MİLLİ KİMLİĞİN ÖTESİ

ULUS IRKAD

21. Yüzyıla girerken kendi ülkemizde hala daha etkisini sürdüren Kıbrıs sorunu üzerindeki tartışmalar çok toplumlu, çok kültürlü ihtilaflı ülkelerde de mekan ve figüranlar farklı olsa bile benzer bir şekilde sürmekte ve her gün için yeni sorunların ortaya çıkmasıyla güncelliğini korumaktadır. Bu araştırmamda genel olarak bu tür tartışmalar üzerinde duracağım. Ve şunu da ekliyeyim bu tür benzerlik arzeden olaylar karşısında dünyadaki sosyal bilimcilerle tarih bilimcileri bu benzer olayları ele alıp bunları bir laboratuvar süzgecinden geçirerek genel sonuçlara da varmaktadırlar.

Bu tür tartışmaların belki yüzyıl önce çok fazla bir anlamı yoktu. Ulusal kimlik=Kendi Kaderini Tayin Hakkı=ulusal devlet arasında o derece kuvvetli bir ilişki kurulmuş bulunuyordu ki, sorunun başka tür çözümü üzerine düşünmek olanaksız gibiydi. Çağımızda, gerek yaşanmış ve şu anda yeniden yaşanan deneylerin ışığında; gerekse birbirinden esasta farklı iki tür ulusal hareketin varlığı nedeniyle konu üzerinde daha da ayrıntılı tartışmalar kaçınılmaz görülüyor.

Sözü edilen iki tür ulusal hareketlerden birincisi, geleneksel anlamda, kendi ulusal devletlerini kuramamış ulusal toplulukların bağımsız devlet kurma mücadeleleridir. Ortadoğu’da Kürtlerin ve Filistinlilerin tipik örneğini temsil ettikleri ulus=devlet ekseninde dönen bu tür geleneksel ulusal hareketlere Sovyetlerin dağılması ile yenileri eklenmiş durumdadır.

İkinci tür ulusal hareketler ise bazı Latin Amerika ülkelerinde, ABD’de ve Avrupa’da gözleniyor. Bu ülkelerdeki ulusal, etnik, kültürel azınlıklar, içinde yaşadıkları çoğunluk topluma karşı, kendi kültürel kimliklerini koruma mücadelesi veriyorlar. İkinci tür ulusal-etnik azınlık hareketlerinin ana hedefi bir devlet kurmak değil. Ayrıca bu hareketleri uğraştıkları ana sorun çoğunluk ulusun kurmuş olduğu ulusal devlet yani birinci grup, geleneksel hareketlerin çözüm olarak önerdikleri şey, ikinci grubun sorunlarının kaynağıdır (Birikim 45-46, sf.28, Ulusal Meseleye Bir Kollektif Kimlik Sorunu Olarak Yaklaşmak, Taner Akçam).

Gerek geleneksel ulusal gerek yeni azınlık hareketlerinin ortak sorunları var kollektif kimlik. Ortak, tüm grubu bağlayacak, korunması ve geliştirilmesi düşünülen bir kimlik ana kaygıyı oluşturuyor. Geleneksel ulusal hareketlerde bu sorun esasta çözülmüş gibi ele alınmaktadır. Ulusal kimlik devlet kurmanın temel anahtar kavramı olmuştur. Ayrı bir ulusal kimlik ayrı devlet olmanın giriş kartıdır. Bütün ulusal kurtuluş hareketlerinde bu nedenle, olumlu, pozitif gösterilmeye çalışılan ortak ulusal kimlik arayışları, tanımları yapılıyor.

Yeni tip ulusal azınlık hareketlerinin sorunları da tam bu noktada başlamaktadır. Bir grubun çözüm olarak önerdiği ulusal devlet, diğerinin başının belası sorunlarının kaynağı olmaktadır. Siyasal toplum, egemen ulusun değerleri üzerine oturduğu için, bu ulusa dahil olmayanlar, derecesi değişmekle birlikte çeşitli biçimlerde dışlanmaktadırlar. Birilerinin, olumlu, pozitif olarak tanımladıkları ve ulusal devlette cisimleşen ulusal kimlikleri ve bu temelde örgütledikleri siyasi yapıları diğerleri için sorun kaynağıdır.

