BU ÜLKEDEN BİR AZİZ NESİN GEÇTİ
DERLEYEN : ULUS IRKAD
Aziz Nesin Türkiye ve dünya edebiyatının en saygın ve büyük mizah ustalarından biriydi. İlerlemiş yaşına rağmen Türkiye toplumunun içinde bulunduğu edilgenliği görüp mücadele etmekte ve gündemler saptayıp hem halka sorular sorup kafasını meşgul ederek içinde bulunduğu karanlıktan kurtulmasını sağlamaya çalışmakta hem de egemenleri rahatsız ederek kendisine saldırmalarını sağlamaktaydı. Aydınlanma gönüllüsüydü Aziz Nesin. 1980 sonraları 12 Eylül Faşizminden ötürü Türkiye toplumunun bağnazlığa daha fazla sürüklenmekte olduğunu görmüş ve bu durumu ortadan kaldırmak için düşünceye yönelik demeçler ve eylemlere girerek toplumun bu bağnazlıktan kurtulmasını sağlamaya çalışmıştır. 1991 yılında Kıbrıs’ta da bölünmüşlükten dolayı varolan statükonun Kıbrıs halklarının menfaatına olmadığını görerek bombasını patlatmış ve Güney’e ziyaretinin hemen ertesi günü yanına birçok Kıbrıslı Rum sanatçı da alarak sınırı delmiş ve Kıbrısın Kuzeyi’ne gelerek egemenlerin ve şövenistlerin kendisine saldırmaları pahasına gündemi kendisi saptamıştır. Aziz Nesin’in Kuzey Kıbrıs’ı ziyareti adeta bir olay olmuş ve günlerce bu ziyaret ve Aziz Nesin’in bu eylemi dillerde dolanmıştır. Esasında Aziz Nesin, Kıbrıslılara edilgenliklerinden kurtulup adada barışı gerçekleştirmeleri için bir mesaj vermeye çalışmıştır. Bu mesajı alabilenler muhakkak ki onun ne yapmak istediğini çok iyi anlamışlardı.
ONU KARŞILAMA MUTLULUĞUNA ERİŞTİM
Kıbrıs’ın Kuzeyi’ne geldiği 19 Aralık 1990 günü Ledra Palace Barikatı’nda onu karşılayanlar arasında ben de vardım. Hayatımda ilk defa kitaplarını çocukluğumdan beri okuduğum bir büyük yazarla karşılaşıyordum. Kitaplarını 1960’lı yılların başlarında daha henüz çocuk yaşımdayken okumaya başlamış ve mizah öykülerinden zevk almıştım. Hele “Damda Deli Var” adlı öyküsünü okurken kahkahadan patlar gibi olmuş artık hayatım boyunca onun öykülerinin müdavimi olmuştum. Kütüphanemde onun kitapları hala daha baş köşededir . Bana mizahı sevmeyi o öğretmişti. Benim solcu ve demokrat olmamı sağlayan onun kitapları ve onun usta kalemiydi diyebilirim. Onu karşıladıktan hemen sonra Güney’e geçmiş bundan dolayı da onunla birlikte Kuzey’e geçen Kıbrıslı Rum sanatçı ve yazarlara karşı Saray Otel’de yapılan saldırıları daha sonra gazetelerde okumuş daha sonraları egemen kesime karşı duyduğum tepki bir o kadar daha artmıştı. Nasıl ve ne hakla ona ve Kıbrıslı Rum sanatçı ve yazarlara karşı o dışardan kumandalı saldırıyı başlatmışlar ve Kıbrıslı Türk toplumunu yanlış tanıtmaya çalışmışlardı hala daha bugün anlamış değilim. Fakat bir önemli durum daha vardı. Ona bu şekilde davrananlar çok eminim ki bu evrensel yazarı hayatları boyunca okumamış ve anlamamışlardı. Onun kitaplarını yakma tehditlerinde bulunanlar hiçbir zaman onun kitaplarından anlayarak onu okuma zevkine ermemişlerdi. Pasıdy salonunda onun için düzenlenen geceden sonra gittiğimiz tavernada bir aralık onun masasına uzak oturmama rağmen yanına yaklaştım. Kutlu Adalı ile keyifli bir konuşmaya dalmışlardı.
- Sayın Aziz Nesin Şu Kıbrıs’taki anılarınız ve intibalarınız hakkında da bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?, diye sordum.
- İstanbul’a döndüğüm zaman ilk işim bu olacak, diye cevap verdi.
Geceleyin ona veda ederken el de sıkıştık. Belki de bir daha karşılaşamayacağımız hüznünü ve ifadesini okudum bitkin ve yorgun yüzünde.
Kıbrıs hakkındaki anılarını muhakkak yayınlayacak diye çok bekledim. Üstadın gündemi oldukça doluydu. 1992 yılında ise onu Sıvas’ta yakmaya çalıştıklarını ve bu yüzden 37 arkadaşını şehit verdiğini izledik medyada. Belli ki onun yoğun olan gündemleri yüzünden o Kıbrıs anılarını yayınlamaya fırsat bulamamıştı.
AZİZ NESİN’İ BİR DE KENDİNDEN DİNLEYELİM
Aziz Nesin’in Kıbrıs’a yaptığı gezi hakkında bilgiler vermeden önce onun “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı anı romanlarının birinci cildinde “Annemin anısına adıyorum” dediği şiirini anımsamadan edemeyeceğim:
Bütün anneler, annelerin en güzeli,
Sen, en güzellerin güzeli.
Onüçünde evlendin,
Onbeşinde beni doğurdun,
Yirmialtı yaşındaydın,
Yaşamadan öldün.
Sevgi taşan bu yüreği sana borçluyum.
Bir resmin bile yok bende,
Fotoğraf çektirmek günahtı.
Ne sinema seyrettin, ne tiyatro.
Elektrik, havagazı, su, soba,
Ve karyola bile yoktu evinde.
Denize giremedin,
Okuma yazma bilmedin.
Güzel gözlerin,
Kara peçenin arkasından baktı dünyaya.
Yirmialtı yaşındayken
Yaşamadan öldün...
Anneler artık yaşamadan ölmeyecek...
Böyle gelmiş,
Ama böyle gitmeyecek!
Aynı kitabın 9. sayfasında kendini şöyle anlatıyor büyük yazar:
“Sık sık sorarlar:
- Nasıl bu kadar çok yazabiliyorsun?
Derler ki, kimi sanatçıların esin perileri varmış da, bu periler onların ruhuna sanatı üflermiş.
Esin perisi denilince gözümün önüne, altı balık, üstü kız olan denizkızı gibi bir havakızı geliyor; altı kuş, üstü sırma saçlı bir dünya güzeli. Yarısı kuş, yarısı kızdan bu esin perisi, omuzuna tünediği sanatçının kulağına fısıl da fısıl bişeyler fısıldıyor. Deyin ki kopya veriyor.
Esin perim yok ama, benim de esin cinim, esin cadım, esin devanam var. Benimkilerin yarısı kuş, yarısı kız değil, olsa olsa ondabiri insan da geri yanı canavar. Omuzuma tünemiş, sırtıma binmiş, ben altta iki büklüm, kanter içinde, yorgun bitik...
Hem benim esin cinim, esin cadım bir tane değil, sürü sürü... İkisi inse, üçü biniyor sırtıma.
Periler eşsiz güzellikte; cadılar, cinler eşsiz çirkinlikte.
Periler okşar; cinler çarpar, çimdikler, ısırır.
Esin perisi omuzuna tünediği sanatçının ruhuna üflüyor ne üflüyorsa, kulağına fısıldıyor, onu esinliyor.
Benim sırtıma binmiş, üstüme çullanmış olan esin cadıları, esin canavarları durmadan buyuruyor, zorluyor, azarlıyor:
- Yaz! Hadi yazsana! Durma yaz! Ne duruyorsun? Uyumaya hakkın var mı senin... Uyan! Oturma öyle... Kalk çabuk... Hasta da olamazsın...Şişşşt, kalk bakalım... Yaz!
Benim esin cinlerim cadılarım, canavarlarım: Kira isteyenlerim, alacaklılarım, bitürlü bitip tükenmeyen gereksinimler...
Yazmam da ne yaparım?
Bu yeryüzünde, bir sanatçıyı altı delinmiş bir ayakkabı kadar esinleyebilen, çalışmaya zorlayan başka hiçbişey olamaz.
Elimde olsaydı, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne şöyle bir madde ekletirdim:
“Hasta olabilmek, her insanın en vazgeçilmez, elinden alınmaz tabii ve toplumsal hakkıdır; her insan hasta olabilir.”
Hasta olunca sırtüstü uzanıp yatabilen mutlu kişilere hep imrenmişimdir. Yarım yüzyıla dayanan yaşamımda, bir güncük olsun hasta olabilmek hakkımı kullanamadım; esin cadılarım, esin canavarlarım bırakmıyor. Gece rüyamda, gündüz hülyamda, yani bütün dünyamda onlar.
- Yaz!
Yazıyorum.
- Daha yazıyorum.
Sabah ıslaklığındaki yemyeşil çayırlara bakarım da özlemle, içimden çayırın üstüne uzanıvermek gelir boyluboyunca. Çıplak ayaklarla yürüyüversem, elli yılın yorgunluğu ayaklarımdan yeryüzünün derisi altına akıverecek sanki...
Birgün nasıl olsa tüm dinleneceğim, ama ne yazık, o zaman da dinlenmekte olduğumu bilemeyeceğim...
Birisi bana,
- Nasıl bu kadar çok yazabiliyorsun? Diye sorunca, doğrusu ya, dışa vurulmamış bir kızgınlık duyuyorum.
- Keyfimizden mi yazıyoruz sanki... Zora gelmişiz, darda kalmışız işte...
Amaaaa, hiç inanmadığım bişey olsa da bir daha doğsam, yeniden gelsem bu yeryüzüne, seçeceğim başka yol yok; yine böyle çalışmanın mutlu yorgunluğu içinde tükenip gitmek isterim.
Çok değişik türde, değişik biçimde yazıyor, değişik konular işliyorsam, bunun nedeni, sanırım, toplumumuzun değişik katlarından, değişik çevrelerinden karışık insanlarla düşüp kalkmış olmamdır. İşte şimdiyedek yaptığım işlerden birkaçı: Ayaksatıcılığı, çobanlık, askerlik, muhasebecilik, ressamlık, gazete satıcılığı, kitapçı dükkanı işletmek, özel öğretmenlik, fotoğrafçılık, yazarlık, gazetecilik, bakkallık, mapusanecilik- Bu da meslektir, hem de zor mesleklerdendir - , işsizlik – Bu, mesleklerin en zorudur -, kundura boyacılığı, berber dükkanı işletmek, daha da başka işler...”
“ASILACAK ADAM”
Demirtaş Ceyhun “Asılacak Adam – Aziz Nesin” adlı kitabında onun için şöyle demektedir:
“ Allah Kimseyi Mizahçısız bırakmasın...
İnsanlık, tarihi boyunca bu gerçeği kaç kez yaşamıştır kimbilir!..
İşler ne zaman sarpa sarmışsa bir ülkede, yöneticiler mizaha düşman olmuşlardır hemen. Mizaha yasaklar getirerek de sarpa sardıkları işleri düzeltememişlerdir kesinlikle...
Örneğin Nasrettin Hoca ile başedebilecek bir güç, gerçekten var mıdır acaba yeryüzünde? Aziz Nesin de, bizce, demokrasimizin emniyet sübabı bir yeni Nasrettin Hoca’dır. CHP’nin tek parti iktidarı döneminde paşalar diktatörlüğü sırasında Marko Paşa’nın tanıştırdığı bir yeni Nasrettin Hoca...
Oysa şimdi bir savcı onu astırmak istiyor...
Tam da, şeriatçıların onu diri diri yakmak istedikleri şu günlerde...Kendisini diri diri yakmak isteyenlerin tahrikçisi suçlamasıyla...
Tanrı, Aziz Nesin’leri bizden eksik etmesin inşallah...Demokrasimizin güvencesi çünkü onlar. Bırakalım eleştirsinler, bırakalım sürekli uyarsınları bizleri...
Bu nedenle, yüzbinlerce basılacak bir kitap yayımlama olanağını yakalayınca, Aziz Nesin’le ilgili anılarımı anımsadım.
Daha nice yüzbinlerce kitaba inşallah...”
AZİZ NESİN’İN TARİHİ KIBRIS ZİYARETİ SIRASINDA KIBRIS BASINININ VERDİĞİ SINAV
Bu sınav bu ziyaret sırasında Kıbrıs’ta barışı, çözümü ve uygarlığı savunanlarla barışı istemeyip mevcut gayri hukuki düzenden nemalananlar arasında bir savaşa dönüşmüş ve Kıbrıs’ta uygarlık, barış, insanlık ve demokrasiden yana olan güçler Aziz Nesin gibi Yalnız Türkiye’nin değil tüm dünyanın tanıdığı büyük yazarın yanında yer almıştır. Aşağıda Kuzey ve Güney’deki gazetelerden derlenmiş yazılar da o günlerdeki aydın demokrat kesim ile karanlıktan yana olan güçlerin her zamanki gibi “Bayrak, vatan, anavatan” gibi soyut ve Kıbrıslı Türk halkının şimdi olduğu gibi menfaatlarını korumayan sloganlarına karşı verilen mücadelesinin bir yansıması olmaktadır. Bir bakıma Aziz Nesin’in bir Kıbrıs hatıratı olma durumundadır bu gazete arşivleri.
AZİZ NESİN’İN KIBRIS’A YAPACAĞI ZİYARET ÜZERİNE BELGE DERGİSİ’NDE YAZILANLAR(Ocak 91, Yıl 4, Sayı:1)
Cumhurbaşkanı ne diyor?
Spekülasyonlar üzerine Sn. Denktaş’a Aziz Nesin olayı ile ilgili görüşlerini sorduk.
Sn. Aziz Nesin Kuzey’e de davetlidir. Kendisini benim şahsi konuğum olarak bekliyeceğim. Halkımızla temas etmesini mezarlardan geçmesini ve burada bulunacağı birkaç gün içinde Rum basını ile Rumların radyo ve TV programlarını izlemesini sağlıyalım...Sanırım gereçkleri o zaman görecektir.
Kıbrıs Türklerine “uzlaşmaz” veya “barış istemez” diyebilmek için gerçekleri bilmek gerekir. Biz Sn. Aziz Nesin’in gerçekleri görmesini istiyoruz...
