlilik yoluyla Türk oldukları üzerinde durmuştur. Bu
bilgilerden ayrı olarak Dillirga bölgesindeki köyler başta olmak üzere birçok
Türk köyünün toptan Hristiyanlaştığı da bilinmektedir. Sosyal olaylardaki
böylesi alışverişlerin kültürel alışverişleri de beraberinde sürüklediğini
söylememe gerek yoktur sanırım.
Bilimsel veriler ile Kıbrıs’ta yaşanan olaylar
“Kıbrıs Türk Kültürü”nün temaslarla zenginleşip geliştiğini ortaya koymaktadır.
Kıbrıs-Anadolu ilişkileri üzerinde çalışan
araştırmacılar ile bilim adamları, Kıbrıs’ın 9 bin yıl önce Anadolu’yla temas
içinde bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Roma dönemindeyse bu ilişki Kıbrıs’ın
Anadolu’daki Kilikya eyaletine bağlanmasıyla sürmüştür. Dolayısıyle Anadolu
insanının 1571 tarihinden önce de Kıbrıs’ta varolduğu bilimsel veriler ile
arkeolojik kazılarda ele geçen maddi kalıntılar yoluyla da kanıtlanmıştır.
Konuya bu şekilde bir giriş yaptıktan sonra,
geçtiğimiz mayıs ayında yaşadığım bir olayı okurlara aktarmak istiyorum. Eski
Eserler ve Müzeler Dairesi geçtiğimiz üç yıl içinde bilirkişileri dışlayan,
Cumhurbaşkanımızın konuğu olarak adamıza gelen araştırmacıları istenmeyen
kişiler ilan eden, Lefkoşa’daki eski eser çalışmalarını durduran, 1985 yılından
itibaren kutlanması geleneksel hale getirilen “Dünya Müzeler Haftası”nın gününü
dahi unutan ve kimin elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen bir Kurum haline
getirilmişti. Ancak 1991 yılının Nisan-Mayıs aylarında Daireye Ali İsmail Kanlı
adlı bir müdürün tayin edilmesiyle durum değişmiş ve 18-24 Mayıs Dünya Müzeler
Haftasında Müdürlük ile Bakanlık adına “Arkeolojik Kazı Buluntuları Sergisi”
ile “Arkeolojik Kazıların Önemi ve Çamlıbel Antik Mezar Kazısı Konferansı”
konulu iki etkinlik gerçekleştirilmesi gündeme
getirilmişti. Geçtiğimiz yıllarda dört ayrı yerde yaptığım arkeolojik kazıların
plan, fotoğraf, eski eser ve diğer çalışmaları çok önceden hazır olduğundan,
serginin düzenlenmesinde zorlanmadık. Gerçekleştirilen konferansla ilgili kamuoyunun
ve özellikle Halkın Sesi gazetesindeki bir köşe yazarının izlenimleri,
konferansın çok başarılı geçtiği doğrultusundaydı. Ne varki, Eski Eserler
Dairesinde çalışan bir sanat tarihci, konferansta Rum propagandası yaptığımı
öne sürerek beni hem Eski Eserler Dairesi Müdürlüğüne ve hem de Kültür
Bakanlığına yazılı olarak şikayet etmiştir. İlgili makamlardan cezalandırılmamı
taleb eden bu sanat tarihci eğer konferansta öne sürdüğüm konulara karşılık
olarak bilimsel veriler ortaya koyma birikimine sahip olsaydı, Kıbrıs Türk
Folkloruna katkıda bulunabilecek bir diyalog başlatılması mümkün olabilecekti.
Böyle bir diyalog yerine yalana dayalı şikayeti yeğleyen bu kişiye verdiğim
yazılı yanıtta; yazısındaki yalanlardan pişmanlık duymaması halinde, şikayet yazısını
ek bir yazıyla birlikte Halkbilim dergisinde yayımlayacağımı söylemiştim. Bu
kişi şikayet yazısında şöyle diyordu:
“Müzeler haftası nedeniyle müdürlüğümüzce
düzenlenen konferansı izlemiş bulundum. Böyle konferansların tertiplenmesinde
çok büyük yararların olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Konuşmacı
arkadaşımız sayın Tuncer Bağışkan bizlere değerli bilgiler sundular.
Kendilerine teşekkür ederim.
Ancak konferans esnasında Kıbrıs Türk
toplumunun örf, adet ve geleneklerine bağdaşmayan bazı yakıştırmalarlarda
bulunulmuştur. Bunların böylesine ciddi bir konferansta söylenmesi çok
düşündürücüdür. Bir sikke üzerinde yer alan Afrodit tapınağında tasvir edilen
güvercinler ile bir mezarda insan başı yanında bulunan bir kaşıktan söz
edilmiştir. Sözü edilen bu buluntular Kıbrıs Türkünün bu günkü gelenekleriyle
bağdaştırılmıştır. Kıbrıs Türkleri adada 1571 yılından var olmaya
başlamışlardı. Helenistik ve Roma dönemlerinde yaşananlar ile Kıbrıs
Türklerinin örf, adet ve gelenekleri arasında herhangi bir bağ kurmak olanak
dışıdır. Kıbrıs Türk toplumunun örf, adet ve geleneklerinin nereden
kaynaklandığı ortadadır.
Ayrıca Hüsnü kayası mezar planı Arkeolog Müge
Şevketoğlu ve Özlem Lefkonuklu tarafından çizilmiş olduğu halde bunu belirtmeye
her nedense gerek görülmemiştir. Akdeniz kazısına izinli olduğum için başlangıç
günlerinde katılmıştım. Müdürlüğümüz iznimi iptal ederek beni bu kazıda göreve
çağırmış ve kazı sonuna kadar kazıya iştiyak ettim. Her nedense bu da
belirtilmemiştir.
Bu hususlara konferans gecesi değinmedim.
Benim de ayni dairenin bir personeli oluşum ve doğabilecek tartışmalardan
dairemizin etkilenebileceği düşüncesi beni engellemiştir. Durum bilgilerinize
saygı ile arzolunur.”
Ancak bu sanat tarihcinin izin dilekcesi ile
kazı günlüğündeki bilgilere dayanarak yalan söylediğini kanıtlamam zor olmadı.
Bu sanat tarihcinin, başkanlığını yaptığım Akdeniz mezar kazısına, iznini
tamamladıktan ancak iki gün sonra (yani kazının son gününde) kendi istek ve
olanaklarıyla misafir olarak katıldığı belgelenmiştir. Müdürün iznini iptal
edip kendini göreve çağırdığı bilgilerinin yalan olduğu belgelenmiştir. Ayrıca
Hüsnü Kayasındaki mezarın planınınn tarafımdan çizildiği kazı ekibince teyid
edilmiştir. Dolayısıyle bu sanat tarihcinin üst makamlara yalan bilgiler
aktarmak için konferans gecesi konuyu gündeme getirmediği ortaya çıkmıştır. Bir
kişiyi sıfırla çarpmayı hiçbir zaman düşünmediğimi, bu olaydan da üzüntü
duyduğumu itiraf etmek isterim. Ancak haddini bilmeyip çizmeyi aşanlara da
yaptıklarının bedelini ödettirmek durumundayız.
Konferansta Rum propagandası yaptığımı üst
makamlara “düşündürücüdür” diye ima yollu bildiren bu kişi, hem kültürün
içeriğinden, hem de Kıbrıs Tarihi ile Kıbrıs Türk folklorundan habersiz
olduğunu ortaya koymuştur. Kıbrıs adası Roma döneminde Anadolu’daki Kilikya
eyaleti ile Antakya Şehrine bağlıydı. Çamlıbel’deki mezarda bulunan Afrodit
tapınağı ile güvercin tasvirli madeni para ise Antakya şehrinde darbedilmişti.
Güvercin antik çağlarda aşk, güzellik, muhabbet ve bereket tanrıçası Afrodit’in
kutsal hayvanı sayılırdı. Kıbrıs’ta (Türk ve Rumlarda) yeni evlenecek çiftlere,
hayat boyu muhabbetli olmaları için, zifaf odasına girmeden önce bir çift
güvercin palazı) yedirilmesi adettendi. Türkiye’de şimdilik bu adet
bilinmemektedir. Ayrıca islam inançlarında güvercin kutsal bir hayvan
sayıldığından Türkiye’de yenilmediği de gayet iyi bilinmektedir. Mısır’daki
antik mezarlara, ilaç kaşığı olabileceği sanılan kaşıklara ve kasıtlı olarak
kırılmış ev eşyalarına rastlanmıştır. Kıbrıs folklorunda; can çekişen kişilerin
öte dünyaya susuz gitmemeleri için onlara kaşıkla su içirildiği bilinmektedir.
Ayrıca ölen kişilere ait olan veya cenaze amaçlarıyla kullanılan su kabağı ile
su testisi gibi eşyaların kullanılmaları günah sayıldığından mezarların başında
kırılırdı. Şimdi ise müslüman mezarlarına kaşık konup konmadığı gelmiştir.
Bilimsel bir konferansta yukardaki bulgularda görülen benzerliklerden
“anımsatır” diye söz edilirse gerçekten Rum propagandası mı yapılmış olur? Eğer
Kıbrıs’ta yaygın olarak güvercin yeniyorsa; yakın geçmişimizde yeni evlenecek
olanlara muhabbetli olmaları için yediriliyorsa ve bu inanç da Anadolu’da
bilinmiyorsa, bizim sanat tarihcimizin düz mantığı bunu nasıl izah
edebilecektir? Merak ediyorum...Yoksa Kıbrıs’taki gelmiş geçmiş kültürleri bir
kenara itip iğnesi takılmış plak gibi “Biz Türkler
Kıbrıs’a 1571 yılında Türkiye’den geldik,
kültürümüzü beraberimizde getirdik ve bu kültürü hiç etkilenmeden kullandık” mı
diyecektir?
Kıbrıs Türk kültürünü 1571 yılından itibaren
başlatanların Türkleri bu adada 400 yıllık misafir sayan şöven rum görüşüne
omuz verdiklerinin ve bu gibilerle politika üretilemeyeceğinin anlaşılmasını
dilerim. Kıbrıs Türk kültürüne damgasını vuran örf, adet ve gelenekler 1571’den
önce de Kıbrıs’ta vardı, 1571’den sonra sonra da artarak varlığını
sürdürmüştür. Karşıt görüşte olanların laf değil de bilimsel veriler ortaya
koymaları gerekecektir.
Bugünlere gelinceye kadar nice köprülerin
altından nice suların aktığını gayet iyi biliyoruz. Önce Osmanlı
imparatorluğunun devşirme padişahlarla yönetilmesi hazmedilmiştir. İleriki
dönemlerde Kıbrıs’ta Türkleşen Rum nüfusu hazmedilmiştir. Daha nice şeyler gibi
şimdi de Kıbrıs Türk folklorunun gerçek yapısı hazmedilecektir.
Kıbrıs Türk Kültüründeki etkileşimleri
aşağılayıcı bulan sanat tarihcisinin bilimsel veriler ortaya koyabilecek
yeterlilikte olmaması, şahsımı rumculukla suçlamasına ve şova kaçan
milliyetçilik yaygaraları atmasına neden olmuştur. Ancak eğer yaygarayla
milliyetci olunsaydı, yaygaralarıyla mahalleyi sabah namazından ayağa kaldıran
horozumuzla mahallenin itleri de milliyetci sayılmış olurdu.
Şimdilik bu kadar... Yanıt alırsak yine
yazarız... Kimsenin kuşkusu olmasın...”
