Rauf Denktaş’ın 1967 yılında tutuklandıktan sonra Rum polisine verdiği ifadenin tam metni

 

Çok gizli

İstihbarat Merkezi

Lefkoşa

 

Rauf Denktaş’ın ifadesi

31.10.1967’de Necat Osman Konuk ve Larnakalı Erol İbrahim ile birlikte kaçak olarak Kıbrıs’a girdi. Hepsi de aynı gün Karpaz Aytotrosu’nda yakalandılar.

                                                                                                Merkezi Cezaevi: 9-11.11. 1967

 

1. Kıbrıs’a giriş kararı ve nedenleri

Mart 1964’ten beri, yani bana Kıbrıs’a giremiyeceğimin söylendiği zamandan beri şu ya da bu şekilde adaya dönmenin yolunu arıyordum. Çeşitli girişimlerde bulundum ama red cevabı aldım. Londra’ya, sonra New York’a, Güvenlik Konseyine gittim. Türkiye’ye döndüğümde yine Kıbrıs’a gidemiyeceğim cevabını aldım.

Ankara’da bana dediler ki Kıbrıs’a gidersem Yorgacis beni yakalayacak. Resmi yoldan gelemiyordum. Aleyhimde büyük propaganda vardı. Kıbrıs’ı ateşe verdiğim gibi sözler söyleniyordu.  Ankara’ya gelen Kıbrıslı Türkler bana suçlamalar yöneltildiğini, Kıbrıs’tan kaçtığım ve dönebileceğim halde dönmediğim şeklinde söylentiler dolaştığını söylüyorlardı. Gelişimin bir nedeni budur. Bu arada başka nedenler de ortaya çıkıyordu. Türkiye ve Kıbrıs Türk gazeteleri, maaşımı alıp Ankara’da keyfime baktığım şeklinde yayınlara başlamışlardı; ve bu da gelişimin diğer bir nedeni olarak ortaya çıktı.

Türk Hükümetine birçok kereler başvurarak, bana, Kıbrıs’a gönderileceğim her hangi bir yol göstermesini istedim. “Sen burada otur. Kıbrıs’a gitmen gerekmez” diyorlardı bana.  Bu yılın başlarında bana Kıbrıs sorunu ile ilgilenmekten vazgeçmemi söylediler.

Dediğim gibi ben Kıbrıs’a dönmeğe kararlıydım Kıbrıs’a dönemezsin dedikleri için ben dönmek istiyordum.  Adaya dönemiyeceğimin bana U Thant tarafından hukuk diliyle bildirileceğini söylüyorlardı. Türkiye Başbakanı bana şöyle dedi: “Kendi evine hırsız gibi gitmemelisin.” U Thant’ın onayı olmadan Kıbrıs’a ayak basamayacağımı söylüyorlardı. Bir yıl sonra, 1965 sonlarında Senatör Ürgüplü geldi ve Senatoya şöyle bir soru yöneltti:

“Denktaş niçin Ankara’da oturuyor da toplumunun yanına dönmüyor? Gitmesi gerekir.”

Ürgüplü’ye mektup yazarak, Kıbrıs’a gitmemin engellendiği zamandan beri birçok başvurularda bulunarak her hangi bir şekilde Kıbrıs’a gitme isteği belirttiğimi ama Hükümetin izin vermediğini bildirdim ve şunları ekledim: “Şimdi siz beni suçluyorsunuz. Bana Kıbrıs’a gitme fırsatı verecek gücünüz var mı?” Ürgüplü bana verdiği cevapta “Seni suçladığım için özür dilerim, suç bende” dedi. Geçici Hükümeti kurma görevi Ürgüplü’ye verildiğinde kendisiyle görüşmek istedim. Beni kabul etti fakat şunları söyledi. “Kusura bakma; ben hiçbir şey bilmiyordum. Dışişleri Bakanlığı ile konuştum. Yaptıklarını bana anlattılar. Seni Kıbrıs’a gönderemiyeceğimizi anladım. Sen şimdilik burada kal bakalım ne yapabiliriz.”

Bir süre sonra yeni bir mektup yazdım. Gelen cevap aynıydı: “Seni gönderemeyiz. Sen burada otur bakalım ne yapabiliriz.”