Davetlimizdir, bekliyeceğiz.
KIBRIS BARIŞ ADASI OLMALIDIR ( Yenidüzen, 20 Aralık 1990, Perşembe,Başaran Düzgün)
Türkiye’nin tanınmış yazarlarından Aziz Nesin, dün, Kıbrıs Türk Yazar ve Sanatçılar Birliği’nin davetlisi olarak beraberinde Rum sanatçılar ve gazetecilerle birlikte Kuzey Kıbrıs’a geçti. Nesin, beraberindeki gazeteci ve sanatçı heyetiyle saat 9.00’da Ledra Palas Sınır Kapısı’na geldi. Güney’den gelen heyeti sınır kapısında, Yazar ve Sanatçılar Birliği yetkilileri, Belediye Tiyatrosu yetkilileri ve siyasi parti temsilcileri ile çok sayıda sanatçı ve gazeteci karşıladı. Barikatta Aziz Nesin’e Kıbrıslı Türkler tarafından çiçekler verildi.
Giriş işlemlerinin tamamlanmasından sonra, Aziz Nesin ve beraberindeki heyet Saray Otel’deki basın toplantısına katıldılar. Nesin, Saray Otel’deki basın toplantısında Kıbrıs’ta bulunuş nedenini anlattı ve kendisini Kuzey Kıbrıs’a davet eden kuruluşlara teşekkür etti. Nesin, Denktaş’ın kendisine bir mektup yazdığını ve Ercan Havaalanı’ndan gelip, Güney Kıbrıs’a geçmesini istediğini açıkladı. Mektubun eline geç ulaşması nedeniyle böyle bir şeyi yapma fırsatı bulamadığını, ama yakın bir gelecekte Yunanlı ve Türkiyeli sanatçılarla birlikte Yeşil Hat’ta bir dizi sanatsal eylemlerde bulunmayı tasarladıklarını, o zaman Yunanlı Sanatçı ve Bakan Thedorokis’le birlikte bunu yapabileceklerini bildirdi.
Aziz Nesin ve beraberindeki heyet, basın toplantısından ve siyasi parti liderlerini ziyaret etti. Aziz Nesin saat 17.00’de Saray Hotel’de düzenlenen halkla sohbet toplantısına katıldı ve vatandaşların sorularını yanıtladı. Aziz Nesin ve beraberindeki heyet daha sonra Nesin’in onuruna Güney Kıbrıs’ta düzenlenen sanat şölenine katılmak için Güney Kıbrıs’a geçtiler.
BÜYÜK DERS (1 Dakika, H. Erçakıca, Yenidüzen, Perşembe, 20 Aralık 1990, sf.1ve11)
“Hangi birini yazmalı...
Aziz Nesin, dünkü basın toplantısında, bizim şövenistlere büyük bir ders verdi. Bu ders sırasında öyle şeyler dile getirildi ki, şimdi bunlardan hangisi üzerinde duracağımızı şaşırmış bulunuyoruz.
Aziz Nesin, Kıbrıs olayını belki de bütün ayrıntıları ile bilmiyor. Ama mantık yürütüşünde, soruları yanıtlayışında tek bir noktayı iyi yakalamıştı ve işte yalnızca bu nedenle bile, kendisini köşeye sıkıştırmak hayali ile salonu dolduran ve soru dolduran ve soru soracaklar diye nutuk atmayı deneyen şövenistleri şaşkına çevirdi: İNSAN...
Aziz Nesin’in tüm konuşmasında, insana güven, insana saygı, insan için uğraş vardı.
Tabii bir de aziz Nesin’in 75 yıllık tecrübesi, keskin zekası...
Kıbrıs sorununun detayları içinde boğulmak yerine, insan mutluluğunu hedef alan basit mantıksal yaklaşımlarla bile Denktaş ve adamlarının politikasının tuzla-buz olabileceğine Saray Otel basın odasında bir kez daha tanık olduk. Aziz Bey’in Kıbrıs sorununun detaylarına girmemesi, bize şövenistlerin yaklaşımı konusunda da dersler verdi. Onların dayandıkları iki nokta vardır.
Birincisi kafatasçılıktır. Türkler ve Rumların düşman olarak doğduklarına ve düşman olarak yaşayıp ölmek zorunda olduklarına inanmaktadırlar. İnsanların içinde yetiştikleri kültürün bir ürünü olduklarını ve bu kültürün barışçı olması halinde, barışsever insanlar olarak yetişebileceklerine inanmazlar.
Bu konuda yapabilecek çok birşey yoktur. Aziz Bey’in dediği gibi aptallar her toplumda bulunur!
İkinci nokta oldukça siyasi bir konudur: Şövenistler, 1974 harekatı ile ortaya çıkan toprak durumunu nihai ve meşru saymaktadırlar. Ve ne ilginçtir ki, bu durumu öyle kabul eden sadece kendileridir.
Oysa bizim, mevcut iki kesimliliği tüm dünya nezdinde yasallaştırmak ve bu yasallık için de, Rumlarla anlaşmak zorunluluğumuz vardır. Şövenistler bunu asla kabul etmek istemezler. Bu nedenle en barışçı yaklaşımları bile, saldırgan bir nitelik taşır.
Dünkü basın toplantısında, Aziz Bey’in sadece insan aklına dayanan ve çok az bilgi ile desteklenen yaklaşımları şövenistleri darmadağın ederken, hem onlara, hem de bizlere büyük dersler vermiş oldu.
Teşekkürler...
KIBRIS SORUNUNA İNSANİ BOYUTTAN BAKMAK GEREKİR (20 Aralık 1990, Yenidüzen, sf.2)
Lefkoşa, (Yenidüzen)- Aziz Nesin, Güney’de söylediğini yaptı ve Kuzey’e geçip Kıbrıslı Türk gazetecilerin sorularını yanıtlayacağı bir basın toplantısı düzenledi. Saray Hotel basın odası şimdiye kadar tanıklık yapmadığı bir kalabalığa ve şimdiye kadar işitilmiyen konuşmalara tanıklık yaptı.
Aziz Nesin basın toplantısında sözlerine, Kuzey’e geçmesi için kendisine davette bulunan Kıbrıs Türk Gazeteciler Cemiyeti, Şehit Aileleri ve Malul Gaziler Derneği ile Kıbrıs Türk Yazarlar ve Sanatçılar Birliği’ne teşekkür etti. Güney Kıbrıs’a Kıbrıs Rum Yazarlar Birliği’nden bir yıl önce aldığı davete karşılık gittiğini belirtti ve Kuzey’e de Sanatçılar ve Yazarlar Birliği’nin yaptığı davet üzerine geçmeyi tercih ettiğini söyledi. Nesin, Denktaş’ın kendisine bir mektup yazdığını, bunu özel bir mektup olduğu için açıklamak istemediğini ancak Denktaş’ın bunu açıklaması ve basında bunun çarpıtılması üzerine, Denktaş’ın mektubunu ve Kuzey’den ve Güney’den Yeşil Hat’a gelip bir dizi sanatsal etkinlik yapmayı tasarladıklarını, o zaman Ercan Havaalanından gelebileceğini belirtti.
Aziz Nesin, Güney Kıbrıs’ta yaptığı konuşmalardan dolayı bazı Rum gazeteleri kendisini “Denktaş’ın sözcüsü” olmakla suçladıklarını, bazı Türk gazetelerin de Güney’e yaptığı ziyaretten dolayı kendisine saldırdığını, bir derneğin de aleyhinde yürüyüş yaptığını anlatarak kendisinin kimsenin sözcüsü olmadığını, vatanını da her Türk gibi çok sevdiğini belirtti.
Aziz Nesin, Güney Kıbrıs’ta yaptığı konuşmalardan dolayı bazı Rum gazeteleri kendisini “Denktaş’ın sözcüsü” olmakla suçladıklarını bazı Türk gazetelerin de Güney’e yaptığı ziyaretten dolayı kendisine saldırdığını, bir derneğin de aleyhinde yürüyüş yaptığını anlatarak kendisinin kimsenin sözcüsü olmadığını, vatanını da her Türk çok sevdiğini belirtti. Aziz Nesin, Kıbrıs sorununun insani boyuttan ele alındığı zaman çözüme ulaşmanın mümkün olduğunu vurguladı. İnsanoğlunun bugüne kadar geçirdiği tecrübeler ışığında, savaşların yarattığı yıkımların farkına vardığını ve barış içinde ancak refah bir hayat sürebileceğini kavradığını söyledi. Dünyada dengelerin değiştiğini belirten Aziz Nesin, Avrupa’nın sınırları kaldırma sürecine girdiğini, ayırımcı duvarların birbir yıkıldığını, Kıbrıs’ın da bu sürecin dışında kalamayacağını belirtti.
Aziz Nesin, yaptığı açıklamalardan sonra kendisine sorulan soruları yanıtladı. Özellikle MDD’li Erhan Arıklı’nın ve Şehit Aileleri ve Malül Gaziler Derneği Başkanı Tünay Baykara’nın tahrik edici sorularına verdiği ilginç yanıtlarla dikkati çekti. Nesin, toplu mezarların bir daha olmaması için. Kıbrıs Türk halkının onurlu bir barış ortamında güvenlik içinde yaşaması için, Lefkoşa’yı bir bıçak gibi ikiye bölen yeşil hattın ortadan kalkması için sanatçıların, yazarların ve tüm insanların mücadele etmesi gerektiğini belirtti. Bu arada basın toplantısına katılan ve Aziz Nesin’e soru sormak değil de politik tavırlarını sergilemek amacıyla söz alıp uzun uzun konuşmaları basın toplantısına katılan gazetecilerin de protestosuna neden oldu.
BARIŞ GÜVERCİNİ (11 Ocak 1991, Yenidüzen, sf:3, Yazan: Kutlu Adalı, Mavi Kıbrıs Notları)
Eylence’deki Rum tavernası bu gece, tam bir Türk-Yunan, Türk-Rum dostluğunun kalbinin attığı yer. Aziz Nesin Türkiye’den barış rüzgarları getirmiş, Yunanlı ve Kıbrıslı Türk ve Rum aydınlar, Almanya’dan gelen sanatçılar bu rüzgara yelken açmış, Türkiye’nin, Yunanistan’ın, Kıbrıs’ın, tüm dünyanın kardeş gibi, barış içinde, mutlu yaşamasını konuşuyoruz. Tavernadaki buluşmamız, kültür etkinliklerinin bittiği gecenin geç saatlerinde gerçekleşiyor. Amacımız yeme-içme değil, barışı kucaklamak.
Aziz Nesin’le aramızda, Çevirmen Burgazlı Aleksandros Pitatakis Baliktis oturuyor. Aziz Nesin, Aleko diyor. Aleko, kendisine çok güvendiğim, faşizmin çizme seslerinden kaçmış, devrimci bir kişi. Aleko, İstanbul’da büyümüş, şimdi Almanya’da Türk-Yunan Dostluk Derneği’nde. Türkçeyi bizden daha iyi konuşup yazıyor. Karşımda Kıbrıslı Yazarlar Birliği Sekreteri Hristos Hacıpapa ile Bulgar asıllı eşi şair Vasilka oturmakta. Eşim İlkay Adalı, Vasilka ile hem Rumca hem de İngilizce sanattan, ve politikadan konuşuyorlar. İnsanlıktan, dostluktan, kardeşlikten, barıştan söz ediyorlar. Şövenizmin insanları ve ülkeleri parçalamasından yakınıyorlar. Aziz Nesin, Lefkoşa’nın orta yerinden bir bıçakla ikiye bölünmüş gibi olmasından yemekte bile yakınıyor:
“Olmaz böyle şey, diyor. Dünya böyle bir durumu kabul edemez. Görünce şaştım kaldım.”
Aziz Nesin’e Kıbrıs yemeklerini, Kıbrıs mezelerini soruyorum. Çok beğendiğini söylüyor. Hellim kızartıp, köy çöreği ile getiriyorlar. Nasıl? Diyorum. Hellimi beğendiğini söylüyor. Aramızdaki Aleko’ya soruyorum:
“Bay Aleko, Kıbrıs’ın bu hellimi acaba Akdeniz’in öteki adalarında Girit’te, Rodos’ta, Midilli’de, sicilya’da da var mı?”
Aleko:
“Hayır” diyor, “Hellim yalnız Kıbrıs’a özgü bir peynirdir. Kesinlikle öteki Akdeniz adalarında yoktur.”
Sigara ikram ediliyor. İçmediğimi söylüyorum. Aziz Nesin:
“İyi...İyi...Çok iyi, içme”, diyor ama, “İçkiyi için, o yararlıdır.”
Hristos Hacıpapa ile Aleko çok içiyorlar. Aziz Nesin ile ben, içkiye de pek asılmıyoruz. Yanımdaki Rum Almanya’dan geldiğini söylüyor. Kadeh tokuştururken benim “Dağarcık”ı çevirme hazırlığı içinde olduklarını duyuruyor. Memnun oluyorum.
Aziz Nesin’e soruyorum:
“Ordudan kovulmasaydınız Aziz Nesin olur muydunuz?”
“Hayır” diyor. “Ordudan atılmasaydım, profesyonel olarak çalışamayacaktım. Yazarlık profesyonel olarak yürütülür, iki iş yaparak kendini tamamen yazıya veremezsin. Ya o, ya o. Profesyonel olan bir yazar daha üretken, daha verimli oluyor. Aziz Nesin olmam, ordudan atılmama bağlıdır.”
“Evlilik üretkenliğinizi önledi mi?”
“Eşim öldükten sonra daha üretken oldum, çünkü bakmakla yükümlü olduğum pek çok çocuğum var.”
“Kadınlarla aranız nasıl?”
“Kadınları seviyorum, ama evlendikten sonra korkuyorum.”
“Kadın yazarlardan sevdikleriniz?”
“Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Firuzan, Nezihe Meriç, Tomris Uyar sevdiğim kadın yazarlardır.”
“Yüzden çok takma ad kullandığınız söylenir.”
“Doğrudur. Tan olayından sonra 1950’ye kadar takma ad kullandım. Ben olduğum anlaşılınca yeni yeni takma adlar kullandım. Bu arada çok da kadın adı kullandım. Baskılar bu yola sapmaya bizi mecbur ediyordu.”
