AMACINDAN SAPTIRILAN KIBRIS MÜDAHALESİ

VE KIBRIS'IN TAKSİMİNİN 25. YILDÖNÜMÜ

Dr.Ahmet Cavit An

 

Atina'daki Albaylar Cuntası'nın, Lefkoşa'daki işbirlikçileri ile birlikte zamanın Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios'a karşı bir hükümet darbesi düzenledikleri 15 Temmuz 1974 tarihinden 5 gün sonra, 20 Temmuz 1974'de, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin üç garantör ülkesinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti, adaya askeri müdahalede bulunmuştu. Başarısız Cenevre görüşmeleri ardından başlatılan ikinci askeri harekatla, 16 Ağustos 1974'de, yani Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1960'da aynı gün ilanından 14 yıl sonra, ada topraklarının %37'si Türk Silahlı Kuvvetleri'nin denetimi altına alınmıştı.

 

RESMİ AMAÇ

Zamanın Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit, 20 Temmuz 1974 günü yaptığı bir açıklamada şöyle demekteydi.

"Türk Silahlı Kuvvetleri ateş açılmadıkça, ateş etmeyeceklerdir. Savaş için değil, barış için Kıbrıs'tadırlar. Kıbrıs'ı istila için değil, zorbaca bir istilaya son vermek için Kıbrıs'tadırlar. Kıbrıs'taki son Yunan harekatı yalnız bir hükümet darbesi değildir, onun ötesinde Bağımsız Kıbrıs devletini temelinden yıkmayı amaçlayan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasal dayanakları niteliğindeki anlaşmaları çiğneyen bir harekettir." (Mehmet Ali Birand, 30 Sıcak Gün, İstanbul 1984, s.133)

 Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü güvence altına almış üç garantör ülkeden biri olan Yunanistan'ın anlaşmaları çiğneyen bu tutumu karşısında, duruma müdahale eden Türkiye'nin o zamanki Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Ankara'daki Yunanistan Büyükelçisi Kozmopulos'a 20 Temmuz 1974 sabahı şu bildirimde bulunmuştu:

"Türk Silahlı Kuvvetleri şu anda, Garanti anlaşması uyarınca Kıbrıs'a müdahale etmişlerdir. Türkiye, Kıbrıs'ın toprak bütünlüğü, egemenliği ve her iki toplumun haklarını korumak için adaya çıkmaktadır." (agy, s.137)

 

ASKERİ MÜDAHALE HAKKI VAR MIYDI?

İngiltere, Yunanistan ve Türkiye'nin 1960'da imzaladıkları Garanti Andlaşması'nın 4. maddesi, acaba askeri bir müdahale hakkından mı söz etmekteydi?

"Bu andlaşma hükümlerinin ihlali durumunda Yunanistan, Türkiye ve İngiltere, bu hükümlere uyulmasını sağlamak için gerekli teşebbüs ve tedbirler konusunda birbirleriyle istişare etmek yükümünü yüklenirler.

Ortaklaşa veya anlaşmayla harekete geçmek mümkün olmuyorsa, garanti eden devletlerden her birisi, bu Andlaşma ile yaratılan düzeni yeniden kurmak münhasır amacıyla harekete geçme hakkını saklı tutarlar."

 

Bu HAREKETE GEÇME HAKKI'nın, askeri bir müdahaleyi içerip içermediği; bunu içeriyorsa, Garanti Andlaşması'nın, Birleşmiş Milletler Örgütü'nün tüzüğünün zor kullanımını yasaklayan 2. maddesinin 3. ve 4. paragraflarıyla uyuşup uyuşmadığı konusunu gündeme getirdiği bilinmektedir.

1959'da Türkiye ile Yunanistan yetkilileri arasında İsviçre'nin Zürih kentinde yapılan görüşmelerde de bu madde tartışmalarda önemli rol oynamıştı. Tartışmalara rağmen, bu 4. madde Garanti Andlaşması'na alınmıştı. Türk tarafı, askeri müdahalenin belirgin bir biçimde ifade edilmesinden daha çok hoşnut olacaktı, ama bu soyut formülasyondan da memnundu. Yunan tarafı ise, somut olan bir askeri müdahalenin bu kapsama girmediği hayaline kendini kaptırmıştı.