Baktım ki Kıbrıs’ta bizimkiler (Kıbrıslı Türkler), yani bazıları, benim Kıbrıs’a dönmem halinde savaş çıkacağını söylüyor. Bunu bana Yorgacis de doğruladı. Savaş derken bizim aramızda değil, toplum içinde bir savaş kastediliyordu. Bu söylentileri çıkaranların Dr. Küçük ile bazı arkadaşları olduğuna inanıyorum. Ama bunları Kıbrıs’a dönme isteğimi daha da artırdı. Ben savaş yapmak için  Kıbrıs’a gelmek istiyen bir deli miydim?

Türkiye’ye gelip giden arkadaşlarım adaya dönmemi istiyorlar, toplumun perişan olduğunu ve yol gösterecek kimse bulunmadığını söylüyorlardı. “Ne olacak? Biliyoruz ki hiçbir şey olmayacak. Kimse çıkıp Türkiye’ye “ne yapıyorsun? Hata ediyorsun” demek cesaretini göstermiyecek” diyorlardı.

Böyle konuşan arkadaşlarım çoktu. Ben kendilerine şöyle diyordum. “Kanat takıp uçamam. Bana fırsat verilmelidir. Param da yok. Ne yapabilirim?”

“Para bulursak gelir misin?” diye sordular. “Gelirim” dedim. Gelmemi istiyen Kıbrıs Türkleri bu isteklerini bana mektup yazarak veya Türkiye’ye geldiklerinde bildiriyorlardı. Bu konuda görüştüğüm son kişi Dr. Naim Adiloğlu idi. Adiloğlu yazda, Temmuzdu galiba, Türkiye’ye gelmişti. Bana şunları söyledi: “halk seni istiyor. Halka yol gösterecek tek adam sensin. Vaz mı geçeceğiz yoksa devam mı edeceğiz. Sen “Denktaş kaçtı” diyenlere bakma.” Adiloğlu Cemaat Meclisi üyesi arkadaşlarımdan biriydi. Yanımda çalışırdı. Hukuk tahsili için Türkiye’ye gelmişti. Bana sordu.: “Bir yolunu bulursak gelir misin?”. “gelirim” dedim. Aradan biraz zaman geçti. Haziran sonları veya Temmuz başlarıydı. Hazırlıkların başladığını duydum.

Ne gibi hazırlıklar yaptıklarını bana henüz söylememişlerdi. Ben kendilerine kanunsuz yoldan Girne’ye çıkışın zor olduğunu söyledim. Larnaka’ya çıkmayı düşünen bendim. Bizi Larnaka açıklarına kadar götürecek bir gemi ve oradan da karaya ulaştıracak bir sürat motoru bulursak Larnaka’ya çıkabilirdik. Kıbrıs’a girmek bana yeterdi.  Sonra Adiloğlu bana para gönderdi. Bu işleri nasıl hallediyordu, bilmiyorum. Paralar Türkiye’ye Posta veya Banka aracılığıyla gönderilirdi. Parayı gönderdikten sonra bana “Hazırlan” dediler.

Türkiye’de haberleşme işine Necat Konuk bakardı. Kimlerle yazıştığını bilmiyorum. Ben yalnız Şemsi Kazım’la mektuplaşırdım. Mektupları çoğu kez diplomatik kurye torbasında gönderirdik. Postanın çalışmaya başlamasından sonra sansür olup olmadığına emin olmak için bir süre bekledim. Sansür olmadığına emin olunca mektupları Posta ile göndermeğe başladım. Larnaka ya da Magosa’ya çıkmamız için her şey hazır olunca Şemsi Kazım bana bir mektupla bildirdi.

Ben Hükümete her zaman söylerdim: “Kıbrıs’a gitmeğe hazırım. Bana bunun yolunu bulun. “Ama gizlice gideceğimi kendilerine söylemedim. Her hangi bir yolla, hatta paraşütle bile gitmeğe hazır olduğumu söyledim, ama gizlice kaçacağımı Türk Hükümetine hiç söylemedim.

U Thant, bana, Türk Hükümetinin izin vermediğini onun için kendisinin yapabileceği bir şey olmadığını bildirmişti. Gazeteciler bana sorduğunda böyle bir şey söyledim ama kesin olarak ne dediğimi hatırlamıyorum.  (Not: Bir sürat motoru ile geleceğini ve o zaman da silahların gürleyeceğini söylediği Mart demeci). Benim çabalarım bana bir gidiş yolu bulması için Türk Hükümetine baskı yapma yönündeydi. Türk Hükümeti bu çabalarımı çılgınlık olarak görüyordu.