“Asker, karda yürürken ayağı kaydı düştü, diye yazdığınız için yargılandınız mı? Türk askerinin ayağı kaymaz, Türk askeri düşmez. Türk askerini kötülüyorsunuz, küçük düşürüyorsunuz diye suçlandınız mı?”
“Onu ben yazmadım, Sait Faik yazdı. Ben de bir yazımda kullanmış olabilirim.”
“Dostluktan, kardeşlikten, iç içe yaşamaktan, bölünmemiş bir Kıbrıs’tan, barıştan söz ettiniz. Yarın size şoven ağızlar, şoven kalemler sorumsuz diye saldıracaklar...”
Dünyada iki sorumsuz vardır. Biri deliler, ötekisi de cumhurbaşkanları. Ben söylediklerimden sorumluyum.”
“Can Yücel sizi çok eleştiriyor mu?”
“Olabilir. Can Yücel delidir, alkoliktir. Durmadan içer. Sorumsuzluğu olduğu için bir şey diyemem.”
“Kenan Evren..”
“Ha...o mu? O şimdi Bodrum’da!”
“Kıbrıs’taki gerçeği, resmi görüşler dışına çıkarak şimdiye dek kimse yazamadı. Siz yazacak mısınız?”
“Çok malzeme topladım. İlk, niyetim yoktu, ama şimdi yazacağım. Yayımlayacak gazete bulursam, deneyeceğim.”
“Mevcut gazeteler bizi doyurmuyor, “onbinler” ile ilgili çalışmalarınız ne durumda?”
“Çalışmalar ilerliyor, mutlaka “onbinler”i çıkaracağız, çok gerekli...”
Aziz Nesin Kıbrıs’ın üzerinden gerçek bir barış güvercini gibi uçup gitti.
BİR AJANA NOT
Toplumcu Kurtuluş Partisi’nin yeni yıl kartının altındaki adı ve imzayı birisi kesmiş, daktilo ile yazılmış bir kağıda zımbalayarak bana göndermiş. Belli ki sataşmak, bulaşmak isteyen, gizlenerek dedikodu yapmaktan hoşlanan, belki de içimize davetsiz olarak sokulan bir ajan.
Bu davetsiz ajanın derdi şu:
Rum Yazarlar Birliği, Aziz Nesin’i Türk tarafında ağırlamak için, Dr. Ahmet An’a , ya da bana 250 Kıbrıs Lirası vermiş. O da duymuş. Dost olarak uyarıyormuş, güveninin sarsılmasını istemiyormuş...
Rum Yazarlar Birliği bana böyle bir para vermedi. Sordum, Dr. Ahmet An, bana da vermediler diyor.
Aziz Nesin’in gelişi nedeniyle Rum tarafına bizden önce, davetsiz bazı kişiler saatinden çok önce geçiş izni alıp gittiler. Bazı temaslar yaptılar. İçlerinde çok iyi Rumca bilenler de vardı. Ola ki bu kişiler bizden önce Rum Yazarlar Birliği ile temas kurup, söz konusu 250 Kıbrıs Lirasını bizim adımıza aldılar da, hedef şaşırtması yapmak için şimdi kolları sıvadılar, diye düşünüyorum.
Sizi Asil Nadir ve Ankara doyuramadıktan sonra, hiç kimse doyuramaz.
Bir grup Rum Gazeteci ve yazarla KKTC’ye geçen Aziz Nesin, burada da bir basın toplantısı düzenledi...
“YAZARLAR, HÜKÜMETLERDEN GÜÇLÜDÜR” (20 Aralık 1990, Perşembe, Ortam, sf.3)
Aziz Nesin’in Güney Kıbrıs’a gelmesiyle hareketlenen Kuzey+Güney Kıbrıs ortamı, dün sabah Aziz Nesin’in bir grup Rum yazar ve gazetecisiyle Kuzey Kıbrıs’a geçmesiyle daha da arttı. Ama, Aziz Nesin’in de deyişiyle, “Açıklıkta yarar” var/dır). Ve her konuyu açık açık tartışmaya, her soruya-özellikle kendinin güneye gelmesiyle ilgili yanlış yorumları yapanların sorularına açık açık yanıt vermek isteğini dile getirerek başladı Nesin konuşmasına.
Güney Kıbrıs’a bir yıl önce çağrıldığını ama, yoğun işleri nedeniyle şimdi gelebildiğini söyleyen Nesin, Rauf Denktaş’ın kendini kuzeye davet eden mektubunu ve kendinin yanıtını açıklamayı istemediğini ama, “bu konuda o kadar çok yanlış yayın yapıldı ki açıklamak zorundayım” diyerek R. Denktaş’ın özetle “Ercan Havaalanından gelip güneye geçerseniz, Rum Hükümetinin Ercan’dan gelenleri Güney’e sokmama yöntemini de kırmış olursunuz...” diye yazdığını bunu güzel bir öneri olarak değerlendirdiğini ama Denktaş’ın davetini aldığında güneyden biletinin dahi gelmiş olduğunu ama ileriki bir zamanda bunu muhakkak deneyeceğini de söyleyerek güneyde gezerken Denktaş’ın uyarılarını da değerlendireceğini ama bunun Denktaş’ın politikası ile uyum içinde olduğu anlamına da gelmeyeceğini belirten Nesin, Kuzey’e gelmesi için 3 davet aldığını, Kıbrıs Türk yazar ve Sanatçılar Birliği’nin davetine icabet ettiğini – Güney’dekine paralel olarak – diğer iki davete – Şehit Aileleri ve Malul Gaziler Derneği ve Gazeteciler Cemiyeti – ileriki bir tarihte kesinlikle icabet ederek tekrar Kuzey Kıbrıs’a geleceğini söyledi.
KUZEY’DEN – YUNANİSTAN’A
Kuzey Kıbrıs’tan, Güney’e ve oradan da Yunanistan’a geçmeyi ileride deneyeceğini, hem de yalnız değil, bir grup insanla geçeceğini de söyleyen Nesin buna izin verilmezse bunun ayıbının dünya nazarında vermeyene ait olacağını da söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yanlış yazılanlara üzülüyorum. Gazetelerde yazılan yalan ve yanlışlar hedefini değil, döner yazanı yaralar. Güneyde bazı gazeteler beni dinledikten sonra “Denktaş’ın Temsilcisi” diye başlık attılar. Türkiye gazetelerinin bazıları beni Asil Nadir’le mukayese ediyor. O vatansever- ben vatan haini oluyorum. Asil Nadir bir İngiliz vatandaşıdır ama ben oldum olalı bir Türk vatandaşıyım...
Kuzey’de de bazı gazeteler de yalan yanlış haberler yazdılar. Güney’de şöyle karşılanmışım böyle karşılanmışım. Güney’de bunlara cevap vermek istemedim. Utandım açıkçası. Sen gördün mü benim nasıl karşılandığımı..
NİYE LANET...
- Dün burada bazı çelenkler konmuş, “Aziz Nesin’e lanet” diye. Söylesinler niçin lanet...Ben kendimi size daha yakın hissediyorum. Ben hiçbir hükümete, okuyucularıma bile yaranmak kaygısı içinde olmadım. Benim düşüncelerim bana göre doğrudur. Kabul edin diye zorlamıyorum ama siz de zorlamayın.
Dünyada, özellikle Avrupa’da sınırlar kalkıyor. Bugün orada sınır var ama sınırda polis yok, gümrük memuru yok. Dünyanın tersine yaşamak kabil değil. Bunu ne asker ne polis yaptırabilir insanlara. Avrupa sınırlarını açarken bu küçük ülkede sınır kalamaz. Ben buraya gelmeden bilmiyordum... Sizin aranızdaki bir bıçak gibi duran sınırlar çok hüzünlü, çok dramatik... Önemli olan bu sınırın iki yanında düşmanlıkların bilenmesi değil, her iki halkın da haklarını koruyarak barışa gitmesidir...
GÜVENCE... GÜVENCE... GÜVENCE ...
Aziz Nesin Kıbrıs’a kalıcı barışın gelebilmesinin şartlarını şartlarını geçen günkü Güney’deki basın toplantısında sıraladığı gibi şöyle sıraladı:
- Türk Halkına güvence gerekiyor...Bu eskisinden de çok daha güçlü bir güvence olmalı.
- Yalnız Türk Ordusu değil Yunan Ordusu da tüm silahlar da ve daha da önemlisi İngiliz üsleri de adadan gitmelidir...
- Türk ve Rumlar İngiliz üslerinin gitmesi için elele bir mücadele vermelidirler çünkü bu üslerin kaldığı süre Kıbrıs sabit bir savaş gemisi olmaktan kurtulamayacaktır.
- Türkiye de, Yunanistan da Kıbrıs Türkü ve Rum’u da ilhaktan vazgeçecekleri konusunda kesin güvence vermelidirler.
- Bunların hepsi sağlandıktan sonra da en önemli konu ekonomik güçlülüktür. Çünkü ekonomik bağımsızlık olamıyorsa tam bağımsızlığın olması kabil değil.
Dünkü görüşmemde Vasiliu’ya da bunları söyledim. Bana verdiği yanıtta kendinin bir ekonomist olduğunu Kıbrıs’ın ekonomik bakımdan kendi kendine yetebileceğini söyledi.
YAZARLAR HÜKÜMETLERDEN GÜÇLÜDÜR...
Yazarların yaptırım gücü olmadığını ama kalemleri ve fikirleri olduğunu bunların da politikacıdan ve askerin silahından daha güçlü olduğunu vurgulayan Nesin, yine Güney’de söylediği gibi Yunanlı, Kıbrıslı Rum ve Türk ve Türkiyeli yazarları Türkiye’ye davet ederek konuşup tartışmalarını, Yunanistan ve Türkiyeli sanatçı ve yazarları üstelik ters yönlerden gelerek yeşil hatta konserler verdirmeyi de tasarladıklarını söyleyen Nesin, bunların Vasiliu ile Denktaş’ın izinlerine bağlı olduğunu, Vasiliu’nun bunların hatta daha fazlasını kabul ettiğini, Denktaş’ın da reddetmeyeceğini söyleyerek, “yazarların topu tüfeği yok ama hükümetlerden daha güçlüdürler. Yeter ki bunları kullansınlar...”
İLK SÖZÜ, BENİM HAKKIMDA YAZANLARA VERİYORUM...
Aziz Nesin konuşmasını bitirince sorular kısmına geçildi. Bu arada Nesin ilk sözü kendisi hakkında yazı yazanlara verilmesini istedi...
Çok fazla ve uzun soruların sorulduğu toplantı, bir basın toplantısında çok bir fikir beyan etme toplantısı halinde geçti...
Bazı soruları ve yanıtlarını özetle aşağıya alıyoruz:
...Rum Halkının hepsi değilse bile bir bölümü “En iyi Türk ölü Türktür diyor. Kıbrıs’ta biri kuzeyden, diğeri güneyden iki çığlık yükselir. Kuzeyden, “Katliamları unutma, güneyden “Girne’yi, Karpaz’ı unutma...” Biri var olmanın diğeri genişlemenin peşinde. Zalimle mazlum arasında bir dengeyi oynuyorsunuz. Bu bir adalet midir...
- Eğer...Bunu yaptım diye beni lanetliyorsanız...Söyledikleriniz doğru da olabilir. Ama, bugün Almanya’da cenaze levazımcılarında “Türklere parasız ölü malzemesi verilir...” diye yazar ama orada 1.5 milyon Türk ses çıkarmaz. Çünkü ordan ekmek yiyor. Türk Hükümeti de Almanya’ya savaş açmıyor.
Türkler de Yunanlılar da Alman bokunu temizlemek için Almanya’ya gidiyorlar. Bu kimsenin onuruna dokunmuyor...
Söylediklerinize gelince, Türklerde de Rumlarda da eşek vardır. En iyi Türk ölü Türktür diye söyliyebilirler. Bu ise eşekliktir.
Çığlıklara gelince... Bunların sürmesinde bazı bazı insanların yararı vardır. Bunlar da Yunanistan+Türkiye+Kıbrıs’a silah satanlardır. Bir de onların köpeklerinin yararı vardır. Ama biz , bu durumdayken bile barış için çaba vermek zorundayız. Bunu yaparken de teslimiyetçi değil, ulusal onurumuzdan hiç ödün vermeden ve başkalarının da onurunu düşürmeden yapmalıyız.
SEN NİYE BENİ ÇAĞIRMADIN
...Bunca yıldır yazıyorsunuz lütfedip de Kıbrıs’a niye gelmediniz.
- Siz beni ev sahibi olarak bunca yıl çağırmayı niye akıl etmediniz. 75 yıllık ömrümde ben bir gün tatil yapmadım. Dini günlerde 1-2 saat, yılbaşında 3-4 saat beraber olurum. 23 çocuğumla. Onun ötesi ya okur, ya da yazarım. Türkiye’de de var gitmediğim yerler. Bunun için de utanıyorum ama zaman bulamıyorum.
Peki arkadaş, sen Kıbrıslısın da niye beni çağırmadın da Rumlar çağırınca aklına geldi.
...Bizden Rum tarafına geçen tavşan bile Türk tavşanı diye tutulur. Rumca gazetelerin birinde şöyle bir fıkra vardı geçenlerde, Bir araç- güneyde – bir Arap’a çarparsa Arap suçlu, bir yerliye çarparsa -Rum- yargılanır, bir Türk’e çarparsa ödüllendirilir.
- Aptallık sade Türklerin işi mi! Sen de karikatürünü yapıp onu rezil edeceksin ama kalkıp sen de bir Rum tavşan yakalamayacaksın. Ona ne aptal, ne rezil herif diyeceksin fıkralar uydurarak. Fıkralarla insan ölmez.
BEN HERŞEYDEN ÖNCE İNSANIM
...Vasiliu’ya sordunuz mu yılda şu kadar parayı silaha niçin ve kime karşı harcıyor ve şimdi şu anda Vasiliu’nun işgal edilmiş bölgesinde mi bulunuyorsunuz. Toplu mezarlara gidecek misiniz?
- Sorularınızdan anlıyorum ki vereceğim yanıtlarla beni lanetlemeye hazırlanıyorsunuz. Bilmiyorum bütün bunlara neden şartlandınız.
Evet, Vasiliu’ya sordum. Yanıtı ise: “Evet, silahlanıyoruz ama savunmamızı yapmak için, çünkü biliyoruz ki ne kadar silahlanırsak silahlanalım kuzeydeki orduya gücümüz yetmez.