BAF DÜĞÜNLERİNDE RUMCA ŞARKILAR DA SÖYLENİRDİ
(Halkbilimi, Özkan Yıkıcı, Sayı:30, sayfa:17)
“Diğer düğünlerle farklılığını sorduğumuzda
kaynak kişi, Baf yöresinde de düğünlere katıldığını ve özellikle Baf ile kendi
yöreleri arasında çok farklar olduğunu söyledi. Baf yöresindeki müzikleri
çalmakta zorlandığını belirtti. Yeme içmelerde Baf’ta ağırlıklı zivaniya,
kendilerinde ise konyak kullanıldığını söyledi. Üstelik Baf’ta kadınların da
yemeklere katıldığını söyledi. Ayrıca Baf’ta Rumca şarkıların da söylediğini
belirtti.”
KIBRIS KEMANESİ (Halkbilimi, Sayı 26,sayfa
3-4, Derginin Notu: Dergimizde “Kıbrıs Türk Halk Oyunları” Kitabı Üzerine
Sürdürülen Tartışmalarla İlgili Olarak Araştırmacı Ahmet Erdengiz’in Gönderdiği
Yazıyı Yayınlıyoruz...”)
Tuncer Bağışkan,
Yazı İşleri sorumlusu,
Halkbilimi Dergisi,
Lefkoşa.
Sayın Bağışkan,
Derginizin Temmuz-Eylül 1991 tarih ve 23
numaralı sayısında “Kıbrıs Türk Halk Oyunları Kitabı Üzerine” başlıklı eleştiri
yazısının “Ve Müzik bölümü” ve “Herkese Sormak İstiyoruz” arabaşlıklı
bölümlerinde Sn. Kani Kanol ve Ali Hoca şimdiye dek herkesin şu veya bu şekilde
ismini duyduğu ancak göremediği “Kıbrıs Kemanesi”ne geçmişte veya şimdilerde
kemençe gibi çalınan bir kemana rastladınız mı? Diye sormaktadırlar.
Bu konuda bazı bilgiler Musiki Mecmuasının
Ekim 1979 tarih ve 360 numaralı sayısından ayrı basım yoluyla çoğaltılan Ethem
Ruhi Üngör’ün “Kıbrıs’ta Musiki” başlıklı uzun araştırma makalesinde mevcuttur.
1979 yılında Kuzey Kıbrıs’ı ziyaret eden ve yukarıda zikredilen araştırmayı
yayınlayan Üngör “Kıbrıs’a özgü bir def ile göğsün sol tarafına dayanatılararak
çalınan bir kemeneden Özkan Pastırmacıoğlu bana bahsetmiş ve defin
karakteristiği hakkında bilgi notları göndereceğinden bahsetmiş ise de nedense
mümkün olmamıştır.” Alıntıdan da görülebileceği gibi Pastırmacıoğlu tabii ki
kemençe gibi çalınan bir kemaneden bahsetmemektedir. Ancak Kıbrıs’a has bir
kemanenin varlığının zaman zaman ortaya konması ve Güney Anadolu’da bilinen
“Kıbrıs Kemanesi” gerçeği birleşince malum hataya düşülmekte ve sanki kemençe
gibi çalınan ve Kıbrıs adasına has bir kemanenin varolduğu savı kendiliğinden belirmektedir.
“Tambur ve tambura” ile ilgili eleştiriye
gelince...
Araştırmacı Üngör de Kıbrıs’ta tamburun
kullanıldığını belirterek Lefkoşa’daki Mevlevi Tekkesindeki müzede
sergilenmekte olan 98 envanter numaralı ve “46 adet perde bağı mevcut” tarihi tamburdan
bahsetmektedir.
Sayın Kanol ve Hoca’nın eleştiri yazısını
direkt ilgilendirmemesine rağmen Kıbrıs’taki folklor araştırmacılarının
kolaylıkla temin edemeyeceğini tahmin ettiğim bu makalede bahsedilen iki konuya
daha temas etmek istiyorum. Birincisi Üngör’ün “dilli düdük” ile ilgili olarak
vermiş olduğu bilgiler, ikincisi ise Kıbrıs Türk müziği ile ilgili olarak
Türkiye’de 1954 ile 1978 yılları arasında yayınlanmış olan araştırma makaleleri
bibliyografyasıdır. Araştırmacı dilli düdük konusunda özetle şöyle demektedir.
“Kıbrıs musiki incelemesine niyet ettiğim 1975
yılında ön bilgi edinmek üzere KTFD Başkanlığı, Gençlik, Spor ve Kültür İşleri
Dairesi’ne gönderdiğim bir
yazıya karşı aldığım /16/6/1975 tarih ve
Fikret Kürşat imzalı) cevapta Kıbrıs’ın mahalli çalgısının kamıştan yapılma ve
“dilli düdük” adı verilen basit bir çalgı olduğunu öğrenmiştim. Ama bunun
özellikleri bildirilmemişti.”
Araştırmacı Kıbrıs’ı ziyaret ettiği 1979
yılında temin ettiği 5 değişik çeşitteki dilli düdükleri Anadolu’daki “dilli
kamış kavallar” ile karşılaştırmakta ve Anadolu kavalları ile Kıbrıs dilli
düdükleri arasındaki bir farka değinmektedir:
“Kamış kavallar, bilinen kamışın (neylerin
aksine) boğumsuz kısımları kullanılarak yapılır...dilli kamış kavalların alt
uçları daima boğuma denk getirilerek kapalı tutulur. Bu boğum zarı dilsiz
kavallarda delinerek açılır. (Kavalda alt ucun delinmesi ile ses, yarım ses
kadar pestleşir). Bu özellik Türkiye kavallarında böyle iken Kıbrıs’ta bu
deliniş, Türkiye’dekinin aksine, burada, dilli kavala uygulanmış.
Kıbrıs’ta rastladığım kamış kavallar 6
perdeli. Fakat 8 perdelisine de rasladım. Bu 6 perdeli kavalların dört çeşit
ambituslusuna rastladım. (daha başka çeşitlerine rastlamak mümkün)”
Ekteki Kıbrıs dilli düdükleri (kavalları) ile
ilgili şema Sn.Üngör tarafından hazırlanmıştır...”
TÜRKÇE VE RUMCA KARIŞIK MANİLER( Halkbilim
Sempozyumları 1986, Halkbilim Üstüne Bir Metot Denemesi, Bekir Azgın, sf.119)
“...Birkaç yıl önce maniler hakkında okuduğum
bir yazıda, Kıbrıs’ta Türkçe ve Rumca karışık mani bulunmadığı ileri
sürülmüştü. Bu yargı doğru değil. En azından şöyle denmeliydi: “Araştırma
yapılan filan bölgede karışık manilere rastlanmamıştır.”
Ben bu tipte iki mani anımsıyorum:
Ehtes, broktes andibroktes
Ben duvardan bakardım
Ehela narto mesa
Ama anandan korkardım
Evgiga bastın sican
Da çık incir yiyesin
Dyo vija du gorfusu
Şimdi bana veresin”
KIBRISLI TÜRKLERİN RUMCA MANİLERİ
“ Deve Limanı bölgesinde Kıbrıslı
Türk-Kıbrıslı Elen ayrımı gözetmeksizin, karşılıklı mani söyleme
yarışması düzenlenirdi Bu gelenek günümüzden 60 yıl öncesine kadar
sürdürülmüştü Yarışmalardan birine –belki de sonuncusuna katılan Avtepe’li
Hasan Şeyh (Hasan Derya) finalde Batrıçlı Kör Kemaneci Şalo’yla karşılaşmıştı.
Birinin yek diğerini tanımak için söyledikleri mani şudur: Bu olayın kanıtı
olarak da Hasan Şeyh Avtepe köyünde yaşamını sürdürmektedir.
Batrıçlı Şalo Avtepeli Hasan Şeyh
Signomin dis ebitrobis Eğo dis ebitrobis
Ma bgös ine biğidis Bun ksevo ombrossu
Bunna ksevi garşimmu Enna su voso din
hroliga
Na spaso don ınyalossu
Obossu vosa allaksana
Cehafigen do hossu
Jüriden özür dilerim Jüriden özür
dilerim
o yarışmacı kimdir Benim o yarışmacı şair
Karşıma çıkacak olanKarşına çıkacak olan
Sana vuracağım darbeyi
Patlatacağım beynini
Nasıl ki bir kez daha vurmuştum
Ve kaybetmiştin gözlerinin ışığını(
(M.Gökçeoğlu, Tezler ve Sözler, 2. Baskı, sf 121-122)
FARKLI BİRİKİMLER DE BİRLEŞTİRİR( M.
Gökçeoğlu, Tezler ve Sözler,2. Baskı, Sf.134,prg.2)
“ Yukarıda saydığım etkenlerden dolayı farklı
birikimler taşıyan toplumların zaman süreci içerisinde bir dereceye kadar
kaynaşmalarına neden olmuştur. Bu kaynaşma her alanda belirmemiştir. Örneğin,
dinleriyle bazı gelenek ve göreneklerini her iki toplum da korumuştur. Buna
karşın birçok alanda ortak paydada birleşmişlerdir.”
KIBRIS KOMÜNİST PARTİSİ VE VADİLYODİS (
Kıbrıslı Türklerin Tarihi, 3. Kitap, Dr Nazım Beratlı, sf.86, prg.3, sf
87,prg.1)
“Kuruluşundan 1929 Ocak ayında illegaliteye
itilişine kadar, Kıbrıs Komünist Partisi, sürekli olarak ENOSİS’e karşı
çıkmıştır. Kapatıldığı tarihten kısa bir süre önce, Yunanistan Komünist Partisi
yayın organı Rizospastis’de yayınlanan bir bildirisinde, ENOSİS talebi için
Londra’ya gitmiş bir heyeti “sömürenler” olarak yorumlayan parti; bunların
ENOSİS taleplerinin, kendi çıkarları olamayacağını, ENOSİS’e karşı mücadelenin
emperyalizme karşı mücadele olduğunu, adanın fakir köylülerinin savaşım
stratejisinin, bu olması lazım geldiğini ifade eder. 1931 yılında, Yunan
Bağımsızlık Günü kutlamaları esnasında, adanın her tarafında, “Kahrolsun
Enosis” başlıklı bildiriler dağıtılır. Limasol’da Yunan bayrağı indirilip
yırtılır, yerine kızıl bayrak çekilir. ENOSİS mitingleri dağıtılır. Bu dönemde,
İngiliz kayıtlarında, adadaki komünistlerin sayısının süratle arttığından dem
vurulur.
Ancak ne kadar ilginçtür ki, bir süre sonra,
EKİM 1931’de, malum isyanın ardından, Vatiliotis, o güne kadar kanlı – bıçaklı
olduğu kilise ileri gelenlerinden özür dilercesine, isyanın ertesi günü
başpiskoposun huzuruna çıkarak, elini öpmüş ve “hükümete karşı mücadelelerinde,
tam destek” beyan edivermiştir. Bunun sonucunda, isyan dolayısıyla adadan
sürülenler arasına, Vatis ve Skeleas da eklenirler. Adadaki komünist hareket,
illegalite koşullarına çekilir ve İspanyol İç Savaşı’nda Uluslararası Tugay
saflarında savaşmak için giden Rum komünistlere kadar artık önemli bir
etkinliği duyulmaz.”
VADİLİODİS’İN AFFEDİLMEYEN HATASI !
“Toplumun ne altında, ne üstünde ne de
herhangi bir yerinde, yoktur bu arayış. “İşçi sınıfı hareketi” söylemi, bu
konuda saf hayaller ve hoş temennilerle yaşamı karıştırmaktan başka hiçbir işe
yaramamaktadır. Zira o dönemde adada o sınıf yoktur. (Laf aramızda, ben bugün
olduğundan da kuşku duymaktayım, da o ayrı bir mesele)...”Komünistler”,
Yunanistan’da eğitilmiş, (yani, Elen ulusalcılığı kültürü ile yoğrulmuş) küçük
burjuva entellektüellerdir. Orayla bağları, süreklidir. “Kıbrıs Halkı” deyince,
Kıbrıs Elenliğidir anladıkları! Türkleri, bugün bile “halktan” saymamaktadırlar.