Sanırım, benim Kıbrıs’a gerçekten gitmek istediğime  inanmıyorlardı. Söylediklerime boş laflar olarak bakıyorlardı. Kıbrıs’a gidersem kargaşalık çıkaracağımdan korkarlardı. Gideceksem bunun diplomatik yoldan sağlanmasını istiyorlardı. Diplomatik yolu bekleseydim Kıbrıs’a hiç gelemezdim. Kaçak girdiğim takdirde yakalanacağımdan korkuyorlardı. Türk Hükümetinin tepkisinin bir nedeni de şuydu: Ben Kıbrıs’a gidince dizginleri Dr. Küçük’ün elinden alacağımı, Küçük’ün ise kızıp istifa edeceğini sanıyordu. Anlaşmalar dolayısıyla Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak Dr. Küçük’ü istiyorlardı. Sanırım nedeni budur. Benim kargaşalık çıkarmak için bütün sancaktarlardan destek görmem gerekirdi. Dr. Küçük’ün mevkii, Cumhurbaşkanı Yardımcısı olması dolayısıyla lüzumluydu. Belki de beni asi olarak görüyordu

Şimdi biraz gerilere gidelim. Müderrisoğlu Türkiye’ye geldiğinde Demirel ile bir görüşmemiz olmuştu. Müderisoğlu Demirel’e şöyle dedi: “Denktaş’ı Kıbrıs’a göndermelisiniz. Çünkü toplum mahvolacak. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Kimse bir şey diyemez. Gelsin, görsün, düşünelim ve ne istediğimizi size bildirelim ve artık bu işi bitirelim.” Demirel ise “Denktaş’ın gitmesi iyi mi olacak yoksa kötü mü?” diye sordu. Müderisoğlu şu cevabı verdi: “Söylentilere kulak vermeyin. Denktaş, size söyledikleri ne yazdıkları gibi,  Toplumun başını belaya sokacak adam değildir. Dört yıldır buradadır ama siz de onu tanıyamadınız. Denktaş aklı başında bir adamdır; ne yapacağını bilir. Ben kefil olurum”. Ben de şunları söyledim: “Ben kendimin kefili olurum. Kargaşalık çıkarma niyetim olsa karımı ve çocuklarımı da götürür müyüm? Yalnız bu bile bir garanti değil midir? Siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız? Ben günde 15-16 saat çalışan bir adamım. Dört yıldır burada benliğimi yitirdim.”

“Pekala” dedi Demirel, “Düşünelim ve seni diplomatik yoldan göndermek için önlemler alalım”. Ama bunun ne zaman olacağını söylemedi. Ben dedim ki: “sözünüzü, Kıbrıs’a girmeme izin verecekleri hususunda ümitli olduğunuzun göstergesi olarak algılayabilir miyim?”

Onlar diplomatik yolu düşüne dursunlar ben yalnız başıma gitmeği düşünmeye başladım. Ne zaman cevap alacakları belli değildi. Ben şöyle düşünüyordum. Kış geldi. Beklersem Nisan, Mayıs da gelip geçecek ve hiçbir şey olmayacaktı. Yalnız gitmeliydim. Ve bunu kimse bilmemeliydi. Ne Kıbrıs ne Türkiye. Öyle oldu. Ben Hükümetin diplomatik yoldan bana kapı açabileceğine inanmıyordum.