O halde iki boyutlu bir sorun vardır. Birincisi, ulusal kimliği ortak, tek pozitif bir kimlik biçimi olarak savunmak; İkincisi bunu siyasi örgütlenmenin temel bir unsuru haline getirmek. Yani siyasi toplumsal örgütlenmede bir ulusa ait olmayı esas ve başlangıç noktası almak. Bugüne kadar sürekli olarak yaşanan bir şeytan üçgenidir: Kendi ulusal kimliğini ve devletini olumlu olarak tanımlayanlar buna ait olmayanları dışlamakta ve ezmektedirler. Ezilenler, ezilmeye neden olan kollektif kimliklerine sahip çıkmakta, onu olumlu ve ileri olarak tanımlamakta ve bu “ezilen iyi” kimlikleri etrafında devletlerini kurmak istemektedirler. Bu sefer yeniden kendi “kötülerini” ve “kendilerine dahil olmayanları” üreterek, onları dışlamakta ve ezmektedirler. (Bk. Ayni dergi)

“Ulusal Meseleye Bir Kollektif Kimlik Sorunu Olarak Yaklaşmak” adlı makalesinde Taner Akçam (Birikim Dergisi, sayı:45-46,sf.24, Milliyetçilik Sendromu) şöyle demektedir:

“...Kendi Kaderini Tayin Hakkı” ilkesinin hangi başka ilkelerle birlikte ele alınması gerektiği tartışmasından önce yapılması gereken bir başka tartışma daha vardır. Niçin, “Kendi Kaderini Tayin” kavgası veren grup, kendi dışına toleranslı olamamakta; hatta saldırgan olmaktadır?”

Birikim Dergisi’nin, Etnik Kimlik ve Azınlıklar, 3. baskı, Mart – Nisan 1995, 71.-72. sayılarında, Bölünme ve Modern Milliyetçilik (sf.249 – 255) adlı makalesinde Stanley Waterman “Bölünme” konusunda şöyle demektedir:

“Bölünme konusunun incelenmesi pek çok karışıklıkla yüklüdür. Bu konuda ne terminoloji net ve düzgündür, ne de tanımlar.

Bir devletin iki ya da daha fazla parçaya ayrılmasında etnik ve dinsel çatışmaların ön plana çıktığı durumlarda, böylesi ayrılma olaylarının incelenmesi bölünmeye yol açan tarihsel süreçlerin ciddi biçimde değerlendirilmesini gerektirir. Bunun için tarihçiler, bu örneklerde yoğunlaşmaya daha eğilimli olmuşlardır. Buna karşılık, parçalanmış ulusların problemleri, sıklıkla, politik bilimcilerin inceleme alanları içinde kalmaktadır. Bazı durumlarda politik bilimciler, zaman yelpazeleri genellikle kısa kalmasına rağmen parçalanmış ulusları incelerken tarihçilerin yaklaşımını da benimsemişlerdir.

Tarihsel yaklaşım, genellikle, ayrılmayı geçmişten şimdiye doğru inceleyen bir doğrultudan yararlanılmasını gerektirmiştir. Ancak, güncel bir durumun anlaşılması ve değerlendirilmesinde tarihi değerlendirmemiz önemli olmakla birlikte, gelecekteki olayları kestirmek istiyorsak bu yaklaşımdan yardım göreceğimiz kesin değildir. Buna verilen ad yeniden mevzilenme yönü olmuştur (waterman, 1987). Bölünmenin coğrafi temelde incelenmesi de tarihsel perspektifleri işin içine katan örnek olay yaklaşımının benimsenmesi engeline çarpmıştır.

 Görmüş olduğumuz üzere, bölünme (hem gerçek anlamıyla hem de parçalanmanın sözkonusu olduğu yerlerde), bir kısım topraktan vazgeçme, ayrılma, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve irredentizm gibi olgularla sıkı sıkıya ilişkili olan karmaşık bir süreçtir. Uluslararası ilişkilerin incelenmesinin; devletlerin birbirleriyle olan ve dünya politik haritasının biçimini etkileyen etkileşimler ağının anlaşılmasının özelliklerinden birisini yansıtır bu. Bu haliyle bölünme, ulusal özlemlerin gelişip yoğunlaşmasıyla noktalanmakla kalmaz, aynı

Zamanda yeni milliyetçilikleri ve yeni gerçeklikleri de doğurur. Öbür yandan, bölünme etnik problemlerin çözümünü sağlayan araç olarak görülmekle birlikte, deneyim göstermiştir ki bölünme devletler arasındaki düşmanlıkları pek önleyememiştir ve muhtemelen yeni çatışmalara da zemin hazırlayabilmektedir.”