Şu anda nerede mi bulunuyorum: Tabii ki KKTC’de. Beni suçlamak için soruyorsunuz. Kardeşim, benden neden kuşkulanıyorsun. Neyimi gördün ki! Sen benim için meçhulsun ama dünya beni biliyor. Ben halis Türküm...Ama, ondan da önce insanım. Benim Türklük aleyhine tek satır yazdığım görülmemiştir.
Toplu mezalara gidecek miyim... Dünyada program diye bir olay var. Kuzeye geçmem bile sıkışıklık yarattı. Ama, başka defa geldiğimde gideceğim tabii...
Haa, bunun altında, “Rum bizi öldürdü” mesajı varsa, ben öldürmedi demiyorum. Mezarlıklara saygı duymak gerek... Ama, ondan hınç almak için değil. Ama, ben savaş istemiyorum. Savaşa giden ya ölür, ya öldürür. Buna zorunludur.
Savaştır kötü olan...
GÜNEYDE DE HERKESİN BARIŞ İSTEDİĞİNİ SÖYLİYEMEYİZ...
...Kuzey Kıbrıs’a gelerek, güneye geçip oradan da Atina’ya gideceksiniz dediniz. Konuyu Vasiliu’ya sordunuz mu...Tutuklanarak mı gideceksiniz...
- Böyle birşeyi Vasiliu’ya sormak ondan izin almak demekti. Onurumu kırardı. Benim ondan da, Denktaş’tan da izin almaya ihtiyacım yok. Ben düşündüğümü yaparım. O uygarca davranırsaa puan alır, yoksa dünyanın gözünde lanetlenir.
Bizim görevimiz bu duvarları kaldırmak için çalışmaktır. Bu hemen olmaz biliyorum ama kamuoyunu hazırlamak lazım. Bakın aranızda Rum gazeteci ve yazarlar var. Dün de güneyde Türk gazetecileri vardı. Benim gelmem buna zemin hazırladı.
...Güneyde bulundunuz. Temaslar yaptınız. Rumlar ENOSİS’ten vazgeçti diyebilir misiniz...
-Resmi kişiler söylediler ama önemli olan bunun garantiye alınmasıdır. Türkiye’nin de bunu kabul etmesi gerek.
...Rumların yaptığı kötülükleri unutup iyilikleri hatırlayalım diyorsunuz ama ben Rumların hiçbir iyiliğini hatırlamıyorum. Bize çok yaptılar.
- Benim gördüğüm kadarıyla Rum tarafında da herkesin barış istediği yok ama bizim görevimiz bunlara bile düşmanca yaklaşmamak gerek. Bizim rahat yaşayamadığımız vatanı çocuklarınızın yaşayabileceği bir vatan yapmak zorundayız. İnsanlık, en düşman toplumun içinde insancıl yakınlık içinde olabilir.
Aranızda geçen herşeyi unutun demiyorum, ama buna da saplanıp kalmayalım. Geçmiş kötüydü, kabul ediyorum. Bu kötülükler olmasa zaten bunlar olmazdı. Ama yazarın sanatçının görevi bunu değiştirmeye çalışmaktır.
...Bana öyle bir barış bulun ki 5 sene, 10 sene, 15 sene sonra beni vurmasın...Kanlı noelin arifesindeyiz. Bana söyleyin çektiğimiz acıları nasıl unutalım.
- Ben Türk tarafının duyduğu acıları duymamış biri değilim ama “kanlı noel”i “çiçekli noel’e” çevirelim...Ama enayice değil. Ama, karşı taraf kadar kendinize de özeleştirel eğilerek.
Kıbrıs’ta ne Türk ne Rum egemenliği olsun. Kültür + ekonomik ve sayısız yararları var ama ayrılığın zararlarını hiç hesap edemezsiniz. Ayrılıkta, dünyanın Tanrısı emperyalizmin sayısız yararı var.
Bu birleşmede kesin eşitlik şart tabii...
KİMSEYE VATAN HAİNİ DEMEYİN
Sözlerini şöyle bağladı Aziz Nesin:
- Biliyorum, bugünkü söylediklerim için bana vatan haini diyecekler. Ama, izah etsinler, neyin kimin karşısında vatan haini olunuyor. Herkese kolay “vatan haini” demeyin, sonra size de derler...
Benim için Rum’a kendini sattı da diyebilecekler. Güney’e gelmekle ben kendimi sattım mı... Kardeşim kendimi satacaksam niye 600 bin Rum’a satayım. Daha iyisi 60-70 milyona satarım...
DÜNYALI AZİZ NESİN’İ DİNLERKEN ....( 20 Aralık 1990, Perşembe, Ortam Gazetesi, Doğruya Doğru, Hasan Kahvecioğlu)
Dün, bir “dünyalı”yı dinledim...
Çağdaşlığı, aydınlığı, barışı, birleşmeyi savunan bir dünyalıyı...
Biraz utanarak, biraz sıkılarak ve en önemlisi hiç soru sormayarak...
Sorulan her soru ile yaralanarak; önyargının, dar kafalılığın girdabında dövünenlere biraz da acıyarak, izledim Aziz Nesin’i...
Ustanın suçu büyük: Güney Kıbrıs’a gitmiş de, Kuzey’e gelmemiş...
Yanıtına bayıldım doğrusu...
Diyor ki Aziz Nesin:
- Beni bunca yıldır çağırmadınız da, Rumlar çağırınca mı aklınıza geldi?
Elbette, Aziz Bey, elbette...
Rauf Bey sizin gibi solcu bir yazarı ne diye çağırsındı?
Rum davetini aldığınız zaman hemen devreye giriyor...
Belki siz bilmezsiniz ama, bizde hep böyledir...
Rumlar önce birşeyler yapar, sonra bizimkiler de arkadan gelir...
Etkiye tepki politikası...
Güney’de Aziz Nesin’e “Bunu Denktaş’tan farkı yok” diyor sağcı basın...
Kuzey’de çelenkli “lanetleme” eylemi yapılıyor...
Üstelik dün kitaplarını yakmak için de bir örgütlenmeye gidilmiş...
Gazetelerimizden biri de “Güney’de padişahlar gibi karşılandı” şeklinde başlık atmış...
Ama en önemlisi “Türkiye” gazetesinin yayımladığı makale...
Aziz Nesin vatan haini, Asil Nadir de milli kahraman yapılmış...
Aziz Nesin, dünkü basın toplantısında, gezisi ile ilgili bu yankılardan oldukça etkilenmiş görünüyordu.
- Bana önce, o lanetleyenler soru sorsun, diyordu...
Ve biri atılıp sordu:
- KKTC’de misiniz, yoksa işgal edilmiş topraklarda mı? Atlılar’a gidecek misiniz?
Aziz Nesin; elbette KKTC’deyim, dedi. Tanırım veya tanımam, bu bir gerçeklik... Atlılar’a gitmeyeceğini, programında olmadığını da ekledi.
Büyük usta bu kadarcıkla bırakır mıydı?
- Ben sizi bilmiyorum, ama bütün dünya beni biliyor, neden benden kuşkulanıyorsunuz, neden birşeyler arıyorsunuz? Dedi...
Aziz Nesin, kendisini bir siyasal parti başkanı gibi sorguya çeken, ağzından “aykırı mesaj”lar almaya çalışan meslektaşlarımıza dün “çağdaş bir ders” verdi...
Nesin, apaçıktı...
- Ben, Rum resmi tezini de, Türk resmi tezini de, Yunanistan ve Türkiye’nin resmi tezlerini de benimsemiyorum, dedi...
Hem bizim fanatikleri, hem Rum fanatiklerini iyice kızdırmıştı...
Örneğin; “Kıbrıs Türk halkı” dediği zaman Rum tarafında tepki gördüğünü anlatıyordu.
Fakat Aziz Nesin “Kıbrıs Türk halkına eskisinden daha güçlü bir güvence sağlanmalı” demekten de geri kalmıyordu...
Aziz Nesin’in Kıbrıs’a ziyareti, sanırım ileriye dönük birtakım girişimlerin başlamasına yol açabilir ve çok yönlü faydalar sağlayabilir...
Tabii, kendisinin de söylediği gibi Vasiliu’nun ve Denktaş’ın tutumuna bağlı olarak...
Aziz Nesin, birtakım yazar ve sanatçılarla hem kuzeyden hem güneyden gelinerek ortak etkinlikler yapılmasını öneriyor. Ayrıca Kıbrıs Türk ve Rum, Yunanistan ve Türkiye’den katılımla dörtlü ortak toplantılar düzenlemeye yardımcı olmayı vaadediyor.
Evet...Dünyalı Aziz Nesin; anlayanlar, kavrayanlar için hem eleştirdi, hem önerdi...
Ne “Rum propagandası”na alet oldu, ne de Denktaş’ın borazanlığını yaptı...
Dobra dobra; ne görmüşse, ne düşünüyorsa, ne yaşamışsa, ortaya koydu...
Çağın ortak “norm”larından, insan olarak hareket etti ve evrensel değer yargılarına ulaşarak; bize ders almamız gereken bir tablo çizdi...
Beni en çok düşündüren ve etkileyen tümcesi şu oldu:
-Ben, Yeşil Hattı, Lefkoşa’yı böyle bilmiyordum...
Düşünebiliyor musunuz? Tanıtma çığlıkları atan şarlatanlar, daha Türkiye’nin en ünlü yazarlarına bile ulaşamamışlar...
Neden?
Çünkü Aziz Nesin onlara göre bir “hain-i vatan”dır...
Rauf Bey’in çizdiği çerçevenin dışında hareket etmek bu ünvanı almasına yeter de artar bile...
Ama Aziz Bey üzülmesin...
Bizim ülkemizde, halkın yarısı bu ünvanı, kendisi ile birlikte paylaşıyor...
Az mutluluk mu bu?
AZİZ NESİN, TKP’DE (Ortam, 20 Aralık 1990, Perşembe)
Kıbrıs’a gelişi büyük yankılar yaratan ve aşırı sağ fanatiklerin tepkilerini üzerine çeken dünyaca ünlü yazar Aziz Nesin, dün KKTC’deki temasları çerçevesinde TKP Genel Merkezini ziyaret etti. Genel Başkan Mustafa Akıncı ile görüş alışverişinde bulunan ziyarette diğer TKP yetkilileri de hazır bulundu. Resmimiz Aziz Nesin’i, Mustafa Akıncı ile birlikte yansıtıyor.
AZİZ NESİN’E UBP GÖRÜŞLERİ ANLATILDI (20 Aralık 1990, Birlik)
Türkiye’nin tanınmış yazarlarından Aziz Nesin, dün Ulusal Birlik Partisi’ne bir nezaket ziyaretinde bulundu.
UBP Genel Sekreter yardımcılarından Güner Göktuğ ile görüşen Aziz Nesin’e, UBP’nin, KKTC’nin geleceğine yönelik düşünceleri ile Kıbrıs konusunda partinin izlemekte olduğu politika konusunda bilgi aktardı.
Göktuğ görüşmede Ulusal Birlik Partisi’nin toplumlararası görüşmeler sürecinden yana olduğunu hatırlattı, ancak Rum tarafının özellikle son girişimleri ve silahlanma çabaları ile bu süreci de baltaladıklarını vurguladı.
“Kıbrıs’ta Rumlar kadar eşit bir halk olduğumuz gerçeği reddedildiği sürece, kalıcı bir anlaşmaya ulaşılamayacaktır” diyen Göktuğ, bulunacak bir çözümde Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin gözardı edilemeyeceğini de belirtti.
BASIN TOPLANTISI
Rum Yazarlar Birliği’nin konuğu olarak üç gün Güney Kıbrıs’ta temaslarda bulunan Türkiyeli mizah yazarı Aziz Nesin, dün de Kıbrıs Türk Yazarlar Birliği’nin konuğu olarak KKTC’ne geçti. Saray Otel’de bir basın toplantısı düzenleyen Aziz Nesin, “Türk, Yunan, Kıbrıs Türk ve Rum kesiminin resmi politikasından yana değilim. Ama Rum kesiminin resmi politikasına daha yakınım. Daha barışçı bir politika izliyorlar” dedi.
1960 anlaşması ile garantör olan 3 devletin güvencesinin yeterli olmadığının görüldüğünü de kaydeden Nesin, “çok daha güçlü bir güvencenin Türklere verilmesi gerektiğine” dikkat çekti. Nesin bir Rum gazetecinin sorusu üzerine, Türk ordusunun o günkü şartlarda Kıbrıs’a gelmesinin zorunluğu olduğunu da vurguladı.
BİRLİK GAZETESİ’NİN BAŞYAZISI(20 Aralık 1990, sf.2)
Ünlü Türk yazarı Aziz Nesin’in Güney Kıbrıs ziyaretini yakından ve ilgiyle izledik. Aziz Nesin’in Güney Kıbrıs’ta yaptığı konuşmalarda gerçekleri irdelemiş olması ve Kıbrıs sorununun oluşmasındaki Rum payına işaret etmesi memnuniyet vericidir. Ünlü yazar, dürüst bir yaklaşım sergiledi...
Aziz Nesin, üstü kapalı da olsa Türk askerinin Kuzey Kıbrıs’ta neden bulunduğunu açıkladı...Rum ve Yunan tutumunun Türk askerinin Kıbrıs’a gelmesine davetiye çıkardığını, kendine özgü üslubu içinde ima etti. Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesinin sorunun çözümlenmesi anlamını taşımayacağını, Kıbrıs’ta Yunan askerlerinin de bulunduğunu; hele İngiliz egemen üslerinin bulunmasının başlı başına bir sorun olduğunu vurguladı...
Aziz Nesin, Kıbrıs’ın Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmış olduğunu da inkar edilmesi olanaksız coğrafi bir gerçek olarak takdim etti...
Rum ırkçılığına ve fanatizmine bundan iyi cevap verilebilir mi? Bravo Aziz Nesin...
Bu arada, Aziz Nesin’in Güney Kıbrıs’ı ziyareti dolayısıyla gündeme yeni bir konu daha geldi... Theodorakis ile Zülfü Livaneli’nin Kıbrıs’taki sınırda ortak bir konser vermesi konusudur bu...
Sınırda ortak konser verilmesinin ilhamı, Berlin Utanç Duvarı önünde verilen ünlü müzik şölenlerinden alınmıştır. Ama Kıbrıs sorunuyla Berlin Utanç Duvarı sorunu arasında hiçbir benzerlik bulunmadığından, böyle bir sorun herhangi bir yarar veya yakınlaşma sağlamaz.