Ben çocuklarıma şerefli bir isim bırakmak istiyordum. Bunlar, tehlike anında toplumunu terkedip kaçan ve Ankara’ya yerleşen Denktaş’ın çocuklarıdır denmesin. Kıbrıs’a çıkarken ölen Denktaş’ın çocuklarıdır, densin istiyordum. Bu tercihimi karıma birçok kez söyledim. Beni Kıbrıs’a getiren neden budur. Benim Ankara’da yaşadığım hayatı yaşamayan bunu anlayamaz. Sinemadan başka hiç bir yere gitmezdim. Sinemaya da karım istediği için giderdim. Kimse, Denktaş Ankara’da eğleniyor, demesin diye. Hep evde otururdum. Gelişimin nedeni suçlamalardan kurtulmak içindir. Gelip Kıbrıs Türklerinin arasında olmak, gerçekte ne istediklerini öğrenmek istedim. Çünkü artık ne istediklerini söylemek cesaretini gösteremiyorlardı. Kıbrıs’ta nasıl bir faaliyet mi gösterecektik? Dr. Küçük, Dr. Şemsi Kazım, Dr. Müderrisoğlu ve diğerleri benim görüşüme katıldıktan ve “davamız budur” dedikten ve böylece toplumu arkamıza aldıktan sonra Türk Hükümeti ne yapabilirdi? Başımızı kesebilir miydi? Bu budur efendi, bu iş burada biter. Türkiye’ye bunu böylece anlatacak, daha fazla bekleyemiyeceğimizi bu durumun 2 yıl, 5 yıl daha devam edemiyeceğini söyliyecektik. Ne mi yapacaktık. İnsan sonunda bir şey kazanmak için bekler. İnsanın şimdi alabileceğini almak için 4 yıl beklemesinin anlamı yoktur. Ben artık Türk Hükümetine güvenmiyorum. Planlarım davayı kısaltmaya yöneliktir. Durum, benim anladığım ve size de anlattığım gibiyse bu işin sonuna geldik demektir. Siz  Türkiye, ile istediğiniz her hangi bir anlaşmayı yapınız. Biz de tazminat alıp gitmek için bir anlaşma yapalım. Ama siz buna inanmıyorsunuz. Ben bir kişi olarak karar verebilmek için önce Kıbrıs’a gelmeliydim. Ve işte şimdi geldim.

Kıbrıs’a geliş hazırlıklarımız çerçevesinde iyi bir dost olan bir gazeteciyle, Cüneyt Arcayürek’le temasa geçtim. Arcayüre’in kardeşi eskiden Lefkoşa’daki Türkiye Büyükelçiliğinde çalışmış biridir. Ben Kıbrıs’a olayları yaratan adam olmadığımı size göstermek, çocuklarıma ise korkak olmadığımı göstermek için gelmek istiyordum. Türk Hükümetine de, Kıbrıs’a gelmekteki maksadımın savaş çıkarmak ve Türkiye’yi savaşa karıştırmak olmadığını göstermek istiyordum. Onların savaş yapmadığını bildiğime göre böyle bir maksadım olamazdı. Biliyordum ki bu hareketi yapmasaydım yaşayamazdım.

Yazda bu gazeteciye şöyle dedim: “Sen en büyük gazetenin (Hürriyet) temsilcisisin. Kıbrıs’a ikimiz birlikte gidersek sizin için büyük  reklam olur.” Oğlumu da beraber getirmek istiyordum. Ama Ömer Sami Çoşar’ı değil. Onun ayağı kırılmıştı. Gazeteciye dedim: “Gazeten Kıbrıs’a  gitmemiz için gereken parayı verirse gideriz ve sen gördüklerini yazarsın.” İki gün sonra da geldi ve bana şöyle dedi: “Tamam; ne gerekirse vereceğiz, gidelim.”

Bu gazeteci Ankara’da otururdu ama İstanbul’a gitmemişti. Kendisinden, küçük gemileri olan birini bulmasını istedim. Bu işi organize edecek güce sahipti. Bunu gazetesi için de yapacaktı. Bu olup bitenleri diğerleri bilmiyorlardı. Necat Konuk hala Lefkoşa ile uğraşıyordu.

Arcayürek Temmuzda bir kaptan buldu ve paraları da tedarik etti. Kaptan İstanbul’da oturan Ali Ruhi isminde biriydi. Ben kuşku çekmemek için ortalarda görünmek

 

istemiyordum. Gazeteciye 4-5 kişi alabilecek ve 35 mil sürat yapabilecek bir sürat motoru istediğimizi söyledim. Aslında 4-5 kişi demedim, 250 kilo kadar yük alabilecek bir motor, dedim. Bu konuşmamız İstanbul’da oldu. Oraya gitmiş ve sonra Ankara’ya dönmüştüm.

Sonra hazırlandık ve bizi Larnaka’ya götürecek olan kişinin Larnaka’dan gelmesini beklemeğe başladık. Erol (Erol İbrahim) isminde biri geldi. Ben kendisini tanımıyordum. Kıbrıslı bir Türk olduğunu  bilirdim ama kendisiyle temasım yoktu. Sandalın kaç kişi alabileceğini sorduğumda, “üç kişiden fazlası binerse sürat düşer” dediler. Ben oğlumu da beraber götürmek istiyordum. Ama karım isyan etti: “Sen deli misin? Oğlumu bırakmam; götüremezsin” Ben ise şöyle dedim: “Ben sizin için gitmek istiyorum. Fakat o 16 yaşını geçtiğine göre kendisini bırakmayabilirler.”