Ve sözde, “Demokratik Devrim” i tamamlamak için, kendi ulus devletlerine
tabi olmak arzusu ile yanıp tutuşurken, Türkleri de ikna ederek değil,
aldatarak yanlarına çekmeye çalışmaktadırlar. Sıkıyı görünce, gidip başpapazın
elini öperek, biat eden Vatiliotis gibilerinin, ada Türkleri’ni etkileme
olasılığı bulunabilir miydi? Çalışmamızın bu aşamasına kadar
anlatılanlardan, anlaşılmıyor mu ki, adanın Rum sağcıları için Kıbrıs Türkleri,
bir biçimde etkisizleştirilmesi gereken bir topluluk idiyseydi; o güne kadarki
Rum solu için de, onlar böyle bir sorunun varlığını akla bile getirmemekle
birlikte, “ortak Kıbrıslı Kimliği” olsa olsa, “Elen Ulusalcılığı”na teslim
olup, Yunan ulus devleti içinde, demokratik devrim arama aptallığı olabilirdi
ki, herhalde böyle bir olasılığa, kilise de “hayır” demezdi...”(Ayni Kitap,
sayfa 117)
VADİLİODİS’İN VERDİĞİ MESAJLAR VE BERATLI’NIN
KAYNAĞI
Sayın Nazım Beratlı “Kıbrıslı Türklerin
Tarihi” adlı araştırmasının üçüncü kitabının 87. ve 117. sayfalarında kaynak
olarak Ahmet Gazioğlu’nun “Enosis Çemberinde Türkler” adlı kitabını göstererek
onu da okuyucusuna enosisci olarak lanse etmektedir. Oysa bizdeki kaynaklar
Vadilyodis’i devrimci bir demokrat, kilise karşıtı ve anti enosisci olarak
tanıtmaktadır. Bizim elimizdeki kaynaklar sağın teorisyenlerinin kaynakları
değil 1930’lu yılların yayınlanan makaleleri ve bildirileridir. Önyargıyı
bırakarak Vadilyodis’in Komünist Partisi önde gelenlerinden biri olarak
yazdıklarına ve bildirilerine göz atalım:
“ Meclisin içerisinde bu durum gayet açık
olarak bellidir. Bütün Rum milletvekilleri – Galadopulos’dan başka Meclis’te
fakirlik meselesini gündeme getirip hükümetten buna bir çare bulma çağrısında
bulunmak cesaretini gösteremediler. Bunu yapmak fırsatçılara ters düşüyor.
Böylelikle soykırım demek olan Enosis’i ve yalnız Enosis’i istemeyi yeğlediler.
Bir taraftan emperyalist zihniyete karşı fakirlikle mücadele etmekten
kaçındıkları için soykırımı yapıyorlar, öteki taraftan da emekçi halkın hiç
değilse emeğinin karşılığını vermek de istemiyorlar. Bunların (halkın) devamlı
surette yokluk içinde yüzüp aç kalmalarını ve kutu içindeki Enosis otu ile
beslenmelerini istiyorlar. Enosis parolası emekçinin direnişini kırmak ve
şikayet etmelerine engel olmak için ortaya atılmıştır. Kitleleri emperyalistlere
karşı direnmek, haklarını aramak için selameti bugünden başlayarak KKK
saflarına katılmakla bulabileceklerine inanmalarını istiyor ve çağırıyoruz.
Enosis parolası aynı zamanda İngiliz emperyalistleri tarafından Kıbrıs
emekçilerini bölmek için kullanılan bir silahtır. Kıbrıs’ta yaşayan yalnız
Rumlar değildir. 1/5 oranında Türkler de vardır ve Rumların sahip olduğu kadar
onlar da Kıbrıslıdırlar. Enosisçiler istedikleri kadar onların yerli olmadığını
savunsunlar. Açık olan birşey varsa o da Kıbrıslı Türkler hiçbir zaman
Yunanistan’a bağlanmayı istemiyorlar. İstememelidirler. Sayıları elvermiyorsa
da Enosis’e alternatif olarak Türkiye’ye bağlanmak istiyorlar. Kıbrıslı Türk
yetkililer bu çizgiden hareketle iki yol düşünüyorlar. Yanlış olan bu hareketi
inşallah yapmazlar. İngilizlere yardımcı olmak ve ayırımcı politikalarını
gütmek, aynı zamanda Türk emekçilerini de bu yola sürüklemek. Bunu İngiliz
yetkililer de taktiklerine uygun olduğu için kullanabilirler...” (Kaynak:
Özgürlük Dergisi,Ekonomik Kriz ve Devrin Hükümeti başlıklı yazı, sayı:33, Bu
bilgiler Kıbrıs Komünist Partisi adlı kitapta bulunmakta, alıntı ise Endos Don
Devhon adlı Kıbrıs Rum dergisinden yapılmıştır)
PAPAZIN ELİNİ ÖPTÜ DENİLEN VADİLYODİS’İN
KİLİSE VE PAPAZLAR HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİ İÇEREN BİR MAKALESİNDEN BİR ALINTI
( Özgürlük Dergisi, sayı:34, Milliyetçilik ve Komünistlik)
“...Komünist aleyhtarlığı yapan örümcek ağı
bağlamış bir silah da Kilisedir. Send Sinod Meclisi de Komünizmi tartışmakta ve
büyük bir ihtimalle İncil’deki gerçeklere dayanarak bütün Komünistleri afaroz
edecektir. “Horozlar gibi yarını bekleyerek ne eksinler ne de biçsinler.” Niye
mücadele edip de ölümden sonra gelecek selameti beklemesinler? Bu ölümcül
günahlar İsa’nın temsilcilerini rahatsız eder. Çünkü bunların ne emelleri var
ne de dünya kaynaklarında gözleri vardır ve bu yüzden Komünizm aleyhine
“İstavro” çıkarırlar. Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’nin şom ağızlı papazları
dincileri kandırarak, güya tilki bolşevikler bütün dindar, şeytanca oyunlarını
Kıbrıs’ta uygulamaya başladılar diye bir nevi uyarıda bulunuyorlar...”
PLUTİS SERVAS’IN “ORTAK VATAN” ADLI KİTABINDAN
KIBRIS KOMÜNİST PARTİSİ HAKKINDA BİRKAÇ ALINTI
“ Bu rahatlık İngiliz davranışının bir başka
yüzüydü. Çünkü her duruma girmek için hazırdılar. Her halukarda KKK’nin (Kıbrıs
Komünist Partisi’nin) kurulması için gereken bütün imkanlar, gerek içte,
gerekse dışta mevcuttu. Buna ilham teşkil eden de tartışmasız Ekim Devrimi’ydi.
Teorik aydınlatıcı, komünizm kitapları ve Komünist Manifesto’ydu. Bu insanlar için
anlaşılması güç bir gelişmeydi. İlk dürtüyü yapan Öğrenci Kulübü Nazareos, işçi
sendikaları, emekçi kesimi, küçük komünist grupları, gazeteler, “Pirsos” ve
“Neos Anthropos” ve teorik dergi “Avgiydi”...”(sf.73,prg.3)
“Antifaşist savaş ve Hitler’in Yunanistan
aleyhine olan harekatı, KKK’yı liderliğin açmış olduğu ateşe düşmeye mecbur
bırakmıştı. Aksi halde başka türlü hareket etmesi imkansızdı. Dağılması
muhtemel olan ve çalışanların karşılaştığı sorunlara çare bulması engellenmek
istenen bir parti olarak, ortak çelişki halini alan sömürgeci idareden
kurtulmak için yapılan mücadeleden uzak durması gerekecekti.”(Ayni Kitap,
sf.113,prg.4)
ORTAK MÜCADELELERİ REDDETMEMELİ
“Sosyalist Gerçek”( Sadece 13-14 ve 15
sayılarından faydalanılmıştır, çeviren: Mehmet Sonuç) gazetesinin Şubat 1997
tarihli 13. sayısından itibaren Mihalis Mihailidis’in “The Cyprus Review”
dergisinde yayınlanan “Kıbrıs Türk İşçi Sınıfı ve Kıbrıs İşçi Hareketi,
1920-1963” başlıklı yazısı Türkçeye çevrilerek yayınlanmıştır. Yazıda Kıbrıslı
Türk ve Rumların ortak mücadeleleri şöyle vurgulanmaktadır:
“Sömürüye Karşı Ortak Mücadeleler” İşçi
hareketinin gelişmesi ve Kıbrıs Türk işçi sınıfının bunda oynadığı rolü
incelemeden önce, Kıbrıslı Rum ve Türkler arasındaki toplumlararası
ilişkilerin, özellikle sınıf unsurunun altını çizerek, bazı önemli ve tarihsel
yönlerine kısaca bakmak gerekmektedir.
İlk Müslüman yerleşikler, Kıbrıs’taki Osmanlı
işgalinin (1570-1878) ilk yıllarında Türkiye’den getirilmiştir. Kıbrıs’ı sadece
bir zenginlik kaynağı olarak gören siyasal-askersel aristokrasinin tam tersine,
adaya yeni gelen nüfusun –ki çoğunluğu tarım işçileriydi- , yoğun sömürüye
maruz kaldığı vurgulanmalıdır.
Fakirlerin ensesinden geçinen zengin toprak
ağaları ve yüksek düzeydeki din adamlarını dışarıda tutarsak, bu durum, yerel
Kıbrıslı Müslüman nüfusun büyük bir kitlesi için de geçerliydi. Bu sosyal sınıf
farklılığı, birçok durumda “galip gelen ile köle olan” arasındaki engeli ve
dinsel fanatikliği yenmede başarılı olmuş ve çoğu kez de, kendilerini sömüren
Türk, Rum veya İngilizlere karşı verilen ortak mücadelede onları biraraya
getirmişti(a.Sosyolog Mihalis, “1878-1955 döneminde Kıbrıs’tak Siyasal
Partiler” baçlıklı çalışmasında Kıbrıslı Rum ve Türklerin birlikte yaptıkları
açıklamalara atıfta bulunmaktadır. Bak. Fileleftheros, Lefkoşa, 19-25.2. 1988,
b. Rum ve Türk Kıbrıslıların ortak eylemleri için bak. Stavros Pantelis, A
Modern History of Cyprus, London: East West, 1984, 545-47,c. Alithia
(12.10.1901) 2. sayfasında, seçilmiş Türk Temsilciler için Rumların bir
resepsiyon düzenlediklerinden söz etmektedir, d. Kiryx, Lefkoşa, 17.11.1917,
s.3’de bir Kıbrıslı Rum’un bir Türk arkadaşının düğününde sağdıçlık yaptığı
gerçeğine değinmektedir, e-Leymosun’daki Kıbrıslı Türklerin düzenledikleri bir
tiyatro gecesine, fazla sayıda Kıbrıslı Rumlar da katılmıştır. Alithia,
Lefkoşa, 1.11.1920,s.3) Kıbrıs’taki işçi hareketi 1920 yılına kadar herhangi
bariz bir kimliğe sahip olmayıp, çocukluk dönemindeydi.
Kıbrıs’taki işçi hareketinin tarihi, o
sıralarda, önemli sayıda mavi yakalı nüfusa sahip olan ve (Lefkoşa’dan sonra en
büyük) önemli ticaret kasabası olan Leymosun’da, 1919’da başlar. (Leymosun’daki
ekonomik ve sosyal yaşam üzerine bilgi elde etmek için Bak. 1. Yannis Lefkis,
Kökler, s.33-34, 2. Plutis Servas, Kıbrıs- Sorumluluklar,s.65-69, 3. Alithia,
29.10.1919, s.2’de Leymosunlu Rumlar ile Türklerin fiyatlardaki sürekli
artışlardan sonra, çeşitli yiyecek maddelerinin fiyatlarını belirlemesi için
Belediye Başkanı Spiros Arauzos’a başvurdukları yazmaktadır.)