Böyle bir konsere ilgi gösterenler çıksa bile, gerek Türkler, gerekse Rumlar konseri sınırı aşmadan, kendi taraflarında izleyebilirler. Kaldı ki, son zamanlarda siyasal fanatizmini iyice ortaya koymuş bulunan Theodorakis’in böyle bir konserle Türk tarafına verebileceği fazla bir şeyi, olumlu bir mesajı yoktur...
Sanat, insanların düşünmeye ve gerçekleri bulmaya zorlayan bir etkinliktir. Herşeye rağmen eğer böyle bir etkinlik düzenlenecekse tek dileğimiz, bu etkinliğin, Rumların gerçekleri bulmalarına yardımcı olmasıdır...
BİR ADAM HİÇ DİNLENMEDİ YAŞAMINDA
ÇALIŞMAKTAN...ÇALIŞMAKTAN...ÇALIŞMAKTAN(21 Aralık 1990, Cuma, Ortam-Sanat, Yazan: Neriman Cahit)
Evet bir adam hiç dinlenmedi, yorulmadı, gönlünce yaşayamadı...Çalışmaktan... Çalışmaktan...Çalışmaktan...
Aziz Nesin’den söz ediyorum...Kısacık üç gününü izlediğim kadarıyla 76 yaşın verebileceği hiçbir yorgunluk görmedim ne yüzünde, ne de yüreğinde...Belli ki alışmış buna...Ve Aziz Nesin, kendi deyişiyle, edebiyatçı gibi değil bir politika bilimcisi gibi misafir edildi hem Kuzey’de, hem de Güney’de. Kıbrıs yazarlar Birliği’nde edebiyattan bahsettiği kısacık üç çeyreğe sığdırılan bir zaman diliminde Türk edebiyatı konusunda söylediklerini sizlere de aktaralım:
“Bir yazara kendi ülkesinin yazarını sormamalı çünkü bir yazar kendinden başka yazarı yok sayar. Örneğin kendisi bir romancıysa, ve bir eser hazırlıyorsa, “Türk romanı geri kalmıştır ama yakında büyük bir atılım yapacaktır” der. Birkaç eser vermiş ve adından pek bahsedilmemişse, “Türk romanı fena değil ama değerim ileride anlaşılacaktır...” der.
Bu sadece Türk Edebiyatı için değil, dünya için de geçerlidir.
***
Yazarlar, kendi kendileriyle dolu...Şairler, kendi kendileriyle daha da dolu insanlar... Türk edebiyatında en büyük kim diyorsanız... En büyük ben... Benden büyük yok... (Bunu yarın, her iki tarafın gazeteleri de nasıl yazacak az çok tahmin ediyorum).
Espri yapmak zordur ama daha da zoru espriden anlamaktır. Bazı donuk kafalar espriyi anlamıyorlar... Onlarla konuşmak çok zor.
BİZDE ÜSTÜNLÜK VAR
Ben Türk olduğum için değil, öyle olduğu için öveceğim: İyi bir edebiyatımız var. Türk Edebiyatı açık bir Pazar. Yabancı eserler çevriliyor, okuyoruz. Karşılaştırdığımız zaman Bizde üstünlük var. Şiirde Fazıl Hüsnü Dağlarca, Romanda Yaşar Kemal ki bunların ikisini de sevmiyorum. Dünya Edebiyatında bile en üst sıralarda olmalı bence. (Biliyorum, yine o donuk kafalı yazarlar Aziz Nesin Türk Edebiyatçılarını Rumlara çekiştirdi diyecekler...)
***
Kadın yazarlarımız da son 10-15 yılda büyük bir atılım gerçekleştirdiler hikaye ve roman alanında. Genç kuşaklardan da iyi romanlar çıktı. Orhan Pamuk’u seviyorum.
Geleneksel olarak, en kuvvetli edebiyat dalımız şiir ve gülmece...
KİM YAPARSA YAPSIN AYIPLARIM
Burada, üzüldüğümü vurgulamak istediğim bir olay var. Kuzey’de bazı kişiler benim kitaplarımı yakacakmış. Kitaplarımın yakılmasına memnun olurum. Çünkü satın alınıp yakılacak. Ama, yakıştıramıyorum. 20. yüzyılda benim soyumdan gelen insanların bunu yapması üzer beni. Bunu yapmasınlar. Bunu dünyada kim yaparsa yapsın ayıplarım.
1980’de Askerler iktidara geldiğinde tonlarca kitap yaktılar ama bunun ayıbından hala kurtulamadılar...
***
Bizim Arap kökenli sembolist büyük bir şairimiz vardı. Ahmet Haşim...Türkiye’de işsiz kalmış sıkıntılara düşmüş...Irak’ta zengin akrabaları var, kendini alıp Irak’a götürecekler. Gitmek istemiyor. “Ben Türkçe şiir yazarım, gidemem” der, “Arapçayı öğrenir, Arapça yazarsın” derler. “İstanbul’a alıştım” der, “Bağdat’a da alışırsın” derler. “Burada benim dostlarım var” der, “Orada da dost edinirsin” derler. Sonunda, “Benim burada düşmanlarım var gidemem” der.
Benim Allaha şükür dünyanın her yerinde düşmanlarım var. Hepsi dostum olsa nasıl yaşardım...
***
Türk olmanın bir dezavantajı da var dünyada. Bu edebiyata da yansıyor. Buna, bir bakıma hükümetler de neden oluyor. Türk Edebiyatçılarının yazdıklarını Avrupalı biri yazsa başyapıt olurdu.
AZİZ NESİN’İN HALKA AÇIK SOHBET TOPLANTISINDAN NOTLAR...(Ortam, 21 Aralık 1990, Cuma, Neriman Cahit)
“KIBRIS RUMLARININ AVUKATI DEĞİLİM!”
19 Aralık 1990, Çarşamba sabahı beraberinde bir grup sanatçı ve gazeteciyle K.K.T.C’ye geçen Aziz Nesin’in, halka açık sohbet toplantısı da, ayni sabah yer alan basın toplantısı gibi çok ilgi gördü. Kararlaştırılan sürenin uzatılması bile yetmedi. Biz bu sohbet toplantısında konuşulanları da özet şeklinde sizlere sunuyoruz.
AZİZ NESİN- Ben bu sohbet toplantısında uzun konuşmak yerine sizlerden gelecek sorular üzerine konuşmak istiyorum. Çünkü ben konuşan değil, yazan biriyim ve bütün yaşamım boyunca en çok konuştuğum yer Kıbrıs oldu. Yalnız kısaca söylemek gerekirse, ben Kıbrıs’ta sürekli bir barışın sağlanması ve iki toplumun barış içinde içiçe yaşamasını diliyorum ama tabii bunun şartlarının sağlanması kaydıyla...
Şimdi sözün size bırakıyorum...
KIBRIS RUMLARININ AVUKATI DEĞİLİM...
İBRAHİM BERBER- (Aziz Nesin’in önüne bir kitap açarak) – Bu kitaplardan Rum arkadaşlarında var mı bunları görsünler... Bunları biliyorlar mı. Ben 46’dan beri Rumlarla yaşadım 21 Aralık 63’e kadar. Hiç görmedim bir Rum bir Türk’e yardım etsin. Eğer bir arada yaşamak isterlerse bize saygı duysunlar. K.K.T.C’yi dinlesinler. Kitaptan isteyen Rumlara da veririm...Bende var... Alın bu kitapları... Ben gidiyorum.
AZİZ NESİN- İbrahim Bey beni dinleyin. Kitabınıza bir bakayım...Kanlı Noel!... Kitabın adı bu...Bu kitabı okuyacağım. İçindeki fotoğraflar... Türklerin gördüğü cinayetlerin resimleri var. Buradaki Türklerin de ne yaptığını bilmiyordum ama benim milletimin Türklerinin ne yaptığını biliyorum.
Büyük milletlerin tarihlerinde ise hem övünülecek, hem de utanılacak sayfalar var. Türkler de Yunanlılar da büyük milletler. Onların tarih sayfalarında da hem övünülecek hem de utanılacak sayfalar var.
Ben bizimkinden bir örnek vereyim sana 2. Dünya savaşında Türkiye’de büyük kentlerde yaşayan azınlıklara “Varlık Vergisi” kondu. Özellikle Rum+Yahudi+Ermenilere... Bu vergileri ödemek için bu azınlıklar evlerini sattılar. Yine ödeyemediler. Ödeyemeyenleri- senin yaşındakiler de dahil taş kırmaya gönderdiler. Bazıları dayanamadı öldü...
Bir başka örnek, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bir Türk ajanına bomba attırdılar. Bunun sonucunda İstanbul’da onbinlerce Yunanlının evi yakıldı, yağmalandı. O bombayı atan bugün Ankara’da devlet memurudur ve adı da benim “Salkım salkım asılacak adamlar” kitabımda vardır.
Rumlar, İstanbul’un rengiydi. Bugün, İstanbul’da çok az kaldılar. Ama, benim tarihimde çok daha güzel sayfalar da var.
Ben güneyde Rumlara soruyorum. Camileri kilise yaptınız mı diye... Yok... Ama biz kiliseleri cami yaptık...
Senin ne kadar Türk olduğunu bilmiyorum ama ben yüzde yüz Türküm. Kıbrıs Rumlarının avukatı da değilim. Bunlar Rumların utanç sayfalarıdır. Bizim bunları durmadan söylememize gerek yok. Onlar zaten biliyor. Onlar da bize davamlı söylemeye kalkarsa birbirimizi paralarız. Anlaşmanın yollarını aramak lazım...
İ. B.- Olmuyor...
A.N.- Bir konuya olmuyor diye giren onu hiç dolduramaz. Böyle giderse harb çıkacak. İbrahim Bey. Çocuklarımız ölecek. Sen çocuklarının ölmesini istiyor musun? Ben istemiyorum.
TABİİ Kİ ÖLÜLER VAR...
HRİSTOS HACIBABA- (Rum yazar ve ozan)- Sayın Aziz Nesin’den çıkan mesaj; yapılan hatalara hata ile cevap vermemek, hatalı başlamamak. Bugün aranızda dolaşırken hiç düşmanca olaylarla karşılaşmadık.
Tabii ki ölüler var, o tarafta da, bu tarafta da var. Biz o tarafta hiç ölülerden bahsetmedik. Yeniden başlamak için...
A.N.- Bu arkadaşlar benimle beraber sizin konuklarınızdır. Hani Türk’ün o büyük konukseverliği. Türk konuğa nasıl davranılacağını yüce tarihinden biliyor. Bunlar Rum kesiminin aydın kesimi. Böyle davrananların adına ben bir Türk olarak özür diliyorum. Bunlar olmadı demiyorum ama artık tekrar olmasın diye çalışmalıyız...
BEN İNANIYORUM Kİ BİZ BİR ARADA YAŞAYABİLİRİZ
ELLİ PEONİTİS (Ozan)- Bugün benim için çok duygulu bir gündür. Çünkü 16 sene sonra Lefkoşa’nın bu tarafına geldim. Ulusunu da aşıp uluslararası bir yazar olan Aziz Nesin’le olmaktan da büyük bir onur. Sabahtan beridir bakıyorum Kıbrıslıların avukatlığını yüklenmiş. Ben inanıyorum ki Aziz Nesin gibiler dünyanın kültür babasıdırlar ve kitaplarıyla farklı kültürleri birleştirirler. Ben bunu görüyorum. Bu onuru yaşıyorum. Aramıza geldiği günden beri bizim için bazan sinirlendi, bazan sevindi, bazan öfkelendi. Ben aynı duyguları bir de geçen yıl Yannis Ritsos Kıbrıs’ı ziyaret ettiğinde hissetmiştim. Böyle yazarları gözümüz gibi korumalıyız.
Ben bugün neler hissettim?
Buraya geçeceğim için heyecandan akşam hiç uyuyamadım. Ama, beklediğimden de çok kolay oldu. Buraya geçeceğim için 22 yaşındaki kızım bana, “Anne nereye gidiyorsun, hapise atılmaya mı? Diye sordu, endişelendi.
Bütün gündür çevreme bakıyorum, yüzleriniz, gençleriniz, yaşlılarınız, herşey bize benziyordu. Çoğuyla, bazan Rumca, bazan İngilizce, bazan Türkçe konuştum. Acaba, hala o taraftaki kızım beni düşünüyor, endişe duyuyor mu?...O tarafa geçtiğimde bunun ne kadar gereksiz olduğunu analatacağım.
Kardeşlerim ben inanıyorum ki biz birarada yaşayabiliriz. Kıbrıs’ın her şeyi bize yeter. Daha sık biraraya gelir, iletişimi koparmazsak sanırım birbirimizi daha iyi anlayacağız. Bu büyük adama şükranlarımızı alkışlarla sunalım.
O TARAFTA BAĞNAZLAR VAR...BU TARAFTA DA...
MEHMET ERTUĞ- Ben barışçı biriyim. Bir Rum yazarın eseri olan “Barış” piyesini de Rum tarafında oynayanlardan biriyim. Sn. Aziz Nesin bir sözünüze serzenişte bulunmak istiyorum. İçiçe yaşayalım derken samimi misiniz? Çünkü biz bunu denedik olmadı. Şimdi yanyana yaşamayı beceremezken içiçe yaşamayı nasıl becereceğiz?
ORBAY DELİCEIRMAK- 30 yıl önce Karamanlis tarafından yasaklanan Kazancakis’in “Kıbrıs Elendir” şarkısı Kıbrıs radyosunda dün tekrar yayınlanmaya başladı. İşte Rum basın özetlerinde de yazıyor.
A.N.- Ben sizden rica ediyorum o metni bana verin kullanacağım. Şimdi...Mehmet Ertuğ Bey’e – Biz içiçe yaşayamayız, birbirimizi öldürürüz diyorsanız...öylesiniz... öldürürsünüz... Ben dışarıdan geldim. Ne diyeyim...Öldürün...
Ben, içiçe yaşamanın kolay ve şimdi olabileceğini söylemiyorum. O tarafta da bağnazlar var bu tarafta da... Ama, bunun zeminini hazırlamak gerekir, çünkü ayrı yaşamak aradaki uçurumu daha da büyütecektir.