“Milli sorun”lar ulus-devletler çerçevesinde asla çözümlenemez, ortadan kalkmazlar. Çünkü bizzat bu çerçevenin yarattığı sorunlardır ve bir ya da Kürt sorununda olduğu gibi birkaç- ulus-devletin içinde maruz kaldığı “milli sorun”u kendi ulus-devletini kurma ideali doğrultusunda çözmeye çalışan bir hareket bu “ideali”ne varsa bile, hem o milli sorunu bu kez devlet formatında yaşayacak hem de kendi içinde yeni “milli sorun”lar türetecektir. Kaçınılmazdır bu. Milli devlet formunu ve onu meşrulaştıran milliyetçi ideolojilerin ortak “doğası” ve iç işleyiş mantığı başka türlü sonuç üretemez çünkü.”(Milli sorunla – Milletle sorunumuz,Birikim,sayı: 134-135, sf.43)

Tanıl Bora “Milliyetçiliğin Kara Baharı (Birikim Yayınları, sf.23, prg.2) adlı kitabında şöyle yazmaktadır:

“Milli devleti ikame etme yönelimi, bir veçhesiyle, etkinlik/verimlilik ölçütlerine dayalı olarak, iktisadi ve yönetsel anlamda politik bir çerçevede yürüyor. Bir başka veçhesi ise ideolojik ve kültürel sorunlara açılıyor. “Globalleşmenin”, uluslarüstüleşmenin ideolojik ve kültürel sıvası ‘nereden’ temin edilecek; milli devlet ideolojisinin çözülüp ‘klasik’/”anakronik” milliyetçiliğin ‘out’ olmasıyla toplumda oluşacak aidiyet ve kimlik ‘açığı’ nasıl, neyle kapanacak? Batı dünyasında geçerlilik kazanan eğilimler ve gelişen akımlar, ki “globalleşme”nin refakatçisi olan bölgecilik de kimlik açığını kapatmaya aday akımlardan birisi, bu sorunun cevabının kültürel bir Avrupalılık/Batılılık kimliğiyle verileceğini düşündürüyorlar.”

E.J. Hobsbawm “1780’den günümüze Milletler ve Milliyetçilik, “Program, Mit, Gerçeklik (Ayrıntı)” adlı kitabının sonunda da şu sonuca ulaşmaktadır: (sf.224)

“İleri sürmüş olduğum gibi, “millet” ve “milliyetçilik” artık, böyle tanımlanan duyguları – bırakın çözümlemeyi- tanımlamak için bile uygun terimler değildir. Milliyetçiliğin milli devletin gerilemesiyle birlikte bir gerileme içine girmesi imkansız değildir; bu süreç gerçekleşmezse İngiliz olmak, İrlandalı olmak, Yahudi olmak ya da bütün bunların bir karışımı olmak insanların kimliklerini tanımlamalarının tek yolu olacaktır; halbuki insanların yeri geldiğinde bu amaçla kullandıkları birçok başka yol vardır. O günün yakın olduğunu iddia etmek saçma olur. Ama bunun en azından tasarlanabileceğini umuyorum. Herşey bir yana, tarihçilerin milletler ile milliyetçiliğin incelenip analiz edilmesinde en azından biraz ilerleme kaydetmeye başlamaları bu fenomenin zirve noktasını geride bıraktığını düşündürmektedir. Hegel’in dediği gibi, bilgelik getiren Minerva’nın başı alacakaranlıktan çıkmaktadır. Onun şimdi milletler ile milliyetçiliğin etrafında dolanması iyiye işarettir.”

Anthony D. Smith “Milli Kimlik” (İletişim Yayınları, sf. 224-225) adlı kitabında:

“ Her yerde hazır ve nazır, kaplayıcı ve karmaşık ve bir yapı arzeden milli kimlik ve milliyetçilik, üçüncü bin yıla yaklaşırken güçlü bir tahripkar küresel güçleri içinde barındırmayı sürdürmektedir. Ama giderek artan küresel karşılıklı bağımlılık eğilimleriyle başedebilecek durumda mıdır?