19. yüzyılın sonuna doğru sınıf bilincinin
yavaş yavaş gelişmeye başladığı görülmekteyse de, ilk işçi grubunun açık
hedeflerle kurulduğu Nisan 1919 tarihine kadar pek bir şey olmaz. Bu tarihte
kurulan, İnşaat İşçileri Birliği’dir (Kiryx, Lefkoşa, 3.5.1919,s.3) ve
Kıbrıs’taki ilk işçi sendikası olup, işçi sınıfının kendi ayrı kimliğini
oluşturması için işçi sınıfı tarafından atılan ilk adımdır. Sınıf savaşı,
inşaat işçilerinin mali durumlarını iyileştirme çabasıyla, işverenlerine karşı
kendilerini örgütlemeleri ile başlamıştır.
İnşaat İşçileri Birliği, inşaat çırakları,
tütün işçileri, liman işçileri, terziler, berberler, dülgerler ve emekçiler
gibi diğer dallarda da birçok birliklerin oluşturulması yolunu açmıştır (Kiryx,
Lefkoşa, 13.9.1919, s.2)
Bu işçi birliklerinin üye sayıları hızla arttı
ve toplam 257’ye ulaştığında oldukça güçlü bir konuma geldiler. Leymosun’daki
ekmekçilerin çoğu, sendika üyesiydiler ve İnşaat İşçileri Birliği, ya da İnşaat
Çırakları Birliği dışında sadece çok az işçi kalmıştı.
Bu birliklerin tüzükleri, çoğu kez
Yunanistan’daki işçi birliklerininkini temel almaktaydı. Ama bu birliklerden
bazılarının örneğin inşaat ve tütün işçileri birliklerinin ne doğru dürüst bir
hedefi, ne de gelişmiş dayanışma kavramı bilinci vardı. Daha çok, yardım ve
nezaket ruhuna sahip olma özellikleri vardı. Bu nedenle, çok geçmeden
kendilerini ya sahte işçi unsurlarının, ya da onlardan yarar sağlamak için
işçilere gizlice yanaşan tanınmış politikacıların etkisi altında buldular.
Bazı Kıbrıslı Türk işçiler, önce İnşaat
İşçileri Birliği’ne katıldılar. Birinci elden alınan bilgiler, örneğin İnşaat
Çırakları Birliği’ne üye bazı Kıbrıslı Türk işçilerin, 1930’lu yılların
başındaki grev ve diğer işçi müdahalelerinde ön saflarda olduklarını
göstermektedir. İnşaat İşçileri Birliği’ne üye Türk işçiler, hem kendi işçi
birliklerinin yeniden yapılandırılmasını da, hem de 1924’te Leymosun’daki bütün
işçi kuruluşlarını tek bir tüzük altında toplayan Leymosun İşçi Merkezi’nin
oluşturulmasında rol almışlardı. Kıbrıslı Türk işçiler ayrıca, Leymosun kazası
içinde Sosyalist fikirlerin ilerletilmesinde ve sınıf mücadelesiyle bilincinin
yayılmasında ön saflarda idiler. Gilan’lı Hasan Hilmi 1933 yılında hükümete
karşı “yıkıcı” eylemlerde bulunma ve “komünist propaganda” yayma suçlarından
Leymosun mahkemesinde cezaya çarptırılmıştı. (Hronos, Lefkoşa, 4.10.1933)
Leymosun İşçi Merkezi’nin tüzüğü, Kıbrıslı
Türk işçilerin hedef ve amaçlarını anlamaları için Türkçeye çevrilmişti. Kıbrıs
Komünist Partisi’nin ilk kurucularından ve Kıbrıs’ta sosyalist fikirlerin
yayılması mücadelesine en önde katılanlardan Yannis Lefkis, Leymosun İşçi
Merkezi tüzüğünü Türkçeye çeviren kişinin, iyi bir Rumca bilgisine sahip olan
ve Hidiv Posta Yolları Acenteliği’nde çalışan Mustafa adında ilerici bir
Kıbrıslı Türk olduğunu anımsatmaktadır; Kemal Atatürk’ün yükselmesinden sonra
Türkiye’ye göç etmiş ve Dışişleri Bakanlığı’nda bir süre çalışmıştır.
Hem Kıbrıslı Türklerin hem de Kıbrıslı
Rumların katıldığı Leymosun İşçi Merkezi’nin açılış toplantısında, tüzük
oybirliği ile kabul edilmişti. Üyelerin maddi kalkınması ve manevi refahını
hedef alan tüzükteki amaçların özel bir önemi vardı. Birinci amaçta, günlük
ücretlerde artışlar, 8 saatlik bir çalışma günü ve çalışma yasalarının
çıkartılması vardı. İkinci amaç olarak da, sınıf bilincini geliştirmeyi
hedefleyen sosyalist ve işçi kitapları ile işçilere yapılacak konuşmaları
sağlayacak olan bir kitaplık kurulacaktı.
1924 yılına gelindiğinde, her ne kadar Kıbrıs
Komünist Partisi (KKP) henüz ilk kuruluş toplantısını yapmamış ise de, işçiler
ve tarım emekçileri için, örgüt ve gidilecek yola ilişkin örnek bir çaba
göstermişti. KKP özellikle “Kıbrıs kırsal bölge sorunu”na ilgi göstermekteydi.
1924 yılının başlarında, Kıbrıslı ilk komünistler kırsal sorunları incelemek
üzere Lefkoşa’da bir toplantı yapma çağrısında bulundular. Toplantıda KKP
temsilcilerinden başka, kırsal bölgeden temsilciler ve iki Kıbrıslı Türk
temsilci yer almaktaydı. Toplantı, Birinci Dünya Savaşı sırasında oluşan köylü
borçlarının (beş yıllık moratoryum yoluyla) ertelenmesini amaçlayan bir hareket
örgütlenme kararını alarak sona ermişti.
İlk Rum ve Türk tarım işçilerinin konferansı,
Nisan 1924’de, Lefkonuk’ta avukat Kiryakos Rossidis tarafından örgütlendi.
(a.Kiryx, Lefkoşa, 7.12.1923,s.2,b. Kiryakos Rossidis’in ilerici kırsal
önerileri için Bak. Kiryx, 26.1.1924, s.4 “Kırsal Ekonomik Örgütlenme İçin
Öneriler”)
Temmuz 1925’de Lefkoşa’da ikinci bir toplantı
yapıldı. Bu toplantıda “Kırsal Rum – Türk Partisi”nin kurulmasına karar
verildi. Kavanin Meclisi’ndeki işbirliğinin öneminin bilincinde olan hem Rum,
hem de Türk konuşmacılar, Kıbrıs’ın kırsal bölge sorunlarının çözümlenmesi için
ortak bir memorandum hazırladılar.
Kırsal Konferansta alınan tavırlarla ilgili
olarak Attalidis şöyle yazmaktadır:
“Kırsal Parti tarafından ileriye sürülen
ilginç bir görüşe göre, kırsal sorunların çözümü, kasabalı önde gelenler
tarafından desteklendiği gibi, bir köylü bankası kurmakla güvence altına
alınamazdı. Tarımsal ürünler için uygun perakende satış fiyatları
saptanmalıydı.”
Ayrıca Yermasoya, Gilan ve Fini’deki kırsal
kuruluşlar tarafından yapılan çağrı da ilginçti:
“ Hukuk adına “bizi sokaklara atabilmeleri
için, tarlalarımız, bağlarımız ve hayvanlarımız daha ne kadar süre faizcilerin
ve tüccarların emrinde olacak? Sizin ve toprağın kölesi olan hepimizin sağ
kalabilmemiz için sadece tek bir yol vardır: Kendimizi örgütlemeliyiz...
Kaderimizi 40 yıldır zenginlerin eline bıraktık ve sonuç, şimdi içinde
bulunduğumuz durumdur... Hepimizi ilgilendiren ortak şiarlar uğruna, kırsal bir
sancağın altında diz çökebilmek için her köyde örgütlenelim... Kıbrıs köyleri,
Rumlar ve Türkler ırksal nefret yüzünden artık ayrı olmayalım. Bizi bölünmüş ve
birbirine karşı görmekte çıkarı olanların sözleri artık bizi çelmesin... Köylü
kardeşler! Türkler ve Rumlar, hangi köyde olursanız olunuz, uyanma vaktiniz
gelmiştir. Kendi örgütü olmayan hiçbir köy kalmamalıdır. Yaşasın Kıbrıs’ın
bütün köylülerinin birliği!” (Neos Anthropos, 1.6.1925)
KKP Kıbrıslı köylülerin taleplerini şöyle
açıklamıştı:
“Zorunlu toprak satışlarına bir son
verilmelidir. Manastır ve kilise arazisinin büyük bir bölümü konsolide
edilmelidir. “Onda birlik” vergisi kaldırılmalıdır. Savaş sırasında ve
sonrasında karaborsadan kar ederek zengin olanlar tarafından elde edilen
muazzam karlara, geriye dönüşlü olarak uygulanmak üzere, gelir vergisi yasası
çıkartılmalıdır. İcar vergisi iptal edilmelidir. Miras olarak elde edilen
servete ve lüks eşyalara da vergi konmalıdır. Hayvan yetiştiriciliği
korunmalıdır. Maden şirketleri tarafından ödenmete olan çok düşük vergiler
yükseltilmelidir...” (agy. 18.2.1925)
Neos Antropos ayrıca, ülkede egemen olan
sosyal sınıf ayrımlarının altını çizerek şunları vurgulamaktaydı: “Halk artık
birbirine karşı mücadele eden Rumlar ve Türkler olarak ayrılmış
değildir...ayrım, fakir ve zengin olarak vardır.” Neos Antropos’un Programı
(İnançlar duyurusu)’ndan aşağıdaki alıntılar bunun göstergesidir:
“...İlk işimiz, adamız halkı arasında varolan
ırksal nefrete ilişkin bütün izleri ortadan kaldırmaktır...ve fakirlerin
çıkarlarına hizmet etmek için, onlar arasında sevgi ve birliğin habercisi
olacağız.. Bütün hain milliyetçi politikalara karşı duracak ve dıştan gelecek
her etki ve korumadan uzak, halkın özgürlüğü için bütün haklara sahip bir
işçi-köylü hükümeti altında Kıbrıs’ın bağımsızlığı için çalışaçağız... adadaki
ekonomik açıdan imtiyazları yetersiz olanlara İngiliz fetihçinin gösterdiği
vurdumduymazlığa karşı büyük bir cesaretle saldıracağız ve ilk adım olarak da
Komünist Partimiz altında birleşmiş tarım ve işçi “birlikleri”nin bütün kırsal
bölgelerde kurulmasını ve çiftçi ve diğer çalışan kesimdeki nüfusun hızla
rahatlamasını hedefleyeceğiz...” (agy, ilk sayısı)
KKP’nin hedeflerini resmen açıklayan
Program’da ilk defa olarak, sosyal ve ekonomik işler yanında, açık siyasal
tavırlar da yer almaktaydı. Bunlardan bir tanesi Enosis konusuyla doğrudan bir
zıtlık arzeden, Kıbrıs’ın bağımsızlığı için mücadeleye destek verme tavrıydı.
Bu tavır, Kıbrıs Türk kitlelerini KKP saflarına cezbetmişti.
Neos Anthropos, kısa yayın yaşamı süresince
büyük muhalefet de cezbetmişti. Muhalefet, önce işçi kuruluşlarına, o zamana
kadar artık çok iyi bilinen komünistlere ve Kıbrıs İşçi Hareketinin “kalesi”
olan Leymosun İşçi Merkezi’ne karşı mücadele ile başlamıştı. Leymosun İşçi
Merkezi’nin “1 Mayıs” duyurusunda şöyle denmekteydi:
“1 Mayıs, dünyadaki fakir insanların bir
kutlama günüdür. Bu günde ırk veya dini ne olursa olsun bütün işçiler, işçi
ideolojisinin kurbanlarını anmak için kardeşlik içinde bir araya gelirler,
güçlerini gösterirler ve yöneticilerinden, hayattaki haklarını talep ederler...