Kaldı ki Rum halkının bir bölümü olsun size karanfil uzatıyor. Buna el uzatacağınıza yumruk vuruyorsunuz. Dünya değişiyor, sınırlar kaldırılmaya gidiliyor, siz 160 bin Türk –ki yarısı da Türkiye’den geldi- dünyaya ters yaşamayı daha ne kadar sürdüreceksiniz?
Rum radyosuna gelince... Ayni insanlar orada da var, burada da... Bakın gazeteler bile... Orada da çarpıtıyorlar, burada da söylediklerimi...
Tarih boyunca yaşamışsınız içiçe. Hiç mi iyi ilişkileriniz olmadı? Siz onların, onlar sizin yüzünüze vurmaktan vazgeçin. Dünyada sınırlar kalkarken, dünya sizi savaştırmaz.
Hem ben Türküm. Duygu yanından sizden yanayım ama kimsenin de sözcüsü değilim...
Ben insanlığın sözcüsüyüm...
Ben barışın sözcüsüyüm...
HER HALKIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI VARSA...
KEMAL YÜCEL- Bugün Sovyetler Birliği’nde Halklar bağımsızlıklarını ilan ediyorlar. Siz Kıbrıs Türklerinin bağımsız bir toplum olarak yaşama hakkına sahip olduklarına inanıyor musunuz?
A.N.- Buna siz karar vereceksiniz. Ama benim dileğim barıştan yanadır. Ayrı yaşarsanız emperyalist güçler sizi birbirinize düşürür. Sovyetlerdeki durum ayni değil. Onlar hep ayrı yaşamışlar, siz ise uzun süre içiçe yaşamışsınız...
Halkları kışkırtırlar. Bunu önlemenin yollarını arıyorum ben.
Bakın bugün bir siyasi parti merkezinizi ziyaretimde bana her halkın kendi kaderini tayin hakkı yok mudur diye soruldu. Kardeşim, bir soruyu sorarken düşüneceksin, çünkü onun ardından karşındakinin de sana kırk soru sorma hakkı doğar. Sizin politikanız Türk Hükümetinin paralelinde bir politika mı dedim, “Evet” dediler.
Öyleyse, Türkiye’deki Kürtlerin de kendi kaderini tayin etme hakları yok mudur dedim.
Bakın kardeşim, ben politika yapmıyorum, ben sizden ne oy, ne de para istiyorum. Aksine belki de arkamdan bana söveceksiniz.
UZATILAN KARANFİLE YUMRUK ATILMAZ
NEVZAT ADİL- Ben olumlu şeylerden bahsedeyim. Benim çocukluğum Rum arkadaşlar arasında geçti. Kötü şeyler olmadı mı, oldu.. Ama, onları bir tarafa bırakıp bir arada yaşayabiliriz diyorum. Yaşayamayız diyenleri duydukça utanıyorum.
PANİKOS PEONTİS- (Tiyatro sanatçısı)- Ben kısa söyleyeceğim. Biraz evvel Sn. Nesin’in söylediği gibi uzatılan karanfile yumruk atılmaz. Biz sanatçı ve bilim adamları tarafından Türk kardeşlere binlerce karanfil uzatıp bunları çoğaltmaya çalışacağız. Buna sade sanatçı ve bilim adamlarımız değil, işçilerimize kadar katılacaklar.
Bizde de var şövenistler. Onları huzurunuzda ayıplıyorum. Onlara karşı mücadele edelim. Dünyada halklar birleşmeye giderken biz bu küçük adamızda bunca acı deneyimden sonra bunu beceremezsek gelecek nesiller bizi yargılayıp, lanetleyecek...Tarihimizin kirli sayfalarını beraber tartışalım ve hatalarımızı bulalım ve onları bir daha tekrar etmemeye çalışalım. Adamızı hep birlikte bağımsız + Ordusuz + Üssüz yapma zamanı geldi.
A.N.- Yalnız şunun altını tekrar çizeyim. Kültür bakımından anavatanlarınıza bağlı kalmalısınız. Düşmanlığınızı devam ettirmemelisiniz. İçte ve dışta bu düşmanlıktan yarar sağlayanlar var, o tarafta da, bu tarafta da. Bunların oyununa gelmeyelim.
ÖNCE DEMOKRASİMİZİN GELİŞMESİ LAZIM
SELMA BOLAYIR- İki yıl önce Marsilya’da tatildeyken bir Rum grupla karşılaştık. Yabancı bir yerde karşılaşan iki vatandaş gibi heyecanlandık, sevindik. Günü beraber geçirdik. Hatıra resimleri çektik. Bunları yaşadıkça barış olabilir sanıyorum.
İZZET İŞCAN- Savaşların sonu barışa varır. Biz de barışa yaklaşmak istiyoruz. Bunun için bireysel ve hükümetler olarak ne yapmalıyız?
A.N.- Ben size şunu şunu yapın diye öğüt vermeyeceğim. Bu benim haddim değil. Ama, kendime göre özgün 4 şartım var. (Daha önce yazdık...)
KÜFİ BİRİNCİ- Bir japon atasözü var: “Dünya bize babalarımızdan miras kalmadı, biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık.” Biz de bu adayı çocuklarımızdan ödünç aldık. Onu bölük pörçük olarak teslim edemeyiz onlara. Doğruyu görelim, çünkü er ya da geç buna mecbur olacağız. Çok geç olmadan görelim.
FERDİ SABİT- Ulusların kaderini tayin konusunda Kürt Halkının hakkından bahsettiniz. Bizim Rumlarla anlaşma yollarını aramamızı mı öneriyorsunuz.
Biz özgür irademizle muhtar bile seçemiyoruz. Önce burada demokrasinin gelişmesi gerekir. Bir demokrat olarak bu konuda desteklerinizi bekliyoruz..
AZİZ NESİN’İN KUZEY VE GÜNEY KIBRIS’TA GERÇEKLEŞTİRDİĞİ TEMASLAR BÜYÜK YANKI UYANDIRDI(22 Aralık 1990, Cumartesi, Ortam, sf.3)
Ünlü mizah Yazarı Aziz Nesin’in Güney ve Kuzey Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği bir dizi temas ve etkinlik, her iki kesimde de çeşitli tartışmalara yol açtı.
Aziz Nesin’e hem Güney, hem de Kuzey’deki şövenist çevreler saldırırken, ilerici kuruluşlar da destek beyanında bulunuyorlar.
Bu arada Aziz Nesin’in adaya gelişi nedeni ile Güney-Kuzey arasındaki trafik de son üç gün önemli “gel-git”lere sahne oldu. Rum gazeteci ve sanatçılar Türk kesimine geçerken, üç gün boyunca Türk sanatçıları da Güney’e geçerek Aziz Nesin’in etkinliklerine katıldılar.
KIBRIS TÜRK SAĞI GÜNAH MI ÇIKARMAYA ÇALIŞIYORDU?
AZİZ NESİN OLAYI (Belge, Ocak 91, Yıl:4, Sayı:1)
Aziz Nesin’in edebiyatçı kişiliği tartışma kaldırmaz bir kabul görmüştür. Türk ve dünya kamuoyu bunca yıl içerisinde Nesin’in edebiyat kalitesini tartışma gereğini duymamıştır. Duymamıştır çünkü onbinlerce sayfa orta yerde durmaktadır.
Aziz Nesin 15 Aralık’ta Güney Kıbrıs’a gitti. Davet almış ve davete icabet etmiş.
Aziz Nesin Atina üzerinden Güney Kıbrıs’a ayak bastığı andan başlayarak bilerek veya istemeden edebiyatçı kimliğini bir yana bırakarak 1878 yılından beridir kah eylemli, kah eylemsiz şiddetle sürüp gelen Kıbrıs sorununa sihirli değnek elindeymiş dokunup çözecekmiş gibi sıcak bir yaklaşım göstererek kendi deyimi ile kendi kendisine bir misyon yükleyerek sorunun ancak ve yalnız ama mutlaka kendi görüşleri çerçevesinde çözümlenebileceğini, bunlar benim görüşlerimdir katılmayabilirsiniz kibar tevazuuda eksik etmeden şöhretine yaslanarak kabul ettirmeye çalıştı.
Aziz Nesin bu tavrında suçlu muydu? Kuşkusuz hayır.
Aziz Nesin’in yanlışı kendi kendine aydın gelin güveyi olan Kıbrıslı Türk yazarlar ve sanatçılar birliği üyelerinin kendisini yanıltabilecekleri konusunda kuşkuya düşmemiş olmasıydı.
Aziz Nesin kendisini, kendi görüşleri çerçevesinde aldatmak isteyenlerin varolabileceğini düşünseydi Kıbrıs Rum fanatik ırkçılığının, şövenizminin, faşizminin, zulmünün dünle sınırlı olup olmadığını anlamak için hiç olmazsa 3 gün Kıbrıs adasını, insanlarını, Türkünü, Rumunu, kentini, köylüsünü, okulunu, sporunu, mahkemelerini, hastahanelerini, izler, CTP’sini, AKEL’ini, UBP’sini, DİSİ’sini, EDEK’ini, YKP’sini, ADİSOK’unu, radyo’sunu, televizyonunu, şarkısını, şiirini izler ve sonra Kıbrıs sorunu hakkında görüş bildirmeye yeltenirdi ve doğrusu da bu olurdu. Olmadı. Sağlık olsun, inşallah bu defaya.
Aziz Nesin kendisi için Rum basınında çıkan “Denktaş’ın ağzıyla konuşuyor” benzetmesinin hangi anlamları içerdiğini kuşkusuz ki bilmiyor.
Bilmiyor çünkü Kıbrıs Türk yazarlar ve sanatçılar birliğinin yöneticileri Aziz Nesin’e Kıbrıs Türklerinin aynı Rumlar gibi düşündüğünü ama Denktaş’tan korktukları için bunu dile getirmediklerini söylemiş olabilirler.
Aziz Nesin Kıbrıs konusunda hangi bilgilerle donatılmışsa buna şaşılacak bir yön yoktur.
Aziz Nesin’in veya herhangi bir insanın Güney Kıbrıs’a gidişinde lanetlenecek herhangi bir yön yoktur. M.D.D. bunu yanlış yapmıştır.
Aziz Nesin’i suçlamak kolaydır ama yanlış ve faydasızdır.
Aziz Nesin’e bizi kim nasıl tanıtmış ki KKTC’ye geçip Saray Otel’de basın toplantısı yaparken sözlerine yalan ve yanlışa başvurma gereğini duymuştur.
“Gerçekleri belirleyen belgeler beraberimdedir, basına açıklamak istemezdim ama hakkımdaki bu yayınlardan sonra gerekli görüyorum. Denktaş’ın iltifatlarla dolu mektubunu, isteyen gazeteciye verebilirim. Fotokopi çekip geri verilmesi koşuluyla. Denktaş, mektubunda Kıbrıs’a Ercan’dan gelmemi, güneye geçeceksem önce Kuzeye gelip geçmemi istemiştir.”
Aziz Nesin bu sözlerine karşın kendi kendilerini solcu ilan eden gazetecilerin yazarları ve sanatçılar birliği üyeleri mektubun fotokopisini isteme zahmetine katlanmadılar. Neden acaba?
Çünkü kalabalıklara istedikleri kadar yalan söyleyip yazsınlar Denktaş’ın böyle kaba ve yanlış bir istekte bulunmayacağını iyi biliyorlar. Yine de Aziz Nesin’in bu iddiasını gerçekmiş gibi yazıp duyurmakta ve Aziz beyin aynı iddiayı Rum tarafında da tekrarlamasına fırsat verdiler ve sonra da Denktaş’ın Aziz Nesin’in Ercan’dan gelmesini ima edecek tek bir cümle yoktur mektubumda açıklamasını da yine utanıp sıkılmadan Denktaş inkar ediyor diye yayınlayabildiler.
Aziz Nesin’in en basit nezaket kurallarını hiçe sayarak kendisine gönderilen davet mektubunu tahrif ederek açıklamasından sonra Denktaş mektubun bütününü basına açıklayarak bu yalanı ortaya koymuş ama her fırsatta Türklerin uzlaşmaz Denktaş’ın hiç uzlaşmaz olduğunu yazmayı marifet ve barışa hizmet sayan Yenidüzen ve Ortam gazeteleri bu mektuba sayfalarında yer vermemişlerdir. Neden acaba!!
Aziz Nesin kendisinin Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs Türk tarafının değil ama Kıbrıs Rum tarafının politikasına yakın olduğunu söylerken ne yazık ki insan dilinin her şeyi söylemeye muktedir olduğunu unutuyor ve görüştüğü bir saatlik zaman zarfında Vasiliu’nun sözlerinin büyüsü ile Kıbrıs Rum hükümet ve partilerinin dünya siyasi platforumlarında ne söyleyip ne yaptığını, silahlanmaya günde 1 milyon Kıbrıs lirası harcandığını, EOKA şehitlerini anma gününde yine Vasiliu’nun söylediklerini unutuyordu ya da duymuyor, bilmiyordu.
“Dünya birliği gidiyor, siz de bu sınırlar kalamaz, mümkün değil ama yarın ama uzakta mümkün değil kalamaz. Yeşil hat dramatik bir yara gibi duramaz” derken dünya birliği dediği şeyin sınırların egemenlik hakkı hattı olarak ortada duruyor olduğu gerçeğini bizim uyurgezer ne kadar Türk olduğu belirsiz insanlar olarak bilmediğimizi varsayıyordu. Çünkü ona hepimiz aslında bir Kıbrıs milleti mensubu olmaya can attığımız anlatılmış olmalıydı.
Aziz Nesin’in Kıbrıs’ta iki ayrı halk olduğunu söylemesi üzerinde büyük bir önem ve dikkatle durulması gereken bir noktadır.
Aziz Nesin 70 yılı aşmış ömründe yaşayıp gördükleri ile bu gerçeği kavramış ama fakat Kıbrıs Türk halkının kendini idare etmekten aciz ve self determinasyon hakkını istemiyen önemsemiyen Kıbrıs Cumhuriyeti adı ile tanınan Rum devletine Kıbrıs Lirası karşılığı amade uşak olmaya çok hevesli olduğu nerdeyse yemin verip ant içerek anlatılınca “Kıbrıs’ta iki halk vardır ama tek ve egemen bir devlet olmalıdır” çelişkisinin içine itilmiştir.