19. yüzyıl başlarından günümüze dek liberaller ile sosyalistlerin umut ve beklentisi hiç kuşkusuz bu yöndeydi. Comte ve Mill’den modernleşme kuramcılarına kadar evrimci bakış, kaynaklara doğru ilerledikçe hem millet olma konumuna erişileceğini hem de bu konumun aşılacağını vaat etmekteydi. Aleviliğin, yerelliğin ve dinin erozyona uğraması devletin, insanlığın küresel bir toplum ve kültüre doğru ilerlemekte olduğunu görmesini sağlayacaktı. Aynı şekilde Marsistler de devletin “söneceğini” ve milletler ve milliyetçiliğin “aşılacağını” düşünüyorlardı; milli kültürler varlıklarını sürdürecek bile olsalar, prolateryanın değerleriyle, sadece milli biçimin alıkoyduğu bir birleşime gireceklerdi.

Bu yöndeki umutlarını desteklemek üzere aralarında pek çok bilimadamının da bulunduğu liberaller ile sosyalistler iki kanıt dizisine işaret etmekteydiler. Kanıtlardan ampirik olanı, muhtelif federasyon türlerinin yanında, çok uluslu devletlerde yaşanan çeşitli deneyimlerden çıkartılmaktadır. Teorik dayanak ise, “millet sonrası” (post- millet) bir dünyanın tohumlarını eken yeni ulusaşırı güçlerin ve teknolojilerin doğurgularında aranmaktadır...” demektedir.

Ayni yazar (sf.232, prg.3) ayni kitabında:

“Bu bölgesel işbirliği deneyimleri arasında belki de en vaadkar olanı, başarılı ama daha sınırlı kalan bir işbirliği deneyimi olan 1950 tarihli Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’nden sonra ilk olarak 1956 yılında 6 Batı Avrupalı devletin imzaladığı Roma Antlaşması’na dayanan bir Avrupa Topluluğu oluşturma yönündeki hareketti. Sıkça işaret edildiği gibi bu kökenler, çıkar çatışmaları üzerine dönem dönem patlak veren bunalımların kesintiye uğrattığı Avrupa Birliği’nin yavaş yavaş gelişen kurumsal tarzını ve Avrupa’da devletlerarası işbirliğinin işlevsel temellerini ortaya koymaktadır.” Demektedir.

“Eğer şimdiye dek Avrupa projesine ilişkin kestirimler ile daha geniş çaplı çok etnili devletler ile bölgesel gruplaşmaların nasıl kök salacakları hakkında belirsizlikler sürüyorsa, milli sınırları aşacak kozmopolit bir kültüre dayanak teşkil edebilecek küresel karşılıklı bağımlılık için başka nereye bakabiliriz? Bu noktada, II. Dünya Savaşı’ndan itibaren son derece belirgin hale gelmiş olan yeni ulusaşırı güçleri anmak adettendir, bunlar, bölgesel güç blokları, ulusaşırı ekonomik şirketler ve küresel telekomünikasyon sistemleridir. Şimdi bunlara sırasıyla bakalım:

II. Dünya Savaşı’nda, daha önce emsali görülmemiş boyutta askeri zıtlaşmaların yarattığı devasa güç bloklarına tanık olunmuştu. İlk etapta, yörüngelerine çeşitli müvekkil devletler ile bölgeleri de katan komünist ve kapitalist iki büyük blok Avrupa’da ve başka yerlerde karşı karşıya geldiler. Bu zıtlaşmaya bağlı olarak Latin Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’da da daha gevşek ve zayıf yapılı bölgesel bloklar mantar gibi bitmeye başladı, ama bunlar askeri ve ekonomik bakımdan bu iki aslı sanayileşmiş güç blokuna bağımlılıklarını sürdürdüler. 1970’ler ve 80’lerde bu kutupluluk, önce iki blok mensuplarının (Batı Almanya, Japonya ve Çin) ekonomik ve siyasi sikletlerinden, daha sonra da Avrupa ekonomik birliği yönündeki adımların sıklaşması ile perestroika’nın gerek Sovyetler Birliği gerekse Doğu Avrupa üzerindeki etkisinden ötürü gevşemeye başladı. Bu güç blokları hala devam etmektedir ama tutunumlarını sağlayan bağlayıcı ideolojileri, milli bakımdan çeşitlilikl arzeder hale gelmiş ve bazı durumlarda da bir zamanlar sahip oldukları harekete geçirici güçlerini yitirmişlerdir. Jeopolitik katmanlardaki yer değiştirmelerle ve “milli devletler” in kendi kaderlerini tayin haklarının bir kere daha boy gösterişinden doğan çok merkezlilik nedeniyle, iki kutupluluktan yüzgeri ettiğimiz kesindir.