Hiçbir işçi, fakir emekçi ve işçi hareketine karşı sempatisi olan hiçbir
vicdanlı ve eğitimli kişi, bu toplantıdan uzak durmamalıdır. İşverenlerin
baskıları ve zenginlerin bizi sömürmesi, bizi yani Türkleri ve Hıristiyanları
birleştirmelidir. Bundan böyle ırksal nefret ve dinsel fanatizm nedeniyle
bölünmüş değiliz. Bunlar artık geçmişte kalmıştır. Şimdi hepimiz birer kardeş
gibi, bu hayatta bize ait olan haklar için talepte bulunacağız. Kuruluşlarımızı
tanıyan, bize 8 saatlik iş günü sağlayan ve bizi sefaletten ve işverenlerin
açgözlülüğünden koruyacak olan çalışma yasalarına ihtiyacımız vardır.” (agy
1.5.1926)
Kıbrıs Komünist Partisi, sömürge yönetiminin
ve muhalefetin yarattığı işçi aleyhtarı bir atmosferde, Ağustos 1926’da resmen
kuruldu.
KKP’nin “ekonomik ve siyasal durum” üzerine
olan görüşleri, aşağıdaki alıntıda tipik olarak yansımaktadır:
“ KKP, Kıbrıs’ın kapitalist ve emperyalist
İngiltere’nin elinden kurtuluşunu hedefleyecek olan, İngiliz aleyhtarı birleşik
cephenin oluşması için elinden gelen herşeyi yapacaktır. Yabancı bir fetihçinin
ayakları, bu küçük adamızın toprakları üzerinde durduğu sürece, Kıbrıs halkının
yararına herhangi bir değişikliğin getirililemeyeceği, bugün, daha önce
olduğundan çok daha fazla açıktır. Ancak özgürlüğümüzü kazanıp, İngiliz
emperyalizminin köleleri olmaktan artık çıktığımız zaman, ekonomik alanda da
rahatça soluk alabileceğiz... Ve işte bütün tarafların çabalarını şimdi bu
doğrultuda yapmaları gerekir... Ama sonuç getirmesi isteniyorsa, bu çabalar,
birlik halinde yapılmalıdır. Hangi hizibe bağlı olursa olsun, ister orta sınıf
veya işçi sınıfından, Rum veya Türk olsun, bütün İngiliz aleyhtarı unsurların
yabancı egemene karşı mücadelede işbirliği yapmaları bir görevdir.”
KKP, öz-yönetim (self-government) sorununun,
aşağıdaki taleplerin yerine getirilmesiyle çözümleneceğini görmüştü: a) 18
yaşın üzerindeki bütün erkek ve kadınlara seçme hakkının verilmesi; b) Kavanin
Meclisi’nin gerçek bir parlamento haline dönüştürülmesi. Bu suretle Meclis
üyeleri, azınlıkları için (Türkler, Ermeniler, Latinler vb.) ayrı temsiliyet
getiren, nisbi temsil sistemine göre, halk tarafından doğrudan seçilecek; c)
Türk borçlarına karşılık Kıbrıs’ın ödemekte olduğu payın ortadan kaldırılması
ve vergilerin orantılı olarak azaltılması; d) İngiltere’deki dondurulmuş bütçe
fazlalıklarının Kıbrıs’a geri dönmesi ve bu paranın tarım ve sanayideki
ilerlemeler için kullanılması; e) Kıbrıs’taki bütün askeri personelin geri
çekilmesi ve ülkenin güvenliğine ilişkin sorumluluğun yerel sivil savunma
muhafızına verilmesi” (agy, 8.1.1927)
Doğaldır ki bu hedefler, bağımsızlık çizgisini
seçtiği için KKP’ni eleştiren sağın direnci ile karşılaşmıştı. (İngiliz
aleyhtarı birleşik bir cephenin oluşturulmasını tartışmak üzere 20-21 Ağustos
1927’de, KKP’nin olağanüstü bir toplantısı yapıldı. Toplantıya ilişkin
Manifesto, önemli tarihsel bir belge olup, Neos Anthropos’un 31.8.1927 tarihli
sayısında yayımlanmıştı.)
İngiliz yönetiminin 50. yılına, yani 1928’e
gelindiğinde, Kıbrıs’taki emekçilerin sayısı 25,000’e ulaşmıştı. Bunun on bini
tarım işçisi olup, altı ile yedi bini (önemli sayıda Kıbrıslı Türk de içinde)
Amiandos ve Skuriotissa madenlerinde çalışan maden şirketlerine, bazıları da
alt-müteahhitlere bağlı olarak çalışmaktaydılar. 1928 yılındaki günlük
ücretler, hala daha açlık düzeyinde idi: Erkekler 3 şilin, kadınlar da 1 ile 7
kuruş (0.5 – 3 sent) arasında alıyorlardı. Asbest madeninde çalışanlar, mandra
ve kulübelerde çok yoksul koşullarda yaşamaktaydılar. 1928 – 1932 arasında
günlük ücretler sürekli azalmış ve sonunda 1906’daki düzeye ulaşmıştı, yani
erkekler için 9 kuruş (4.5 sent), kadınlar için 6 kuruş (5sent).
Kötü çalışma koşulları ve siyasal görüşleri
temelinde hem Rum, hem de Türk işçilerin kovuşturulmaları yüzünden, Leymosun
İşçi Merkezi, sömürge hükümetine bir memorandum göndererek, diğer şeyler
yanında 8 saatlik işgünü, görevde iken meydana gelen kazalarda işçilere ve
ailelerine (ölüm halinde) tazminat ödenmesi hükmü; herhangi bir işçinin haksız
olarak görevden atılması durumunda tazminat ödenmesi hükmü; çalışan kadın ve
çocukların korunması hükmü ve son olarak kasaba ve köylerde işçi ve tarım
işçilerine uygulanmakta olan polis kovuşturmasına son verilmesi talep
edilmekteydi.
Amiandos’ta önceden yapılan bir grevi
desteklemek için 1 Eylül 1927’de gerçekleştirilen bir greve, 1000 işçi destek
vermiş ve madencilerin çalışma saatlerinin 10’dan 9 saate indirilmesi
başarılmıştı.
İkinci bir grev, 25 Temmuz 1929’da yer
almıştı. 6000 maden işçisi işlerini durdurduğu için bu grev de başarılı idi ve
taleplerini ilerletmek için bir gösteri düzenlediler. Talepler arasında, daha
kısa çalışma günü, ücretlerde artış yapılması ve istedikleri yerden satın alma
hakkı vardı. Son talep Amiandos şirketinin işçilerini, şirketten ekmek almaya
zorlaması üzerine ortaya konmuştu. Şirketin ekmeği daha pahalı olup, sadece
250-300 dirhem ağırlığındaydı. Grevin bir sonucu da, ekmeğin kalitesini
yükseltmek ve tane fiyatını 60’tan 50 mil’e (5 sent) düşürmek olmuştu.
Aşağıdaki alıntı, 1929’daki grevde KKP’nin katılımını tanımlamaktadır:
“Henüz yeni kurulmuş olmasına ve birçok
üyesinin polis gözetimi altında bulunmasına rağmen, bu yeni parti, ada çapında
önemli bir grevi örgütleyebilmiş ve Temmuz 1929’da 6000 maden işçisi işlerini
durdurmuştu. Şirket binası dışında bir gösteri düzenlemişler ve daha kısa iş
günü, daha iyi ücretler ve istedikleri dükkandan ekmek satın alma özgürlüğünü
talep eden sloganlar bağırmışlardı. Şirket işletmesi, işçilerden tekrar
işlerinin başına dönmelerini istemiş ve bütün taleplerinin tatmin edileceğine
dair vaadde bulunmuştu. Ama işçiler, şirketin sözüne güvenmeyi reddederek
grevlerini sürdürmüşlerdi. Birçok işçi tutuklanmış, ceza görmüş ve hapsedilmiş,
bazıları işten atılırken birçoğu da sürgüne gönderilmişti” ( T.W. Adams, Akel:
The Communist Party Of Cyprus, California, 1971, s.17)
Grevin başarılı olmamasına rağmen, bu olay
Kıbrıs işçi hareketinde bir dönüm noktası idi. Ekim 1931 olaylarından sonra,
KKP ‘nin iki lideri, 8 sağcı lider ve kilise temsilcileri ile birlikte sürgün
edildi. KKP liderleri Londra’da aşağıdaki duyuruyu yayımladılar:
“KKP, bir yıllık sağlıklı bir çalışmadan
sonra, dinamik olarak durumunu yükseltmek, işçi sınıfını örgütlemek ve onun
siyasal etkisini, devrimci sınıf bilincini geliştirme durumuna gelmişti.
Kitlelerin kendiliğinden ayaklanmasına destek olacak tek parti idi. Parti,
emekçi halkı, yani hem Rumları, hem de Türkleri örgütleyip, İngiliz boyunduruğu
ve sömürüsünden, yerli toprak sahipleri ile faizcilerden uzak, işçi ve tarım
emekçilerinin özgür bir Cumhuriyetini kurma doğrultusunda, mükemmel devrimci
bir yolda gitmeleri için onlara kılavuzluk yapmaya çabalamıştı. Ayaklanmanın
kanla bastırılması, partimizin birçok aktif üyesinin tutuklanması ve Kıbrıs’tan
“yaşam boyu” sürgün edilmemiz, devrimci çalışmalarımızı veya KKP’nin
güçlendirilmesi mücadelemizi durdurmayacaktır. KKP, işçi ve köylülerin ekonomik
taleplerinin derhal yerine getirilmesi, “Ulusal-Enosis” liderlerinin ihanetini
ve onların karşı-devrimci “Yunanistanla Birleşme” sloganlarını önlemek ve işçi
ve köylülerin Özgür bir Kıbrıs Cumhuriyeti için birleşik cephesi mücadelesine
devam edecektir.” (KKP’nin lideri, Haralambos Vatiliotis (Vatis) ve Kostas Skeleas
idi)
15 Ağustos 1933’de, KKP’yi ve öteki parti ve
örgütleri yasadışı ilan etmek için ceza yasası değiştirildi. Birçok yasalar
halkın özgürlüğünü sınırlandırdı. Bu önlemler, yani 1931 ile 1944 yılları
arasında geçirilen 28 tane kötü şöhretli “özgürlükçü olmayan yasa” Kıbrıs’taki
işçi hareketini çökertmede başarılı olamadı.
Şirket yönetimi işçilerin taleplerini kabul
etmemişti. 11 Ocak 1948 günü Karadağ’da PEO ve KTBİK temsilcileri ile
Madenciler Komitesi üyelerinin yaptıkları toplantıda, Rum ve Türk maden
işçileri grev yapma önerisini oybirliği ile kabul ettiler. 13 Ocak 1948 günü,
eşleriyle birlikte ortak kitlesel bir toplantı yaptılar. Şubat 1948’de AKEL,
“Haydi ekmeğimizi madencilerle paylaşalım” sloganını ortaya attı. CMC grevi ile
maddi destek, dayanışmanın etkileyici örnekleri olarak her gün gelmekteydi.
Birçok kadın nişan yüzüklerini, saatlarını, altın bileziklerini, altın
kolyelerini vb. Vermişlerdi. Kişisel bağışlara paralel olarak PEO ve KTBİK de
bağış çağrısında bulunmuşlar ve Lefkoşa’da 150, Leymosun’da 100 ve Omorfo’da 45
dolar bağış toplanmıştı.
12 Şubat 1948 günü Lefkoşa’da yapılan 24
saatlik grev, yaşamı tamamen durdurmuştu. PEO’nun Lefkoşa bürosu dışında
toplanan binlerce kişiye, Kıbrıs Rum ve Türk sendika liderleri konuşmalar
yapmışlardı.