Kendi dünyası halkların, kendi tarih bilinçlerine ve kültürlerine sıkı sıkıya bağlı olması gereğini dayatan Aziz Nesin bu açıklamadan hemen sonra da tek ve egemen bir devlet tezini yine ileri sürebiliyor.
Tarih bilinci ve kültürü farklı iki halk tarih bilincini ve kültürünü öz olarak geliştirirken nasıl tek ve egemen bir devlet olabilirdi.
Aziz Nesin’den beklenmiyen tek şey “Dünya’da Türk olmasaydı polise sınıra gerek kalmazdı” sözleriydi. Bu sözler Saray Otel salonunda bulunan Rum gazeteciler ve Yenidüzen ile Ortamın, Kıbrıs Türk yazarlar ve sanatçılar birliğinin Rum şövenisti üyeleri tarafından kahkaha ve alkışlarla karşılanıyordu.
Sayın Nesin’in üzerinde titizlikle durduğu bir nokta da İstanbul’da Türk, Yunan, Kıbrıs Rum kesimi ve Kıbrıs Türk kesimi sanatçı ve aydınlarının toplantılar yapması ve sonra da Aziz Nesin ile Zülfü Livaneli’nin Larnaka’dan Theodorakis ile başka Yunan sanatçılarının Ercan’dan Kıbrıs adasına giriş yaparak yeşil hatta bir konser vermeleri idi.
Konseri kim sevmez ki. Konser vermek isteyen gelir verir ama konser verecek olanlar her kimseler kendilerini dinleyen halkı tanımıyorsa fizik olarak değil teorik olarak tanımıyorsa kime konser vereceklerdir. Boşluğa konser verilmez, loşluğa plak doldurulur. Yeşil hat bir kayıt stüdyosu değil ki. Yeşil hat bu ada bir kez daha kan revan içinde kalmasın diye sırf ve yalnız o ihtiyaçtan ortaya çıkmış bir sınırdır. Yeşil hat Kuzey’de bir Kıbrıs Türk egemenliğinin, Türk egemen bölgesinin sınırıdır ve bu sınır ancak dostlukla, barışla, Türkleri insan olarak kabul etmekle aşılabilir. Düşmanlıkla asla yıkılamayacak asıl sınır yüreklerimizdedir ve Kıbrıs Türkü’nün yüreği barışa dostluğa her dem açıktır.
CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ’IN, AZİZ NESİN’E GÖNDERDİĞİ MEKTUP AÇIKLANDI (24 Aralık 1990,Birlik, sf.2)
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın yazar Aziz Nesin’e gönderdiği mektubun tam metni açıklandı.
Cumhurbaşkanlığından dün sabah TAK ajansına gönderilen açıklamada Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın 27 Kasım 1990 tarihinde yazar Aziz Nesin’e gönderdiği mektubun tam metninin, konu etrafında yaratılmak istenen spekülasyonların önlenmesi amacıyla açıklandığı bildirildi.
Açıklamada, bazı yerel basın organlarında Cumhurbaşkanı’nın, Aziz Nesin’i KKTC’ne Ercan’dan giriş yapması yönünde zorladığına ilişkin iddiaların asılsız olduğu, Cumhurbaşkanı’nın Nesin’e gönderdiği mektupta böyle bir konuya değinmediği de ifade edildi.
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın yazar Aziz Nesin’e 27 Kasım 1990 tarihinde gönderdiği mektubun özeti şöyle:
“ Sayın Aziz Nesin,
Kıbrıs Rum basını yakın zaman içinde Güney Kıbrıs’a gideceğinizi haber veriyor. Bir insan olarak, bir sanatçı olarak bu seyehat en doğal hakkınız. Ne var ki, Rum komşularımız, evrensel boyutunuzu, saygınlığınızı politik amaçları yararına şimdiden kullanmaya yöneliyor.
Rum basını, Atina üstünden Güney Kıbrıs’a gideceğinizi, oradan da Kuzey Kıbrıs’a geçmek isteyeceğinizi ve bizim bu geçişi engelleyeceğimizi öne sürmekte... Oysa yasakları en akıl almaz, en vicdansız, en çağdışı biçimiyle uygulayagelen Rum tarafı, hatta Yunanistan’dır. Bunun yüzlerce örneğinden birkaçını hatırlayıp bilmekte yarar var kanısındayım.
1990 yazında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın’ın Balkan Belediyeleri Toplantısı’na katılmak üzere Atina’ya gitmesinin, pasaportunda KKTC’ye giriş damgası bulunduğu gerekçesiyle engellenmesi...
1990 Kasım ayında sportif bir temas için Yunanistan’a giden Galatasaray voleybol takımındaki Kıbrıslı bir Türk’e (Uğur Gazi) Yunanistan’a giriş için vize verilmemesi.
Dört yıl önce Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası maçlarında Güney Kıbrıs takımlarından APOEL ile eşleşen Beşiktaş’ın Kıbrıs’a Ercan Havalimanı’ndan gelirse Güney’e sokulmayacağı ve Larnaka Havalimanı’ndan gelmeye zorlanışı...
Kıbrıs Türk halkının, dış temas yasağı, haberleşme kısıtlığı, sportif temas engeli, ticari ambargo mahkumiyeti ne denli insan haklarıyla bağdaşmaktadır? Bu sorularımızı Güney Kıbrıs’ta gündeme getireceğinize, yanıt arayacağınıza inanıyoruz.
Sayın Aziz Nesin,
Sizin doğduğunuz yıllarda Girit Adası, Yunanistan’a ilhak edilmişti. Yarım asır sonra aynı amaç, aynı yöntemle Kıbrıs’ta da uygulanmak istenen ‘Akritas Planı’ ile son Türk’ün bile imhası planlanmıştı. Bunlar belgeli ve yaşanmış gerçekler. Var olmayı direnerek sağladık ama niyetleri değişmedi komşularımızın...Ve sizin bir dizenizle ‘acılar akıyor şahdamarımızdan’ diyoruz. Bir köy kadınının dulluğunu bir düşünün, bir ülke gençliğinin dünyadan tecrit edildiğini, ebediyen tehdit altında bir yaşam sürdürdüğünü düşünün...
Biz saldırmazlık anlaşması öneriyoruz, onlar devamlı silahlanıyorlar. Üstelik tehdit altında oldukları yaygarasına boğuyorlar dünyayı. ‘Kıbrıs Kıbrıs’la anlaşma mı yapar?’ diye yanıtlıyorlar, saldırmazlık önerilerimizi. ‘Bir Kıbrıs var’ diyorlar.
Biz iki Kıbrıs var demiyoruz ki...Biz Kıbrıs’ta iki halk var diyoruz...Yan yana yaşanınca Kıbrıs iki, iç içe yaşanınca bir mi olur?
Sizi Kıbrıs’a biz de davet ediyoruz. Gelin Kıbrıs’taki çığlığı dinleyin...Biz yaşama hakkının peşinde olup ‘katliamları unutamıyoruz’ diyoruz, onlar tüm Kıbrıs’a egemen olmanın peşinde olup, ‘sınırlarımız Girne’de, Karpaz’da biter’ diyorlar. Biz Kuzey’i işgal etmedik. Yaşamak hakkı adına Kuzey’e sığındık, Kuzey’de toplandık. Ancak dünya, lobiler çağında bizi anlamamakta kararlı...
Siz ki insanı yüce bir yaratık olarak algılıyor ve baş koyduğunuz savaşımda sonuna dek direniyorsunuz; davetimizi kabul buyurun. Gerçekleri, detayları yakından görünce uluslararası bütün platformlarda bizi savunacağınıza inanıyoruz. İnanıyoruz çünkü komşularımızın yaşama hakkına saygılıyız. Düşmanlıklardan yana değiliz. Barış içinde yan yana yaşamaya saygılıyız. İnanıyoruz çünkü sizin gerçeklere, adalete ışık ve insan haklarının büyük bir savunucusu olduğunuzu biliyoruz.”
SANATÇI VE YAZARLAR BİRLİĞİ:
“RAUF DENKTAŞ’IN AZİZ NESİN’E YAZDIĞI MEKTUP İBRET VERİCİDİR”
Dün, Aziz Nesin’le ilgili bir bildiri yayınlayan K.T. Sanatçı ve Yazarlar Birliği Sekreteri Ahmet An “Kıbrıslı Yazarlar Birliği (ELK)”nin daveti ile Kıbrıslı Rum sanatçı ve yazarlarla görüş alışverişinde bulunduklarını ve yararlı temaslar yaptıklarını belirtti.
Ahmet An, açıklamasında şöyle dedi:
“Aziz Nesin’in güneyi ziyareti nedeniyle bu olayı, kendi siyasal görüşlerine destek yapma çabasına giren Kıbrıs Türk Liderliği, onun gelişinde Ercan’ı kullanmasını talep edebilmiş, ama bunca yıldır onu neden Türk kesimine çağırmadıklarının gerekçesini açıklayamamıştır. Aziz Nesin’in burada yaptığı basın toplantısında yalan-yanlış yayınlar üzerine açıklamak zorunda kaldığı Rauf Denktaş’ın mektubunun içeriği ise ibret vericidir.
Değerli yazarın 19 Aralık günü, kendisini bir yıl önce Kıbrıs’a çağıran örgütün onayıyla, hem de beraberinde bir grup Kıbrıslı Rum sanatçı ve yazarın kendisine eşlik etmesini talep ederek, Lefkoşa’nın Türk kesimine geçmesi ve iki toplantıda konuşması çok yararlı olmuştur. Kıbrıs Türk Sanatçı ve Yazarlar Birliği’nin sözlü çağrısına uyarak, Türk kesimine geçen Aziz Nesin’e müteşekkir olduğumuzu bir kez daha yineleriz.
Şövenizme karşı, Türk-Rum dostluğu için çaba gösteren sanatçı yazarların örgütü olarak, Kıbrıs sorununun barışçı yollardan ve BM ilke ve kararlarına uygun olarak bir an önce çözümlenmesi için, her türlü girişimi destekleyeceğimizi yinelerken, Türk ve Rum toplumları arasında her düzeyde temasın özgürce ve kısıtlamasız yapılması gerektiğine olan inancımızı dile getiririz.”
K.T. ÖĞRETMENLER SENDİKASI(22 Aralık 1990, Cumartesi, sf.3, Ortam)
“Barışı savunanlara azgın boğalar gibi saldıranları kınıyoruz.”
Lefkoşa (Oratm):
Aziz Nesin’e yönelik saldırıları kınayan KTÖS (K.T. Öğretmenler Sendikası) “çağdışı ve şöven” dediği çevrelere yönelik olarak “Temas istemiyorlar, barış istemiyorlar” değerlendirmesini yaptı.
“Barışı savunanlara azgın boğalar gibi saldırıldığı” belirtilen KTÖS açıklamasında Aziz Nesin’in konuşmalarına Kıbrıs’ta barıştan yana tavır koyması çok doğal.
Çünkü yazar ve sanatçılar dünyada barışın kurulabilme sorumluluğunu üzerlerinde herkesten fazla duyarlar.
Aziz Nesin’in bu tavrı, Kıbrıs’ta kin ve nefreti, düşmalıkları körükleyen bazı malum çevreleri rahatsız etti.
Bu malum çevreler Kıbrıs Türk’ünün hakkını hukukunu savunma maskesi altında ünlü yazara dil uzatmaya çalıştılar.
Bu çağdışı, şöven çevreleri rahatsız eden nedir?
Kıbrıs Türkünü gerçekten çok mu seviyorlar?
Türk ulusunun çıkarlarını gerçekten çok mu düşünüyorlar?
Bunların hepsi hikaye.
Şövenistleri asıl ürküten, endişelendiren Aziz Nesin gibi uluslararası ünlü bir yazarın Kıbrıs’ta barışa, çözüme katkıda bulunmak istemesidir.
Onlar barıştan korkuyorlar.
Onlar iki tarafın insanlarının bir araya gelmesinden huzursuz oluyorlar.
Onların sakat dünya görüşlerini hastalıklı beyinlerini besleyen savaştır, ölümdür, gözyaşıdır, kandır. Onun için temas istemiyorlar. Onun için barış istemiyorlar.
Ellerinden gelse “Barış” sözcüğünün kullanılmasını yasaklayacaklar.
Ama ne yapsalar nafile!
Barıştan, dostluktan, sevgiden yana olmak bir insan için en doğal bir davranıştır.
Çeşitli gerekçelerle insanlar arasında düşmalıkları körüklemek ise utanç verici bir davranıştır.
Barışı savunuyor diye Türklüğün gurur kaynağı, onur kaynağı Aziz Nesin gibi uluslararası bir yazara saldırmak küstahlıktır, haddini bilmemektir.
Kıbrıs’a barış gelmelidir.
Kıbrıs’a barış mutlaka gelecektir.
Kıbrıs’a barışın gelmesi için dev yazar Aziz Nesin’in üstlendiği rol her zaman takdirle anılacaktır.”
KIBRIS RUM BASININDA AZİZ NESİN(Halkın Sesi, 26 Aralık 1990, Sayfa 12, Rum Basını)
BOYİNA NEA: SANA AZİZ NESİN KONUŞUYOR
Broyina Nea gazetesinin yayınladığı yorumun çevirisi şöyledir:
“zavallı Türkiye, talihsiz ve cefa çekmiş ülke. Bu fukara ülke milyonlarca problemi olan bir ülkedir. Solcuları sarsıntı geçirmiş vaziyette. Sağcıları darmadağın, askerleri kılıçlarını bilemek üzeredir. Bütün mesele nizam ve asayişin yürürlükte tutulmasıdır. Politikacıları, aydınları, edebiyatçıları hatta artık hikaye anlatıcıları bile düşünüyorlardı. Ne var ki saraylarında düşünenler de bulunmaktadır.
Türkiyeliler böyledir. Yarısı saraylarda yaşamaktadır, geriye kalan yarısı da hücrelerde, her 56 saatte bir hücreler boşalmakta, ‘demokrasi yapıyoruz denilmekte ancak hücrelerde aslında bir dezenfektasyon operasyonu gerçekleştirilmektedir. Onları dezenfekte etmekte, dinlenmeye terketmekte, sonra demokrasi tehlikeye girdiğinde onu kurtararak bu hücreleri yeniden doldurmaktadırlar.