Ulusaşırı şirketlerin gücü de aynı ölçüde tanıdık ve yakın zamana ait bir olgu. Devasa bütçeleri, teferruatlı teknolojileri ve birkaç kıtada uzun vadeli stratejiler planlama yetenekleriyle bu şirketler, oldukça esnek birikim ve denetim aygıtları olduklarını göstermişlerdir. Çoğu durumda, bütçeleri ve teknik düzeyleri karşılarındaki şirketlerden ekseriyetle daha düşük olan hükümetleri sollayabilmekte ya da üzerlerinden atlayabilmektedirler. Aynı zamanda çoğu Üçüncü Dünya ülkesinde kendi vasıflı personeline ek olarak yerli işçiler ve iç işleyiş mekanizmaları kullanabilmektedirler; bu mekanizmalar kültürel farklılıkları ihmal edebilmelerini ve çalıştıkları pazarları sağlama almalarını mümkün kılmaktadır. Sonuç olarak, çoğunlukla bu ulusaşırı şirketlerin işleyişleri eliyle, farklı gelişme düzeylerindeki devletlerin kapsamlı bir ekonomik hiyerarşi arzeden dünya kapitalist ekonomisine sokuldukları uluslararası bir işbölümü ortaya çıkmaktadır.

Son olarak ve belki de en şumullü olanı, kitle telekomünikasyon sistemlerinin güçlerinde ve etkinlik sahalarında hızlı bir gelişmenin ortaya çıkması ve bilgisayarlı haberleşme şebekelerinin genişleyerek devasa boyutlara varmış olmasıdır. Bu sistemlerin nüfuz alanı ile karmaşıklığı, haberleşme ağlarının en geniş milli birimlerle bile sınırlanabilmesini imkansız kılmaktadır; aynı zamanda bu sistemler milli kültürlerin bölgesel kültürlere karışması ve hatta küresel kültürün ortaya çıkışına maddi temel sağlamaktadırlar. Şimdi, daha yerel haberleşme ağları ile bunların neşrettiği milli mesajları bastırabilecek küresel bir haberleşme tahayyül imali ve paketlenmesi mümkün hale gelmiştir. Devasa güç blokları ile ulusaşırı şirketler, ellerindeki bu telekomünikasyon sistemleri ve bilgisayarlı haberleşme ağları ile, yeni bir kültür emperyalizminin güçlü aygıtları olarak işlev görebilirler.

Kitlesel nüfus hareketleri, çevre kirliliğinin artan önemi ve bölgesel veya küresel boyuttaki marazlara eklenebilecek bu yeni ulusaşırı güçler, iki koşut sav çerçevesinde tasvir edilirler. Birinci sav, gelişmiş sanayi kapitalizminin, “milli devlet”i devreden çıkartacak dev ekonomik ve siyasi birimler ortaya çıkardığı iddiasındadır. “Milli – devlet”i ıskartaya çıkartanın esas olarak, esnek ama etkili bir tarzda uzmanlaşmış bilgisayarlı karmaşık şebekeler kurabilen incelmiş teknolojiler ve son derece çeşitlilik arzeden sermaye – yoğun işleyişleri ile, devasa ulusaşırı şirketler olduğu ileri sürülmektedir. İkinci sav ise milletin ikame edilmesini “post-endüstriyel” (sanayi sonrası) bir topluma doğru gidişin bir parçası olarak görmektedir. Milletler, sınai bir dünya için işlevseldi, onun teknolojisi ve pazarına ihtiyaç duyulmaktaydı, oysa bilgisayarlı bilgi ve iletişim sistemlerine dayanan “hizmet toplumu”nun gelişmesi milli sınırların üzerinden atlar ve yerkürenin her köşesine nüfuz ederler. Post-endüstriyel bir bilgi toplumunun gereklerini sadece kıtasal kültürler, nihai olarak da tek bir küresel kültür karşılayabilir.” (sf. 236-237-238-239)

Sözlerimi Birikim Dergisi’nden (Avrupa, İhtimaller, Sorular, s.129, Toplumun Sterilizasyonu, Ömer Türkeş, sf.57) birkaç alıntıyla bitirmek istiyorum:

“Artık bir veri haline gelen Küreselleşme ve AB kaşısında solun ulusal sınırlar içerisinde vereceği bir mücadelede kazanma şansı olduğu elbette söylenemez. Ama, sermaye için küreselleşen ilişkilerin emekçi kesimler için de enternasyonal biçiminde genişletilmesi, tekellerin alacağı kararlara dünya ölçeğinde direnilebilmesi mümkündür. Mesele serbest dolaşım hakkı ile işçinin ekonomik çıkarlarının iyileştirilmesi değil, sisteme siyasi katılımın sağlanmasıdır. Yani solun gündemi, AB aracılığıyla toplumun rasyonelleştirilmesine çalışmaktansa, kaynakların yeniden bölüşümü, demokrasinin genişletilmesi, iktidar aygıtlarının denetlenmesi için siyasi mücadeleye hız vermektir. Doğrudan üreticilerin sistemin karar alma mekanizmalarına katılımının yerel ve küresel ölçekte nasıl olabileceği sorusunun yanıtı için başka coğrafyalardaki sol örgütlerle ortak politikalar üretmek zorunludur...”

“Küreselleşmenin solun tercih ettiği bir toplumsal dinamik olmadığı iddia edilebilir. Bu kendi içinde tutarlı bir iddiadır üstelik. Gerçekten de, sermayenin çok hızlı biçimde dolaşabildiği dünya pazarında emeğin benzer bir hızlılıkla dolaşması ne mümkündür, ne de arzu edilebilir. Sermayeyle aynı rekabet koşullarında olamayan emeğin, bu eksik rekabet ortamında daha fazla altta kalması kaçınılmaz olacaktır. Ne var ki bu tespit küreselleşmeye “ilkesel” olarak karşı çıkmak için yeterli değildir. Çünkü solun istememekle beraber, tarihsel gelişimin ona empoze ettiği bir durumda , bu gelişmeyi sözle değil, gelişmenin içinde ve yamacında durarak değiştirmek ancak mümkündür. Aksi takdirde, kulağa hoş gelen, duyulduğunda yüreğe su serpen ama gidişat üzerinde etkisi olmayan “ilkesel” tavırlar ifade edilir; ama gidişata da boyun eğilir. Solun bir yandan sermayenin aşırı serbest dolaşımını kısıtlayan önlemlerin alınması için baskı yaparken, diğer yandan emeğin dolaşımını aşırı biçimde kısıtlayan önlemlere karşı mücadele etmesi gerekir...”( Avrupa Karşısında Türkiye Solu, Ahmet İnsel,sf.28,Birikim, Avrupa Kavşağında Türkiye, sayı 128)

KITASAL BİRLİK (Birikim, s. 128, Avrupa Entegrasyon Modelleri, Bülent Kaya, sf.54)

“ ‘Kıtasal birlik’ çerçevesinde Attali , kıtasal gelişmeyi global politik bir vizyon eksenine oturtacak bir “kıtasal ortak Pazar”ın kurulmasını öneriyor. Bu oluşum ortak tarifelerden sermaye, mal ve bireysel serbest dolaşım hakkına kadar birçok alanda kıtanın ekonomikl regülasyonunun temel prensiplerini belirlemelidir. Attali’nin modeli Avrupa kıtasının ekonomik durumuna çok iyimser bir gözlemle yaklaşıyor: Avrupa güçlü ekonomik bir dinamiğe sahip ve bu dinamiğin “kıtasal ortak Pazar” çerçevesinde değerlendirilmesi ve işletimi bütün bir Avrupa kıtası için son derece önemli bir gelişme faktörü olabilir. Burada model, hem AB’ye hem de onun dışında kalan diğer Avrupa ülkelerine aynı anda yararlı olabilecek ve ekonomik etkileşim temeline dayalı bir yeni ilişki biçimi öneriyor.

“Kıtasal birlik”in kurumsal öngörüsüne gelince, Attali’nin modeli Avrupa Konseyi’ne son derece önemli bir fonksiyon yüklüyor. Avrupa Konseyi “Kıtasal birlik” oluşumunun parlamentosuna yani anlaşmazlıkları çözmenin politik çerçevesine ve ortak politikaların belirleneceği bir kuruma dönüşmelidir. Kıtanın parlamentosu görevini üstlenecek Avrupa Konseyi’nin yürütme görevini ise “kıtanın birkaç ülkesinden oluşacak güvenlik konseyi” üstlenmeli...”