Türk sendikalarının Genel Sekreteri Aziz
Tuncay, Rumca yaptığı konuşmasında şunları söylemişti:
“ Eğer biz, Rum ve Türk işçiler, birlik ve
işbirliğimizi korursak, mücadele mükemmel bir şekilde sürdürülecek ve iyi bir
sonuca ulaşacaktır. Türkler ve Rumlar için düşman tektir: O da, çocuklarımızın
ekmeğini elimizden alan, ağır işçiliğimizle bizi soyandır. Bugün madenciler
bizden daha açtır. Haydi kendi ekmeğimizden kesip, onlara verelim...” (agy)
Bir Kıbrıslı Türk gösterici, 12 Şubat günü
Lefkoşa’da yapılan toplantıda şu, kahince sözleri söylemişti: “Ülkemiz, ancak
sizlerin (Kıbrıslı Rumların) ve bizlerin daima, şimdi olduğumuz gibi birlikte
hareket etmemiz halinde ilerleyecektir” (Neos Demokratis, 14.3.1948) 3 Mart
1948’de, Karadağ’da, kanlı olaylar yer almış ve grevci işçiler kitlesini
engellemekten aciz olan polis, gelişigüzel ateş açtığı zaman, önemli sayıda
işçiyi yaralamıştı. Bu kanlı olaylardan bir gün sonra, PEO ve KTİBK bütün
işçilere, 6 Mart günü 24 saatlik bir grev yapılması çağrısında bulundular. Belirlenen
günde Kıbrıslı işçiler, bir günlük grev yaptılar. Bütün kasabalarda Rum ve Türk
işçiler toplantılar yaptılar. 6 Mart grevi, Kıbrıs’ta görülmüş en öfkeli
grevlerden biri olarak tarihe geçti. 16 Mart 1948’de bir grup kadın, şirket
trenini Gemikonağı ile Karadağ arasında durdurup kuşattılar. İngiliz tren
sürücüsü ile birlikte vagonlarda bulunan 5-6 grev kırıcısını da dövdüler.
Önemli sayıda Rum ve Türk madenci eşi, grev süresince tutuklandı ve ağır para
veya 5-6 aylık hapis cezaları aldılar.
Kıbrıs Cumhurbaşkanlarından Yorgo Vasiliyu’nun
annesi olan Fofo Vasiliyu, yaşamış olduğu bu grevle ilgili olarak şunları
anımsatmaktadır:
“Pazartesi, 8 Mart günü, Gemikonağı’ndan haber
geldi. Çarpışmalar artmıştı. Bir kişi az kalsın ölüyordu. 4 kişi de yaralanmıştı.
Kahraman maden işçilerinden yeni kanlar akmıştı. O zamana kadar binlerce
madencinin teri ile sulanmış olan toprağa kan ve gözyaşı akmıştı. Bunları işçi
sınıfının en zorlu ve en kahramanca mücadelesinin sembolü ve tanıklarıydı.”
(Lefkis, agy, s. 35 – 36)
Kavanin Meclisi’nin eski Türk üyelerinden Eyüp
Necmettin, Kıbrıs halkına aşağıdaki mesajı göndermişti:
“Kıbrıs Maden Şirketi’ndeki uyuşmazlığı
başından beri ilgi ile seyretmekteyim ve aşağıdaki sonuçlara varmış
bulunuyorum:
Uyuşmazlık, şirketin, daha iyi günlük ücretler
ve genel olarak daha insancıl bir varoluş için madenciler Sendikası’nın
taleplerini tartışmayı reddettiği gün başlamıştır.
CMC yönetiminin işçilerin işçi olarak sadece
kendi çıkarları için değil de, Kıbrıs’taki siyasal partilerin etkisi altında
hareket ettikleri gerçeğini vurguladıklarını saptamış bulunuyorum.
Mantık sınırları içinde olan işçilerin
talepleri ve Şirket Yönetiminin Madenciler Sendikası ile bu talepleri
tartışmayı çeşitli defalar reddettiği gerçeğinden hareketle şu sonuca vardım
ki,işçiler kendi maişetleri ve madencilerin çıkarları için mücadele
etmektedirler. Siyasal partilerin, onlardan yana veya onlara karşı olmuş
olmaları hususuna ben aldırmıyorum bile.
Her yoksul Kıbrıslının çıkarını düşünen bir
kişi olarak ben, maişetleri için mücadele etmekte olan maden işçileri için ne
verebilirseniz vermeniz için, size çağrıda bulunuyorum ve aynı zamanda yoksul
madencilerin yararına bir uzlaşmaya varılması için, Kıbrıs hükümetinin mümkün
olan en kısa bir zamanda müdahale etmesi dileğimi ifade ediyorum.” (Yayımlanmış
PEO dosyalarından).
Nisan 1948’de Kıbrıs Maden Şirketi’nin
Amerikalı başkanı Mr. Mand Kıbrıs’a geldi ve grevci işçilerin temsilcileriyle
buluşmak istediğini bildirdi. 1 Mayıs 1948, gösteriler ve grevdeki maden
işçilerinin temsilcileri ile CMC yönetimi arasındaki görüşmelerle kutlandı.
Bununla birlikte 8 Mayıs’ta, bir yanda Rum ve
Türk grevciler, öte yanda da grev kırıcıları olmak üzere Gemikonağı’nda kanlı
çatışmalar patlak verdi. Polis eşliğindeki grev kırıcılar, 6 grevci maden
işçisini döverek yaraladılar.
16 Mayıs 1948 günü Lefke’deki Türk sendika
merkezinde madencilerin en geniş katılımlı toplantılarından biri yer aldı ve 4
aydır sürdürülen greve son verilmesi kararı alındı. 1948 grevi, Rum ve Türk
işçilerinin ortak bir mücadele ile en etkili ve en zorlu kavga verdikleri
grevdi. Dinsel ve milliyetçi ayrım duvarlarını yıkmayı başardılar ve sınıf
savaşını güçlendirdiler. Grev şunu göstermiştir ki, iki toplum arasındaki
ilişkilerin açık bir şekilde tanımlanmasında Rum ve Türk işçilerinin sınıf
bilinci, din ve milliyetçilik engellerini aşmada birleştirici bir etmendir.
1948 yılı, Rum ve Türk işçilerin birlikte
yaptıkları iki daha büyük ve öfkeli greve daha sahne olmuştur. Bir tanesi 2
Ağustos’da İngiliz – Danimarka Amyant Şirketi’ne karşı yapıldı ve 1000 tane
amyant madeni işçisi işverenlerine, sömürge hükümetine ve grev kırıcılarına
karşı tavır aldı. İşçiler, bütün taleplerini (çoğu sendikal haklardı) elde
etmeyi başardılar.
1948’deki üçüncü ve son grev, Lefkoşa’da
yapılan ve 1200 Rum ve Türk inşaat işçisinin katıldığı grevdi. 116 gün sürdü ve
daha önceki grevlerin doğrudan devamı gibiydi. Rum müteahhitler için çalışan
bütün Türk işçileri greve katılmıştı.
1948’deki üçüncü ve son grev, Lefkoşa’da
yapılan ve 1200 Rum ve Türk inşaat işçisinin katıldığı grevdi. 116 gün sürdü ve
daha önceki grevlerin doğrudan devamı gibiydi. Rum müteahhitler için çalışan
bütün Türk işçileri greve katılmıştı.
1948’de inşaat işçilerinin grevi sürerken
yapılan PEO Kongresi sırasında, Rum ve Türk işçilerin ortak eyleminin önemi,
PEO tarafından şöyle vurgulanmıştı:
“Sendikal hareketi dinsel veya ırksal
farklılıklar, ya da siyasal veya parti farklılıkları temelinde bölmek, hareketi
zayıflatır ve işverenlerin çıkarlarına, daha da genel olarak işçi sınıfının düşmanlarına
hizmet eder.” (Yayımlanmamış PEO dosyalarından)
PEO ayrıca siyasal tavrını da yeniden
tekrarlamıştı:
“Eğer Kıbrıslı Rumlarla Türkler arasında
yakınlaşma için çalışma yapılmıyorsa, Kıbrıs sorununun çözümlenmesine de
ulaşılamaz. Herhangi bir çözüm, ancak iki toplum arasında dostça ilişkiler
temeline dayanıyorsa, dengeli ve kalıcı olacaktır. Aralarında düşmanlık, nefret
ve şüphenin varlığı, sadece bir çözüm arayışını engellemekle kalmaz, olası en
iyi çözümü de tahrip edecektir.” (agy)
1949 yılında yapılan PEO’nun 6. Kongresi
dikkatini, işçi haklarını güvence altına alıp, genişletme sorununa yöneltmişti:
“Örgütlü veya örgütsüz, sendika üyesi olsun
veya olmasın, hepimiz, işçi sınıfının kazandıklarını korumak ve özellikle
ülkemizi-, sosyal sigorta fonunu, asgari günlük ücreti güvence altına almak ve
hükümetin vergi politikasında değişiklikler için bütün dikkatimizi
yoğunlaştırıp, güçlerimizi birleştirmeliyiz.” (agy)
Daha da ileri gidilerek, 6. Parti (AKEL)
Kongresi’nde, Kıbrıslı Rum ve Türkler arasındaki ilişkileri güçlendirmek ve
sınıf unsurunun kullanılması için hangi araçların gerekli olduğu tartışıldı.
Diğer şeyler yanında şunlar önerildi: (a) Azınlıklardan sorumlu olacak bir
kişinin atanması; (b) Gerekli olduğu zamanlarda karma komitelerin kurulmasıyla,
Türk ve Rum sendikaları arasında daha yakın bağların geliştirilmesi; (c)
Partinin milli konu ve Rum ve Türk işçilerinin ekonomik sorunları hakkındaki
görüşlerini anlatan Türkçe kitapçıkların bütün Kıbrıs’ta dağıtılması; (d)
Herhangi bir sendikaya üye olmayan daha fazla sayıda Türk işçisinin Türk
tarafına cezbedilmesi; (f) Kendi gazetelerini yayımlamaya başlayabilmeleri için
Türk işçi birliklerine yardım sağlamak; (e) Kıbrıslı Türkler arasında sınıf
bilincinin gelişmesi ve ilerici bir Türk siyasal örgütünün kurulması için özel
bir dikkat göstermek.
İŞÇİ HAREKETİNİN DAYANIŞMASI’NIN ÇÖKMESİ
ENOSİS VE KIBRISLI TÜRKLER
Kıbrıslı Rumlar ile Türklerin arasındaki
çalışma ilişkilerini etkilemiş olan önemli bir olay, 15 Ocak 1950’de yapılan
Enosis ile ilgili halk oylamasıydı. Oy hakkı olan 224,757 Kıbrıslı Rum’dan
toplam 215,108’i (%95,7), Enosis için oy kullanmıştı. 800 Kıbrıslı Türk de
Yunanistan’la birleşmeden yana oy kullanmıştı. Bununla beraber Kıbrıslı
Türklerin çoğunluğu, oylamaya güçlü bir tepki gösterdi. 11 Aralık 1949’da
Kıbrıslı Türkler, bir süre önce açıklanan oylamaya karşı, Lefkoşa’da bir miting
düzenlediler. Oylama aleyhindeki tepkiler, Kıbrıs ve Türkiye’de devam etti.
Nisan 1950’de, Kıbrıs Türk toplumunun, Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesine
ilişkin bütün fikirlere karşı olduğunu ifade eden memorandum Birleşmiş
Milletler’e sunuldu. Bu tepkinin tipik bir örneği, Kıbrıs Milli Türk Halk
Partisi’nin başkanı Dr. Fazıl Küçük tarafından gönderilen ve 80000 Kıbrıslı
Türk’ün Enosis’e karşı olduğunu belirten bir telgraftı. Kıbrıslı Türklerin bu
tepkisi, Enosis hareketine Kıbrıs Türklerinin çoğunluğu ve Ankara’daki Türk
hükümeti tarafından muhalefet edileceğine ilişkin bir uyarı idi.