Politikacılar düşünüyorlar aydınlar edebiyatçılar ve hatta satırık öykü yazarları bu ana baba gününden nasıl korunacaklarını ve kurtulacaklarını tasarlıyorlar. Tahrikler beklenmedik bir şekilde Yunanistan’dan ve İngiltere’den geldiğinde bu ana baba gününden kurtuluş çarelerini arıyorlardı. Bu şeytanlar zavallı Türkiye’yi kendi evine bir çeki düzen vermek için serbest bırakmıyorlardı. Bakınız nasıl şeytanca bir plan hazırladılar.
İkisi ittifak kurdular, ittifaklarını ve NATO’yu buna Amerkalılar ile birlikte bulaştırdılar. Bir ‘EOKA B’ meydana getirdiler ve Kıbrıs’ta Makarios’a pusular kurmaya başladılar. Birkaç insan öldürdüler, bazı karakolları havaya uçurdular ve zavallı Türkiye’yi rahatından ettiler.
Şimdi bana Türkiye’nin Makarios ile, Kıbrıs ile veya havaya uçurulan karakollarla ne ilgisi olduğunu soracaksınız. Nasıl olmasın ki? Sultanlar gavurlar daima ileri olmadı mı? Sultan gitti mirası kaldı. Fukara Türkiye ne yapsaydı ki? Politikacılar, aydınlar, edebiyatçılar ve hatta satırık hikaye yazarları da dahil olmak üzere herkes bulundukları hücrelerden veya hücre dışında olanlar barıştılar. Herkes Bülent Ecevit’i efendisi yaptı. Onu ince politika kıvrıklığı sahip becerisi olan yazıp çiziden anlayan, solcuları biraz yatıştıran sağcıları da yatıştıran ama Generallerin iyice bileyerek keskinleştirdikleri kılıçları da ellerinde sallayarak Kıbrıs’ın başına bir bela gelmesi için harekete geçtiler.
Ama günümüzde Allah kimselere kulak verdi ki politikacıların, aydınların, edebiyatçıların ve hatta satırık hikaye yazarlarının dualarına itibar etsindi. Dolayısı ile sonuçta kötülük de oluverdi. Zavallı Türkiye ne yapsındı ki?
Ordusunu toparladı. Pek istediğinden değil, istemeye istemeye ve uluslararası alandaki görev ve taahhütleri kendisini zorladığı için, Güneylere yöneldi, Kıbrıs’a geldi. Kesti biçti yağma etti, kadınların ırzına geçti. Genç erkekleri ve kızları öldürdü köyleri yaktı kavurdu. İnsanları evlerinden uzaklaştırdı ve böylece ‘barışı’ sağlamış oldu.
Daha sonra barışı korumak için çöreklenip şöyle bir rahat rahat oturdu. Evler boş kaldığı için başka bazı fukaralar getirip oraya yerleştirdi. Bazı proleteryaları da beraberinde taşıdı ve onlara terkedilmiş bu boş evleri bağışladı.
Bunu yapmak istediğinden böyle davranmadı, hayır. Hiç de öyle değil. Türkiye böyle şeyler yapmak istemiyordu. Bütün mesele uluslararası alandaki anlaşmalardan doğan taahhütlerden ve tecrübelerini yerine getirmek istemesinden oldu. Bütün mesele sınıf dayanışması meselesi idi. Ne var ki evler doldu. Toprak ürün vermeye başladı. Yeni sakinler, proleteryalar, ürünler devşiriyorlar. Asil Nadir’e satıyorlar, o da kendi sırası ile İngilizlere satıyor. Boş buldukları evde herkes rahatına bakıyor. Yaşıyor ve şimdi artık herkesin üzerinden bir de su içmesi ve gidenlere helal olsun demesi gerekiyor. Şimdi yeniden yakınlaşmanın zamanı geldi. Proleteryalar her iki devletin temsilcileri olarak her iki halkın kişileri olarak birleşmeliyiz.
(Haydi iyi insanlar alkışlasanıza. Karşınızda koca bir Aziz Nesin vardır ve size konuşmaktadır. Aziz Nesin yoldaşınız, proletarya, enternasyonalist vardır. Aziz Nesin efendi vardır. Barış operasyonunda bir Türk vardır.)
FİLELEFTHEROS: ÖLÇÜYÜ MÜ KAYBETTİK?
Liberal eğilimli Fileleftheros gazetesinin yayınladığı yorumun çevirisi şöyledir:
“Türk Yazar Aziz Nesin politikacı değildir. Onuruna Pasidi Salonunda geçen Pazartesi günü düzenlenen bir etkinlikte yaptığı konuşmada diğer şeyler yanında şunları da söyledi:
“Eğer bir Türk olarak konuşacak olursam Yunanlıların hoşuna gitmeyeceğim. Eğer bir Elen olarak konuşacak olursam bu defa da Türklerin hoşuna gitmeyeceğim. Bu nedenledir ki ben bir insan olarak konuşacağım.”
Basın toplantısında Aziz Nesin bazı görüşler ifade etti. Bunları biz hepten paylaşmıyoruz. Başka konuşmalar da yaptı. Onların bazı bölümlerini de benimsemiyoruz. Ne var ki Aziz Nesin bazı Türklere has durumları ortaya koymaktadır ki bu adam Denktaş değildir. Ne de Denktaş’ın Ankara’daki benzeridir. Eğer bazılarımız, Kıbrıs Rumları içerisinde bazı çevreler öyle izlenim edinmiş ve bu Türk yazarından Yunanlıların hoşuna gidecek ulusal nutuklar yapacağını beklemiş ise veya böyle bir şeyi ümit dahi etmiş ise o zaman konuşmasının içeriğine karşı davrandıkları öfke dolu ifadeler ile bezenmiş davranışlarda da haklı olacaklardır.
Ölçülü olmak bulundurularak hesaba katılması gerekmektedir. Biz sık sık herşeyin fevkalade olduğunu söyleyenlerden değiliz. Ne varki biz onun önemine veya uygulanmasına da pek aldırış etmeyiz. Durum öyle göstermiştir ki biz ölçülü davranırken başkaları elenlere yakışır şekilde davranmış bulunuyorlar.”
SİMERİNİ: ELENLERİN KASAPLARI
Fanatik sağ eğilimli Simerini gazetesinin yayınladığı 3 sütunluk baş yazının çevirisi şöyledir:
“Aziz Nesin Kıbrıs’ta iki toplumun ulusal kökenlerini terk etmelerini istemektedir. Böylece Türk işgalinden kurtulmamız için önce Elen olduğumuzu unutmalıyız. Ama öyle inanıyoruz ki kurtuluşumuzun bedeli ağır ağır bir fatura ödenmesinden geçmektedir. Bunu kimse ödemeyecek durumda değildir. Gülünç durumdaki Akel bile bunu anlayamaz mı?
Nesin ulusal kökenlerimizi terk etmemizi tavsiye ederken Ledsky’nin görüşlerine çok yaklaşmaktadır. Ledsky de Kıbrıs sorununun levantenleştirilmesini istemektedir. Ne var ki iki toplumun birbirlerine karşılıklı saygı duyması, genel olarak kabul edilmiş bir genel tutum olarak kendilerini Elen ve Türk olarak kabul edecek iki toplum arasında geçerli olabilir.
KÖŞEMDEN
EŞREF ÇETİNEL
AZİZ NESİN ÜZERİNE ( 27 Aralık 1990, Halkın Sesi)
Aziz Nesin dünyasal bir yazardır. Kendisiyle karşı karşıya gelsek bu büyük yazarın önünde hürmetle durur ve de tek sözcük söylemeden sindire sindire seyretmenin tadına varırız.
Eski ifadede “nev”i şahsına “münhasır” derlerdi. Yenilerde kendine özgü.
Aziz Nesin Türkiye’nin o kendine özgü kişilikli ve kişilerinden bir tanesidir. Kurallarla, doğmalarla genelleştirilmiş düşüncelerle kalıplaşma değil; kendi yarattığı özgür insan oluş tipinin büyük örneğidir..
Biz bu Aziz Nesin’in kitaplarını yıllardır okuyoruz. O dehşetli güldürüye açık olayların arkasında sızlayan ulusal sorunları nasıl oya gibi işleyip bir felsefe haline getirdiğini kendi düşüncemize göre değerlendiririz.
Ve Aziz Nesin çaplı dünyasal kişiyi şu veya bu şekilde köşemizin konusu haline getirmek zorunda kaldığımızda önce kendi çapımızın haddini biliriz.
Dolayısıyla Rum tarafının davetlisi olarak bir süredir adada bulunan Aziz Nesin’in ne söyleyip ne yapacağını bekledik. Bekledik ki gerçekten bu kendine özgü düşünce ve eylemlerin adamını ulaşamayacağımız çapına nazire ukalalıkla yorumlamayalım.
“Ben” dedi “işte buyum”. Ve açık seçik hem Rumlara hem de Türklere mesajını verdi.. Bu mesajda bizi yaralayacak, ulusal dava gerçeğine tükürecek deyişleri yoktu.
Buna karşılık bizim tepkimiz tepkimiz ne oldu? Yine Nesin’in vurguladığı gibi ya kendisini hain diye karaladılar veya övdüler. Hatta işi o kadar ileriye götürdüler ki Asil Nadir’le kıyasladılar..
Oysa ki Nesin açık seçik şöyle diyordu: Beni Rum tarafı davet etti bu davete gittim. Siz davet etseydiniz mutlaka size de gelirdim.
Olay bu yörüngede kıvırtılıyor. Deniyor ki mutlaka gitmeli miydi?
Veya neden KKTC’ye önce gelip de sonra Güney’e buradan geçmedi?
Bir kere zırvalamayı bir yana koyalım: Dünyaya mal olmuş bir yazara böyle şeyler sorulmaz. Kaldı ki Güneye gidip de orada Rum yanlısı olabilecek ne söyledi ki? Söyledikleri onların da hoşuna gitmedi.
Buna karşılık Aziz Nesin bu ülkeyi belki bilmiyor. Düşmanlık üzerine kurulmuş iki halkın siyasi ilişkilerinde önce gırtlak gırtlağa görünümlere karşı örneğin kullandığımız elektriğin da hain olduğunu söyleyebilirdi bize. Rum tarafından geldiği için.. Veya bu ülkede ekonomi denilen olayın Rumun bıraktığı mal paylaşımı üzerinde kurulduğunun hikayesini o tatlı anlatımıyla kitap yapıp dünyaya da mal edebilirdi.. İki bölge arasındaki tatlı karlar uğruna kaçak nitelikli alış verişin örneklerini sıralayabilir, arada kalmış Pile konusunda neden kararsız olduğumuzu da vurgulayabilirdi.
Aziz Nesin tabi ki bilmiyor bizi. Öylesine kendine özgü dünyasal bir yazarı kendisinin de vurguladığı gibi yetmiş beş yıllık ömründe bir kez olsun KKTC’ye davet edecek düşünce olayını yaratabildik mi?..
Şimdi Theodorakis Türkiye’ye gider, orada barış arayışlarına girer. Olumlu yanlarını alır kullanırız. Fakat bunlar Theodorakis’i bağlamaz. O da kendine özgü dünyasal bir sanatçıdır. Özgür iradesinin çapında inandığı davada ne Yunanistan’ı ne de Türkiye’yi dinlemeden ancak kendisini dinleyip inananlarla yoluna devam eder..
Nazım Hikmet de bir zamanlar bu yüzden Türkiye’yi terketmek zorunda kalmıştı.
Tabi ki bir başka Aziz Nesin de görebilirdik. Örneğin şöyle diyebilen:
- “ Ne KKTC’si? Kuzey resmen Türk ordusu tarafından işgal edilmiştir. Derhal asker çıkmalıdır”...
Bunu söylemeyen Aziz Nesin eklemektedir: İşgal ettirilmiştir. Ve ben KKTC’deyim..Rum tutumunu da kınamıştır..
- Bu tip dünyasal kişilerin o büyük etkilerinden siyasi alanda yarar umuyorsak önce bu insanlara propaganda yollarının gereğinde ilgi odağı olacak imkanları yaratabilmeliyiz.
VE SONUÇ
PASİDİ Salonundaki konserden ve birlikte gittiğimiz tavernadan sonra Aziz Nesin’i bir daha hiç göremedim. Ama içimde hep bir ukde kaldı. Belki o Kıbrıs anılarını yazar diye. Ama üstad Türkiye’nin 12 Eylül tabularını dağıtmak için kendini gündem tayin etmeye o kadar verdi ki bir türlü notlarına bakmaya fırsat bulamadı. Onu kınamıyorum. O gerçekten büyük bir aydındı ve bana göre kendisinden beklenilenin de fazlasını yaptı. Zaten burdayken hep söylediği de oydu. “Benden bu kadar. Sıra şimdi siz Kıbrıslı aydınlarda...” Kıbrıslı aydınlar... Gerçek aydın kim? Kimler? Oturup da olayların gelişmesini seyredenler mi? Yoksa kavgaya katılıp insanlık onuruyla varolan statükonun değişmesi, varolan tabuların yıkılması için mücadele edenler mi? İşte Avrupa Gazetesini bu yüzden alkışlamak gerekiyor. Çünkü yazarları Aynen Aziz Nesin gibi gündemler tayin ederek şimdi görülmese bile tarihin günün birinde yazacağı tabulara karşı geldiler ve onları gerilettiler. Pek tabi ki bu mücadelenin yansıması halkın ve gelecekteki nesillerin özgürlük savaşımlarına örnek olacak.
Yaşasaydı, Aziz Nesin de bizim tarafta başına gelenleri ve tek merkezden kumandalı bazı grupların saldırılarını kimbilir ne kıvrak ve ince mizah kalemiyle nasıl yazacaktı... Kimbilir başımızda elli senedir tepinen ve bizi ortadan kaldırmaya çalışan statükocularla nasıl alay edecekti... Gerçi o tüm kavgalılarıyla ölürken bile madrak geçmişti. Mezarının bile belli olmasını istemiyerek... Kulağımda, Kutlu Adalı’yla o ilginç sohbetine dalmışken bana söyledikleri...Sanki de şimdiymiş gibi duyuyorum sesini: “Benim hakkımda yazılan tüm yazıları toparladım,dosyaladım. İstanbul’a gittiğim zaman yayımlayacağım...” Üstadın ömrü buna yetmedi. Bense yorumsuz ve mizahsız ama mizahını siz okuyuculara bırakarak gazete sayfalarındaki o ilginç ziyareti yansıtmaya çalıştım. Bir yanlışım olmuşsa affola....