Kıbrıs’ta, adaya geleceğimizi bilenler Dr. Şemsi Kazım, Dr. Adiloğlu, Dr.Müderrisoğlu ve Mağusalı Dr. Hasan Nihat idi. Erol Kazım bilmiyordu. Benim bazı insanlarla hiçbir temasım olmaz. Ben Müderrisoğlu’nun Türk ordu subayları ile  teması olduğunu bilmezdim. Bu işin içinde subayların bulunduğunu da bilmezdim. Bunu mektup geldiği zaman öğrendim. Sanırım Müderrisoğlu, Larnaka’ya çıkacağımı bu bölgenin sorumlu subayına bildirmeği gerekli gördü ve bildirdi. Ben onun (Bozdağ) gitmesinden önce, yani 15 Ekimden önce gitmiş olacaktım. Lefkoşa’da yapılacak 29 Ekim törenlerinde ortaya çıkabilseydim daha iyi olurdu.

Nejat Konuk bütün bu planları ancak Adiloğlu’nun , gerekeni yapalım ve gönderelim dediği zaman öğrendi. Ben “Necat da benimle beraber gelsin” dedim. Necat her gün gördüğüm adamdı. Ankara’da bizimle beraber çalışıyordu. Kendisine birlikte gitmemizi teklif ettim. Zaten Türkiye’de kalmaktan o da memnun değildi.

Karım, Kıbrıs’a Hükümet aracılığıyla gideceğimi sanıyordu,; yoksa beni bırakmazdı. Hükümet aracılığıyla gideceğime karımı inandırmak için arkadaşlar arasında bir de küçük tiyatro yapmıştık. Ayrıca ben gazeteciyi ve oğlumu beraber götürmeğe karar verdim. Sonra ben gazetecinin yayınladığı mektupları yazdım. Demirel’e de yazmıştım. Yolculuk tarihini karımdan başka Fuat Veziroğlu da biliyordu.

Büro sahibi bir katip olan Veziroğlu Kıbrıslıdır. Kaleburnu köyünden. Aynı zamanda gazetecidir. Nacak gazetesinde yazardı. Veziroğlu Kıbrıs’a geleceğimi bilirdi ama tarihini bilmezdi.

Geleceğini bilen diğer kişiler, kardeşim, kızkardeşim ve oğlumdu. Veziroğlu içtenlikli bir insan ve iyi arkadaştır. 28-30 yaşlarında. Yazarlığı da vardır. Kanunsuz olarak geleceğimi bilen bir diğer kişi de Derviş Manizade’dir. Ama tarihini o da bilmezdi. Bozkurt’un haberi var mıydı, bilmiyorum. Gördüğünüz gibi mektup yalnız Larnaka’dan söz etmektedir. Bozkurt’un haberi olsaydı kendisine bilgi vermemiz ve ondan emir almamız gerekecekti. Başkalarına bir şey söylemedim. Söyleseydim herkes duyacaktı.

Larnaka’da beni Orhan Müderrisoğlu karşılayacaktı. Larnaka’dan Lefkoşa’ya gitmenin kolay olduğunu, çünkü yolda barikatlar kurulmadığını söylediler.

Larnaka’dan son ayrılan Sancaktar’ın (Bozdağ) haberi vardı. Türkiye’ye döndüğünde konuyu görüşmedik. Zaten kendisini görmedim. Hiçbir zaman tanışmamıştık. Bir subay olarak onun Türk Hükümetini haberdar edecek diye korkmadım. Çünkü planı kendileri yaptıklarına göre bunu Türk Hükümetine nasıl bildirebilirdi? Şimdi herhalde Türk Hükümeti ile başı derttedir. Mektup geldiğinde ben onun da bu işin içinde olduğunu anlamıştım. Kendisine güveniyordum. İnsan kendini onun yerine koymalı. O buradaydı ve Denktaş gelmelidir diyen arkadaşları vardı. Adam inandı. İyi bir iş olacağını sandı.