Kıbrıs Türk liderliğinin bu tavrı, İngiliz
hükümetine gönderilen bir telgrafta resmen açıklanmıştı:
“80 bin Kıbrıslı Türk, Kıbrıs’ın Yunanistan’a
bağlanması ve muhtariyete ilişkin Rum taleplerini oybirliği ile resddetmiş
bulunmaktadır. Kıbrıslı Türkler, Enosis ve muhtariyetin Türk toplumunun
yok olmasına yol açacağına inanmaktadırlar.” (Halkın Sesi, 14.8.1948)
Kıbrıs Türk liderliği ile Ankara’nın tavrı,
rumların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin taleplerine aldırış etmemek
için gerekçeler ve müttefikler arayan İngiliz Hükümeti tarafından teşvik
edilmekteydi.
Enosis oylaması ve buna muhalif olan
Kıbrıslı Türklerin iyi örgütlenmiş egemen sınıfının siyasal çalışmaları, Rum ve
Türk işçilerin ortak mücadeleleri üzerinde önemli bir etkide bulunmuştu. Böyle
olmakla beraber, 1950’lerin ilk yıllarında Rum ve Türklerin ortak sendikal
eylemleri devam etti. 8 Ekim ile 31 Aralık 1952 tarihleri arasında
Leymosun’daki Rum ve Türk liman işçilerinin birlikte yaptıkları eylemin büyük
tarihsel önemi vardır. Grevin esas nedeni, 1948 ile 1952 yılları arasında
yoğunlaşan işverenlerin baskıcı taktikleri idi. 8 Ekim 1952’de PEO, SEK ve
Kıbrıslı Türk Sendikaların temsilcilerinden oluşan ortak bir grev komitesi
oluşturuldu. 350 Rum ve Türk liman işçisinin yaptığı grevin sonucu olarak,
liman işçilerine önemli yararlar sağlayan ve çalışma koşullarını iyileştiren
bir yasa çıkarılmıştı. Yasa, 12 Ocak 1953’de yürülüğe girdi. Sosyal Sigorta
fonlarının yasal temelini güçlendirme konusunda da Rum ve Türk işçiler, PEO’nun
kılavuzluğunda Mayıs 1953’de özel toplantılar yaparak, şu taleplerde
bulundular: (a) Tam tıbbi tedavi, parasız ilaç ve hastalık yardımı; (b) Doğum
yardımı ve izni; (c) Grev ödeneği ; (d) Sakatlık yardımı ; (e) Yaşlı, dul ve
yetimler için emeklilik.
PEO’nun Türk Dairesi, Tüm – Kıbrıs Kongresini
sosyal sigortaları tartışmaya çağırdı. 300’den fazla sendika temsilcisinin
katıldığı konferansta, bir İngiliz sosyal sigorta uzmanı ile buluşup, ona durum
ve görüşleri aktaracak bir komite seçildi. 1954’te ayakkabı fabrikası işçileri
sendikası, sonunda PEO öncülüğünde iki sendikanın birleşmesini sağlayan
Lefkoşa’daki Rum ve Türk işçilerinin yakın işbirliğini geliştirdi.
Eylül 1954’de Kıbrıslı Türklerden oluşan bir
heyet Türkiye’ye gitti ve Kıbrıs’taki durumla ilgili olarak aşağıdaki görüşleri
saptadı:
Kıbrıslı Rumların Enosis taleplerinin toptan
reddi.
Enosis’e giden ilk adım olarak görülen
muhtariyete karşı çıkmak.
Yeni bir anayasa, Türk çıkarlarını korumak
için garantiler dahil etmek.
Türk azınlığın, Türk Evkaf malları ve
okullarının yönetimi konusunda daha etkin denetim için harekete geçmesi.
(Kıbrıslı Türkler arasında örgütlü tepki ve bölücü eğilimler konusunda Bak. P.
Papadimitis, Kıbrıs Tarih Ansiklopedisi, 1946-1954, Cilt:1, s.314)
18 eylül 1954’de, bir Kıbrıs Türk heyeti
Ankara ve Londra’yı ziyaret etti. Heyet Londra’da, Kıbrıs’ın egemenliğinde
herhangi bir değişikliğin düşünülmediği şeklindeki görüşünü tekrarlamış olan
Sömürgeler Bakanı Yardımcısı Hopkinson tarafından kabul edildi. (agy, cilt 3,
s.320)
1954 yılının Aralık ayı başlarında Müftü M.
Dana başkanlığındaki bir Kıbrıs Türk heyeti, Türk Dışişleri Bakanı ile
görüşmeler yapmak üzere, Ankara’ya çağrıldı. Görüşmelerden sonra heyet,
Birleşmiş Milletler’de Kıbrıslı Rumların Enosis taleplerine karşı mücadele
etmek üzere New York’a gitti.
12 Aralık 1954’de Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa’da
bir miting yaptılar ve İstanbul’dan gelen Türkiyeli sendikacılar ile bazı
Kıbrıslı Türkler, ayrı Kıbrıs Türk sendikalarının kurulmasından söz ettiler.
Mitingin amacı PEO’nun Kıbrıslı Türk işçiler üzerindeki etkisini azaltmaktı.
Miting sırasında tek bir Kıbrıslı işçi bile konuşmadı. Konuşan kişiler,
Kıbrıslı Rumların kendi kaderini tayinini hedefleyen çabalarını eleştirdiler.
Ayrıca uzun uzun komünizme karşı ve PEO’dan ayrı Türk sendikalarına olan
ihtiyaç üzerinde konuştular.
Birleşmiş Milletler’de Kıbrıslı Rumların kendi
kaderlerini tayinle ilgili karar tasarısının reddinden sonra, rahatsızlık ve
kanlı çatışmalara yol açan gösteriler yer aldı. 18 Aralık 1954’de Lefkoşa ve
Leymosun’da yapılan gösteriler sonucu, Kıbrıslı Rum ve Türkler arasında yükselen
bir gerginlik oluştu ve çok geçmeden karşılıklı ekonomik boykota gidileceği
söylentileri duyuldu. (agy, 343)
“Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklere karşı
“ekonomik savaş” ve “boykot” başalatacağı Kıbrıslı Türklerin de Kıbrıslı
Rumlara karşı bir “karşı – boykot” açacağına ilişkin bazı söylentiler vardı.
Aslında bu ekonomik “savaş”ın “sorumlu” çevreler tarafından belirgin bir
ciddiyetle benimsendiği söylenmekteydi. Böylesi sloganları benimsemiş olan
“sorumlu” Rum ve Türklerin kimler olduğunu bilmiyoruz. Bu, önemli de değil.
Ekonomik bir savaşın mantıki olan nesi var? Mantıklı düşünülecek olursa,
Kıbrıs’taki Rumlar ve Türkler arasındaki böylesi bir savaş, tamamen
ahmaklıktır. Siyasal olarak konuşulacak olursa, çılgınlığa yakındır.” (Neos
Demokratis, 24.12.1954)
O zamanki bu durum, her iki toplumun siyasal
liderlikleri tarafından yapılmış hataları göstermektedir. 1930’lar ve
1940’larda Kıbrıs Rum egemen sınıfının tavrı, Kıbrıslı Türkler “hiçbir talepte
bulunmuyorlar” ve “henüz uyanmamışlardır” şeklindeydi. Bu, Türk emekçi
sınıfının siyasal ve ekonomik özgürlüğünü ve bağımsızlığını elde etmeyi
hedefleyen örgütlü çalışmalarını bilinçli bir şekilde görmezlikten gelmekti.
Türk kitlelerini Rumların Enosis talebine
ilgisiz kalıp kalmadıkları kesinlikle söylenemez. Çünkü bu sloganın resmen
denenmesi, ancak 1950’den sonra olmuştur. 1947 – 48’e kadar egemen olan fikir,
anayasal muhtariyetti. Kesinlikle bilinen şudur ki, işçi hareketi yukarıda sözü
edilen olaylardan çok ağır zararlara uğradı. İşçi hareketinde birliğe olan
gereksinim, Nisan 1955’de, PEO Genel sekreteri tarafından yapılan bir konuşmada
belirginleştirildi:
“Esas konu, Türk işçilerle aramızda olan veya
olmaya devam edecek olan ırksal veya dinsel farklılıklar değildir. Esas konu,
Rumlarla Türklerin, yeni sendika üyelerinin, sağ ve sol kanadın çıkarlarının
aynı olduğudur ve biz, işçi sınıfı düşmanlarının bu farklılıkları sömürmesine
izin vermemeliyiz. Birlik için yapılan çalışmamızda, Rumlar ile Türkler
arasında halkın düşmanları tarafından yaratılmış olan güvensizlik, önyargı ve
ırksal nefret engellerini yıkmayı gerçekleştirmediğimiz takdirde, başarılı
olduğumuzu öne süremeyeceğimizi asla unutmamalıyız.” (yayınlanmamış PEO
dosyalarından)
EOKA hareketi tarafından 1 Nisan 1955’de
başlatılan silahlı mücadele, İngilizler için, Türkiye’yi ilgili bir taraf
olarak konuya katma ve Kıbrıslı Rumlar ile Türkler arasındaki ilişkilerde bir
soğukluk oldu.
Londra’da 1955 üçlü konferansının toplanması
ile İngiltere, Kıbrıs sorununa yeni bir boyut getirdi. Türkiye doğrudan ilgili
bir taraf haline geldi. İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından konan tuzak
çalıştı. Çünkü Yunan Başbakanı Mareşal Papagos, İngiltere veya NATO ile olan
“geleneksel dostça ilişkiler”e bakarak, sorun yaratmaya cesaret edemedi.
Papagos hükümeti, üçlü konferansı kabul etmekle, Kıbrıs sorununda Türkiye’yi
ilgili bir taraf olarak resmen kabul etmiş oldu.
Türkiye basını, Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı
Rumların ve özellikle EOKA’cıların insafına kaldığını öne süren bir propaganda
kampanyası başlattı. 28 Ağustos’ta üçlü konferansın başlamasından bir gün önce,
Türkiye basını Kıbrıslı rumların, Kıbrıslı Türkleri katletmeyi planladıklarına
ilişkin bir söylenti yayımladı. İngiltere, bu şekilde konferansta Rumlar ile
Türklerin “yakınlaşma”sı yararına, duruma müdahale etmeye hazır olduğunu
gösterme çabasındaydı.
Her ne kadar üçlü konferans, ortak bir sonuç
bildirisi yayımlamayı başaramamışsa da, İngiltere, bu işten kazançlı çıktı.
Çünkü sadece Yunanistan’ın herhangi bir tepkisi olmadan, Türkiye’yi Kıbrıs’la
ilgili tartışmalara katmakta başarılı olmamış, ayrıca Yunan – Türk
ilişkilerinin kötüleşmesine ve Rum ve Türk Kıbrıslılar arasına ekilmiş bir
ayrılığa neden oldu. İngiliz politikasının bir sonucu da, 6 Eylül 1955 gecesi
İstanbul ve İzmir’de yer alan kanlı Rum aleyhtarı ayaklanmalardı.
Böylelikle Londra Konferansı’nın tek
aşikar hedefi, “parçala ve yönet” şeklindeki İngiliz politikası uyarınca,
Türkiye ile Yunanistan’ı bir uyuşmazlık içine çekmekti. Dahası, İstanbul ve
İzmir’deki olayların ardında, Selanik’teki bomba patlatılmasında olduğu gibi
yabancı bir el vardı (Halkın Sesi, 13.9.1955).
Kıbrıs sorununun özündeki değişme, ingiliz
vali Sir John Harding’in, kendisini ziyaret eden Parti Başkanı Dr Fazıl
Küçük’ün başkanlığındaki bir “Kıbrıs Türktür Partisi” heyetine yaptığı
konuşmada açıkça görülebilmektedir. Hükümet 7 Ocak 1956’da, Kıbrıs Türk
liderliği ile önceden tartışma yapılmaksızın yönetimin yapısında herhangi bir
değişiklik olmayacağını söylemişti.