Kıbrıs’tan 100.000 Türk Lirasını bana kimin gönderdiğini bilmiyorum. Sormadım. Sorsaydım söylerlerdi. Az para gönderildiğinde postayla gelir. Ama miktarı büyük olunca zaten Merkezi Postahaneye gitmenizi isterler ve parayı orada verirler. Para Türkiye’ye Kıbrıs’tan gelmiş değildi. Parayı birisine verdiler. O da Türk lirasının çok ucuz olduğu Beyrut’tan aldı, Türkiye’ye getirdi ve kimliği belli olmasın diye Posta ile gönderdi. Öğrencilere de para gönderen Müderrisoğlu’dur. Paralar Larnaka’dan ve başka her yerden toplandı. Sanırım mücahitlerin bir fonu vardır. Para oradan çıkmış olmalı. Hürriyet gazetesi bu iş için 15 000 TL verecekti. Öyle anlaşmıştık. Ama bu parayı yetiştirip alamadık. Dediğim gibi ben isteseydim parayı kimin gönderdiğini öğrenebilirdim, ama istemedim.

Ben 15 gün önce gelecektim ama karım hastalanıp ameliyata yatınca ben onun hastahaneden çıkmasına kadar bekleyelim dedim. Karım hastahaneden çıktığı zaman gecelerin ay aydın olduğu zamana rastladı. Ben “bir hafta daha bekleyemez miyiz?” diye sordum. “Hayır, hayır” dediler. Kayığı bulduk, dediler. Çiftliğe gittik

Dört yıldır bekliyordum da hiçbir şey yapmamışlardı. Hazırlığımı tamamladım ve 17 ya da 18 Ekimde Konuk’la birlikte İskendurun’a gittik. Ankara’da iken ben Erol’u görmemiştim. Kendisi Ankara’da 2-3 kez gördüğünü söylüyor. Hayır, ben görmedim. Ankara’da Necat Konuk’la beraberdim. Konuk, bizi götürecek olanın geldiğini söylemişti.

Ertesi gece kaptanla buluştuk. Kaptan İskendurun’un 20-25 mil uzağında bir otelde kalıyordu. Ali Ruhi isminde bir kayıkçıydı. Onu bana gazeteci Arcayürek tavsiye etmişti. Kaptan, bizi, İskendurun’dan 20-25 mil mesafede bir çiftliğe götürdü. Vakit geceydi. Mektupta da göreceğiniz gibi görünmeden gidebilmemiz için ay olmamalıydı. Karanlık örtümüz olacaktı.

Bizi deniz kenarına götürdüler. Motorumuzu ilk kez orada bir mavnaya bağlı olarak gördüm. “Bu mu?” dedim. “Evet” dediler, “bununla gideceğiz. Kaptan şöyle dedi: “Korkma; ben çok kereler gittim. Sizi götürecek olan da Larnaka’ya çok gidip geldi. Larnaka’yı iyi bilir.”

Deniz çok sakindi. Buraya kadar geldikten sonra ben fikir değiştiremezdim. Geri dönsem arkamdan neler söyleneceğini tahmin edebiliyorum. “Kendisine kayık bulduk, motor bulduk, para gönderdik, İskendurun’a kadar geldi ve geri döndü” diyeceklerdi. Bu düşüncelerle, “gidelim, Allah yardımcımız olsun” dedim.

Ali Ruhi bize “güle güle” dedi ve yola çıktık. Yolculuk bütün gece iyi geçti. Bizi getirmekte olan adamlar kim olduğumuzu bilmiyorlardı. Kendi aralarında Arapça konuşuyorlardı. Arap mısınız, diye sorduğumuzda Türk oldukları cevabını verdiler. Ansızın bize valizlerimizde haşiş olup olmadığını sordular ve varsa denize sarkıtmamızı ve yakalanma durumu olursa sicimi kesip denize bırakmamızı istediler. Valizlerimizde eşyalarımızın bulunduğunu söyledim.

Güvenilir insanlar değillerdi. Onun için tabancalarımızı üstümüzde taşıyorduk. Mavnanın saatte 10 mil yaptığını söylediler. Sabah olduğunda hala Türk kıyıları görünüyordu. Fırtına da başlamıştı. Ertesi gece Larnaka’ya varacağımızı söylediler. Yani 24 saatte varmış olacaktık. Saatta 10 milden 240 mil eder. Yola çıkalı 12 saat olduğu halde hala Türkiye’deydik. Adam bana, şöyle dedi: “Bu tekneyi ilk kez kullanıyorum. Bazı mallar götüreceğimi söylemişlerdi bana. Sizi götüreceğimi bilmezdim. Sizi görünce arkadaşımı çağırdım ve sordum.”

Bizim Kıbrıslı olduğumuzu anlamamışlardı. Biraz daha ilerledikten sonra kaptan bizi Kıbrıs’ın her hangi bir yerine çıkarmasının bir sakıncası olup olmadığını sordu. Var, dedik, Rumlar bizi görürlerse öldürürler. O zaman kaptan bizim subay olduğumuzu zannetti.

Sabah saat 9'da  makinenin kolanı koptu. Başka taktılar, o da koptu. Altı kolan değiştirdiler, hepsi koptu. Bunun üzerine kaptan ip taktı. İple gider mi bu? Kaptan ," bu tekne Kıbrısa gitmez ben geri dönüyorum" dedi. Erol devam etmemizde ısrar ediyordu. Ben, deniz oyuncak değil, dedim.

Ve geri döndük. Bizi bir fenerin yanına çıkardılar. Küçük bir dere vardı. Su içtik. Yola çıkmiş olduğumuz yere gitmek için küçük bir motora bindik ve ilk kez gördük ki süratı 7-8 milden fazla değil."Nedir be Erol bu ?" dedim. Erol, "daha süratlıydı, yok, birşey  oldu " dedi. Balıkçıların sandallarını bıraktıkları bir kıyıya gittik. Eşyalarımızı indirip motoru bıraktık. Bir kamyon bulduk; bizi İskenderun’a götürdü.

Kaptan (Ali Ruhi) orada adamları bekliyordu. Bizi sağ salim götürdükleri mesajını bekliyordu. Bizim kaldığımız oteldeydi. Ben çok yorgundum. Kaptanı o an görmek istemedim. Erol’a dedim: “Sakın beni görmeye gelmesin, tutar döverim. Yarın görüşürüz.”Kaptan ertesi gün gedi . Özür diledi. Kendisini aldattıklarını söyledi. Kendisine sordum: “Bu adam bu motorla Larnaka’ya hiç gitti mi?” Kaptan, “Bununla değil, buna benzer bir motorla” dedi.

Bunlar ayın 19 veya 20’sinde oldu. 24 saat sonra tekrar buluştuğumuzda kaptan şöyle dedi: “Benim Beyrut’ta bir teknem var. Onu getireyim de onunla gidin. Bu sefer ben de sizinle geleceğim.” Tekneyi ne zaman getirebileceğini sordum. “4-5 günde”, dedi. Ben Ankara’ya dönmeyi düşündüm; ama Kıbrıs’a sağ salim vardığım yolunda karıma mektup yazmıştım. Anlaşılan karım mektubu Demirel’e gönderdi. Kıbrıs’a vardığımızın duyulma-sından sonra mektubu Demirel’e göndermesini karımdan ben istemiştim. Karıma mektubu, gazeteciye gönderdiğim  mektup gibi  posta ile yollamıştım. Düşündüm ki şimdi tekrar Ankara’ya gidersem yine ağlamalar vesaire olacak. Gitmedim.

Her 1-2 günde bir karıma mektup yazıyor ve iyi olduğumu bildiriyordum. Kıbrıs’ın bir yerinde bulunduğumuzu, iyi olduğumuzu, hellim yeyip süt içtiğimizi ve gelip bizi Lefkoşa’ya götürmelerini beklediğimizi vs. yazıyordum.

Bu mektupları kişilerle ve bazan da posta ile gönderiyordum. Karıma, helikopterle geldiğimi ve bizi doğru Türk kesimine götürecek kişilerin bizi bekliyeceğini yazmıştım.

Beyrut’tan gelecek gemiyi beklerken cuma günü Ali Ruhi bana şöyle dedi: “Beyrut’tan gelecek gemiyi bekleyeceğimize 7-8 mil sürat yapan maunam ile gidelim. Maunada uyuyabileceğimiz yer de var.” Ben, “Gidelim” dedim. Çünkü İskenderun’da kaldıkça birisi bizi görüp ele verebilirdi. Denizden başka hiç bir yere gitmiyorduk. Ben İskenderun’a yalnız bir kez iki yıl önce gitmiştim.Otele adınızı  doğru olarak vermekten kaçınamaz-sınız. Kimlik sorarlar. Benim için daha tehlikeli olurdu. Çünkü adam bilmeyebilirdi ve o zaman da  her şey biterdi.