Vali Harding ile Başpiskopos Makarios arasında
yeni bir anayasa konusu üzerinde görüşmeler sürdürülürken, Kıbrıslı Türk
gençler, bir Kıbrıslı Türk çavuşun öldürülmesini, Kıbrıslı Rumlara karşı
huzursuzluk yaratmak için gerekçe olarak kullandılar. Lefkoşa’daki
“Tahtakala”da ve Girne kazasındaki Vasilya’da çarpışmalar yer aldı. 19 Rum ve 5
Türk, bu çarpışmalarda yaralandı.
Kıbrıslı Türkler, 20 Mart 1956’da Lefkoşa’da,
Vasilya’daki olaylarla ilgili olarak gürültülü gösteriler yaptılar. “Kadınlar
Pazarı” yanında “Yaşasın Volkan” ve “Kıbrıs Türktür” gibi sloganlar
haykırdılar. Kıbrıslı Rumların dükkanlarına saldırdılar ve önemli zarara
neden oldular.
23 Nisan 1956’da bir başka Kıbrıslı Türk
polisin, iki Kıbrıslı Rum tarafından öldürülmesi üzerine, Lefkoşa’da sokağa
çıkma yasağı kondu. Rum ve Türk Kıbrıslıların çarpışmaları devam edince,
İngilizler Lefkoşa’yı ikiye bölen bir hat çizmeyi kararlaştırdılar. Böylece
başkentin ana ticaret ağı felç edilmiş oldu. Dikenli teller 30 Mayıs 1856’da
kondu. Bölücü hat, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki İç savaş sırasında Kuzey
ile Güney arasındaki çarpışmalarda çizilmiş olan hata izafeten “Mason – Dixon
Hattı” diye adlandırıldı. Böyle olmakla beraber, 1950’lerin ilk yıllarında Rum
ve Türklerin ortak sendikal eylemleri devam etti.
İngilizler sürekli olarak Kıbrıslı Türkleri,
Kıbrıslı Rumlara karşı kışkırtıp teşvik etmekteydiler. 11 Mayıs 1956 tarihli
Daily Mail gazetesi, diğer şeyler yanında “Kıbrıs’ın Türkiye’nin kalbine
yöneltilmiş bir tabanca” olduğunu belirtti.
Kıbrıs’ın eski valilerinden Richard Palmer, 23
Nisan 1956 tarihli Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir mektubunda, Enosis
ülküsünün bir Yunan – Türk savaşına yol açabileceğini yazdı. Zaman, tam da
Harding ile Makarios arasında yeni bir anayasa için yapılan görüşmelerin
koptuğu ve İngilizlerin Makarios’u sürgüne gönderme kararını aldıkları bir
zamandı.
Kıbrıslı Rum ve Türkler arasındaki
çarpışmalar, 1957 ve 1958 yılları boyunca sürdü. Kundaklama, yağmalama, kanlı
çatışmalar ve hatta öldürmeler, kasaba ve köylerdeki günlük olaylardandı. 1958
yılında , en kötü toplumlararası huzursuzluk, yine İngilizler tarafından
kışkırtılmış bir olay olan, Kondemenos köyünden işçilerin aşırı tutum yanlısı
Türkler tarafından öldürülüp, yaralanmasıydı. Kıbrıs Türk tedhiş örgütü olan
Volkan’ın adını “Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı” veya kısaca TMT’ye
değiştirmesi bu zamana rastlamaktadır. Rauf Denktaş’a göre TMT’yi kurma kararı
1 Ağustos 1958’de alınmıştı.
TMT üyelerinin yemini, onların esas düşmanının
“Kıbrıslı Rumlar ve Komünistler” olduğunu göstermektedir. TMT’nin açıkça faşist
bir örgüt olduğu ve EOKA’ya karşı eylem yaptığı söylenmişti. TMT, “Türk’ten
Türk’e” ve “Ya taksim, ya ölüm” gibi sloganlar kullanarak, şövenizmi
geliştirmiş ve ilerici Kıbrıslı Türkleri öldürmüştü (Çeşitli cinayetler için,
Bak. Kıbrıs, Atina, 1985, s. 18-19)
TMT, 22 Mayıs 1958 günü, PEO Yürütme Komitesi
ve sendikanın Kıbrıslı Türkler Dairesi’nin Başkanı olan Ahmet Sadi’yi öldürmeye
teşebbüs etti. 24 Mayıs’ta, Kıbrıs Türk gazetesi İnkilapçı’nın sahibi Fazıl
Önder Saraç (Sella) öldürüldü.
5 gün sonra ilerici bir Türk gençlik
derneğinin üyesi olan Ahmet Yahya öldürüldü. 4 Temmuz’da sendika lideri Arif
Hulusi Barudi’yi öldürme girişiminde bulunuldu. TMT’nin ilerici Kıbrıslı
Türkleri katletmesi, Kıbrıslı Türk kitleler arasında panik ve korku havası yarattı
ve PEO’nun örgütlü sendikal hareketinden geri çekilmeye zorlanarak, yavaş yavaş
Kıbrıslı Rumlarla olan bağlarını kestiler.
1958 yılında yapılan 1 Mayıs resmi geçitinde
Rum ve Türk PEO üyeleri Yunan ve Türk bayraklarını kendi kızıl bayraklarıyla
birlikte taşıdılar. Aynı anda düzenlenen başka bir toplantıda ise Dr. Küçük,
solcu yurttaşlarına karşı gösteri düzenlemeleri için fanatik Kıbrıslı Türk
gruplarına kışkırtıcı bir konuşma yapmaktaydı. Sonuç, ilerici Kıbrıslı Türklere
ait bir kulübün yer aldığı bir binanın yakılıp, yıkılmasıydı.
27 Mayıs 1958’de TMT, solcu Kıbrıslı Türkleri,
eğer öldürülmelerini önlemek istiyorlarsa, ideolojilerini terketmeye çağıran el
ilanı dağıttı.
TMT tarafından öldürülme tehdidi altında olan
PEO üyesi 1500 Kıbrıs Türk işçisi, üyeliklerinden istifa etmeye zorlandı.
Bunlardan bazısı, 1958’de üye sayısı 1,137 olan Kıbrıs Türk Sendikasına
katılırken, diğerleri ise herhangi bir sendika çerçevesine girmeyip, bunu
dışında kaldılar...”
SOL’A KARŞI İŞLENEN CİNAYETLER HOŞGÖRÜLEMEZ
(Kıbrıs Türk Toplumunun Geçmişi Tarihsel Gelişmeler, Sf.10,prg.6, Dr. İbrahim
Aziz)
“ Kıbrıs Türk liderliğinin taksimci
politikasına karşı en kararlı direniş Kıbrıs Türk solundan geldi. TMT’nin Türk
solunu zor kullanarak susturmaya çalışmasının nedeni de bu kararlı direnişti.
Bunlardan saraç Fazıl Önder, sendikacı Derviş Kavazoğlu ve Cumhuriyet gazetesi
yazarları Ayhan Hikmet ve Muzaffer Gürkan’la diğerlerinin öldürüldükleri
bilinmektedir.”
SON SÖZ İÇİNDE SÖYLEYECEKLERİMİZ
Tarih araştırmacıları yapacakları araştırmalarda
en küçük detaylara bile önem vermelidirler. Bir coğrafya içerisindeki
birliktelikler esas belirleyicilerdir. O coğrafya içerisindeki ihtilaflar,
boğazlaşmalar, kanlar, birliktelikten ortaya çıkmış olan ortak noktaların
gizlenmesini veya bilinçli bir şekilde gözardı edilmesini getirmemelidir. Bu
şekilde hareket eden araştırmacılar ne isterse olsun eninde sonunda egemenlerin
tuzağına düşme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Enternasyonalist veya evrensel
kültür değerlerinde benzerlikler ve ortaklıklar geleceğin tek dünyasını
yaratmada birleştirici bir öğe olarak yardımcı olacaktır. İhtilafların değil
birleştirici öğelerin üzerinde durmak en iyisidir. Elbette ki yanlışlıklar
söylenmeli ve vurgulanmalıdır. Fakat yanlışlıklar ne dereceye kadar sadece karşı
toplumun malıdırlar? Dünyada milli ihtilaflarda veya çatışmalarda sadece
tek bir tarafın suçlu olduğu görülmemiştir şimdiye kadar. Karınca kararınca her
iki tarafın fanatikleri provoke edilecek kaşınıp ihtilafa dönüşecek olaylar
veya yönler bulmuşlardır. Örneğin bizlere kendi tarih kitaplarımızda bizim
haklı olduğumuzu gösteren birçok olayı ele aldığımızda altından çapanoğlu
çıkmakta ve en az Rumlar kadar bizlerin de suçlu olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yazımı Server Tanilli’nin “Uygarlık Tarihi”nden 360. ve 362. sayfalardan kültür
hakkında iki alıntıyla bitirmek istiyorum:
“...Başka bir deyişle, bugüne değin
süregelmekte olan yöntem, “önce kültürümüzün kökenlerini araştırmaya yönelmeli,
ondan sonra ulusal bir bileşime gidilmeli” biçiminde ortaya konulmuştur.
Doğallıkla bu, doğru bir yöntemdir. Ancak, büyük bir yanılgıya düşülüyor:
Kültür kaynakları saptandıktan sonra, bu kaynaklardan yararlanarak bir bileşime
gidilecek yerde, kökendeki kültür, bir bileşim sayılıyor. Oysa geçmiş bir
kültürden bir bileşime gitmek başka, geçmiş bir kültürü bir bileşim sayarak
çağımızda geçerli kılmak başkadır. Bu yanılgıya sürekli olarak
düşülüyor.”(sf.360)
“ Yapılması gereken sorunu bir yöntemle ele
almaktır. Türk kültürünün kökenlerinin araştırılması ancak bir dünya görüşünü
içeren ulusal bir kültür bileşimine varılması amacını taşıdığı sürece bir anlam
kazanır. Bu yapılmadıkça kökenlerin Osmanlı ya da Selçuklu kültür yapılarına
dayandırılmasının somut ve yapıcı bir işlevi olamaz. Bu işlev, ancak, belirli
bir amacı, ulusal ve çağdaş bir kültür bileşimine varma amacını sürekli olarak
gözönünde bulundurmakla sağlayabiliriz. Demek ki sorun, Türk kültürünün
kökenlerinin saptanması gibi bir başına ele alınacak basit ve tarihsel bir
sorun olmaktan çok, ulusal bir kültür bileşimine varılmasını öngörmek gibi bir
yöntem sorunu olarak çıkıyor karşımıza. Bu kültür bileşimine varmak ise,
geçmişte var olan bir kültürün bulgulanması, aydınlığa çıkarılması anlamında
edilgen (pasif) bir iş değil, geçmişte var olan kültürlerden yararlanarak ortaya
bir yapı çıkarmak anlamında etkin (aktif) bir uğraştır. Bunun için de, önce
içinde yaşadığımız çağı ve toplumu, bu toplumun belirgin yapısal
karakteristiklerini dikkate almak, bu karakteristikleri, geçmiş kültürlerle
olan köklü ve derin ilişkilerini aydınlığa çıkarmak gerekiyor. Ulusal bir
kültür bileşimine varmak için tutulacak yol, dün’den bugüne gelmek, ister
istemez, geçmiş bir kültürü bugün de geçerli kılmak eğilimini de birlikte
getiriyor. Üstelik, çağdaş Türk toplumunun yapılarına geçmiş ya da bugün
süregitmekte olan kültürlerin ne ölçüde yansıdığını bulup irdelemek, bizi
kültürümüzün kökenleri konusunda çok daha sağlam, tutarlı ve nesnel
varsayımlara ulaştırabilir.”