Cuma günü Ruhi gelip bizi aldı. Tarihi hatırlamıyorum. Bizi getirdiği gemiye bindirdi. Geminin kendisine ait olduğunu söyledi, ama yola çıktıktan sonra gemiyi başkasına sattığını açıkladı. Aramızda anlaşmıştık. Birileri bizi görecek olursa, ertesi gün bayram olduğu için balığa gideceğimizi söyleyecektik. 27-28 Ekimdi. Gemiyi Ali Ruhi’nin kendisi idare ediyordu. Kendisine “Larnaka’yı bilir misin?” diye sordum. Bilirim, dedi.

Teknede biz üç kişiydik. Onlar beş kişi. Küçük motor yarıdaydı. Yola çıktık. Sabah uyandığımızda ışık gördük. Kaptan başkasıydı ama patron Ali Ruhi. Bize şöyle dedi: “Çok fırtına var. Onun için bu taraftan gideceğimize o taraftan gidelim. Ertesi gece geç saatlerde Larnaka’ya varabiliriz. Sizin için vakit çok geç ise teknede kalın ve ertesi gün çıkarsınız.”

O gece veya ertesi gece uzakta ışık gördük Kaptan “Larnaka’dır” diyor ve yemin ediyordu. Erol’u çağırdım “Bak bakalım Larnaka mı?” diye sordum. Baktı ve “değil” dedi. Kaptan ve yardımcısı ise, yemin ederiz, Larnaka’dır diye ısrar ediyorlardı. Ben “bu ışıklar ne kadar uzaktır?” diye sordum. “15 mil kadar” dediler. Ben de şöyle dedim: “Bu Larnaka ise Dikelya nerede? Çite ve Greko’nun ışıkları nerede?” Kaptan “Hava sisli olduğundan bunları görebilmemiz için 10 mil daha ilerlememiz gerekir” dedi.

Biraz daha ilerledik. Erol dürbünle baktı ve “Larnaka’dır” dedi. Kaptanın Larnaka dediğini duymuştu. Kendisine “Ayrı bir ışık var, gördün mü” diye sordum. Erol yine Larnaka’dır, dedi. Hatta denize çok kereler açıldığını ve ışıkları tanıdığını söyledi. Ben, geri gidelim dedim. Ali Ruhi ise Beyrut’a gidelim dedi. Bunu kabul etmedim. Erol “geri gidersek yazık olur” dedi.

Beni Kıbrıs’a gelmeğe sevkeden sebep korkak olmadığımı gösterme isteğiydi. Geri dönersem rezil olurdum. O anda uzakta bir ışığın üç kez yanıp söndüğünü gördük. Kaptan “Muhriptir, cevap istiyor” dedi ve ekledi: “Eh,  kendi motorunuzu indirip gidin.”

İndik. O ipi kesti ve çekip gitti. Şimdi nereye gideceğiz? Sağa mı, sola mı? Erol’a döndüm: “Larnaka olduğundan emin misin?” dedim. “Eminim efendim” dedi. Gaza basarız motor yürümez. “Ulan Erol ne oluyor? Hani 35 mil sürat yapardı bu?” diyorum. Erol “Birşey oldu” dedi. Ben şöyle dedim: “Allah belasını versin. Mauna 7-8 mil  yapıyor. Bu 6-7 mil. Eğer bu Larnaka değilse nasıl yetişip maunaya  tekrar bineceğiz?”

Işıklar bir uçurumun kenarındaydı. Yaklaştık. Işıklar ansızın gözden kayboldu. “Ulan Erol, nedir bu? Çattık belaya. Ne yapacağız şimdi?” dedim. Motoru söndürüp kıyıya kürek çekerek yanaşmağa çalıştık. Kürekleri Erol çekiyordu. Bir saat sonra kıyıya vardık. Necat Konuk, orasının Salamis olduğunu söyledi. Artık hiçbir şey umurumda değildi. Saatlerdir denizde aç ve susuzduk. Dalgalar üstümüze geliyordu. “Allah belasını versin” dedim. “Ne akıl ettik de bu şekilde yola düştük?”

Burası Salamis ise asker doludur, dedik. Erol çıktı, biraz dolaştı ve döndüğünde ortalığın açık olduğunu söyledi.

devamı