 

BM HUKUK RAPORU'NDAKİ GÖRÜŞ

BM Genel Sekreterliği'nin Hukuk Bürosu tarafından hazırlanan 12 Mayıs 1959 tarihli gizli bir bilirkişi raporunda ise, konuyla ilgili olarak şu sonuca varılmıştı:

"Garanti Andlaşmasının sözü edilen hükmü gerçi geçerlidir, ama silahlı bir müdahaleyi de kapsamamaktadır. Zor kullanımı, sadece BM denetimi altında ve nefsi müdafaa hallerinde veya Kıbrıs devletinin çağırması halinde haklı olabilir. Silahlı müdahale hakkı olduğuna ilişkin çok geniş bir anlam çıkarılsa bile, bu daha önce barışçı yolların kullanılması zorunluluğu ile sınırlandırılmalıdır." (Vlahos ve Averof'un anılarından aktaran Pavlos Tzermias, Geschichte der Republik Zypern, Tübingen 1991, s.227)

İlginçtir, BM Hukuk Raporu'nun hazırlanmasını talep eden Atina hükümetiydi. Bu rapor uzun süre yayımlanmadı. Çünkü Atina, Garanti Andlaşmasının bu tartışmalı hükmündeki bu hassas noktanın farkındaydı ve Averof'a göre, Yunan tarafı, BM Tüzüğü'nün 102. maddesindeki "BM üyesi ülkeler, imzaladıkları her sözleşme ve uluslararası anlaşmayı BM'ye kaydettirmekle yükümlüdürler" maddesine ağırlık vermekteydi. Buna göre, Kıbrıs'ın BM örgütüne üyeliği sorununda herhangi bir önyargı yoktu. Çünkü anlaşmaların kaydedilmesi yükümlülüğü, ancak bu anlaşmanın taraflarından birinin BM üyesi olması halinde geçerliydi. BM'nin Hukuk Raporu'nda gerçi Tüzüğün 103. maddesinde belirtilen "BM üyelerinin BM Tüzüğü altındaki yükümlülükleri arasında bir uyuşmazlık olursa, BM Tüzüğü'nün yükümlülükleri geçerlidir" hükmünün üstünlüğü vurgulanmıştı, ama tek yanlı müdahale hakkı ile ilgili hüküm geçersiz addedilmemekteydi. (agy, s.227-228)

 

ABD'NİN AMAÇLARI

Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesi ardından ABD Temsilcisi Joseph Sisco'nun Yunanlılara bazı prensipleri kabul ettirebildiği kaydedilmiştir:

"1. Darbeye katılmış Yunan askerleri, geri çekilecek,

2. Adaya çıkmış olan Türk askerleri, Türklerin yaşadıkları bölgelere sokulacak,

3. Şu anda tuttukları bölge de nihai çözüme kadar Türk kontrolünde kalacak,

4. Derhal bir konferans toplanacak." (Mehmet Ali Birand, agy, s.144)

 

"Her şey, başından sonuna kadar Kissinger'in kafasındaki senaryo dahilinde geçmişti. Zaman zaman beklemediği olaylarla da karşılaşmış, ancak hiçbir zaman kontrolü tamamen kaybetmemişti...Amerika'nın amacı, Makarios'tan kurtulmaktı. Onun etkisini azaltacak her harekete göz yummaya hazırdı. Geri dönüşüne kadar da bu yolda çaba harcadı. Ortadoğu gibi çok tehlikeli bir bölgede söz sahibi olabilecek Kıbrıs Adasında, tarafsızlığa özenen ve Sovyetlere doğru kayabilme ihtimali olan bir lider istemiyordu. Makarios'un, İngiliz üslerini çıkartma niyetleri ve tarafsızlarla sıkı ilişkileri Washington'u açıkça rahatsız ediyordu. Bundan dolayı Makarios'a karşı darbeyi, haberi olduğu halde önlemedi. Bir taşla birkaç kuşu birden vurabilecekti:

1. Makarios'un yerine ABD çizgisine daha sadık bir kişi gelecekti,

2. ABD'yi zaman zaman rahatsız eden Ecevit de müdahale edemediği takdirde iç politikada hırpalanabilecekti,

3. Türkiye müdahale ettiği takdirde, Kıbrıs içiindeki denge değişmiş olacaktı, o kadar. Hatta Türkiye, Kıbrıs'ın Sovyet etki sahasına kaymaması için, daha da sağlam bir garanti sayılmaz mıydı? Yunanistan''ın Türkiye'ye tepki gösterip saldırması ise mutlaka durdurulacaktı,

4. Artık ayak bağı haline gelen Cunta da belki değiştirilecek, ancak yerine yeni bir Cunta ekibi veya ılımlı politikacılar oturacaklardı,

5. Cerahetlenmiş Kıbrıs yarası da böylece ameliyatla halledilmiş olacaktı." (agy, s.147-148)

 

BARIŞ HAREKATI SAVAŞ HAREKATINA DÖNÜŞTÜ

Nitekim ABD'nin hedeflerinden birçoğuna ulaşılmıştı. Ama "ilk günkü barışçı yaklaşım 21 Temmuz Pazar sabahından itibaren değişiverdi ve ÖLÜM yağmuru bütün gün devam etti. Kıbrıs bir cehennem adası haline dönüşmüştü." (agy, s.167)

22 Temmuz 1974 akşamı bir basın toplantısı düzenleyen TC Başbakanı Ecevit şöyle konuşmuştu:

"Harekatımızın ilk safhasında, ilk HEDEF Türklerin denize açılmalarına olanak sağlayacak emin bir bölgenin ele geçirilmesi ve Ada'daki Türk varlığını güçlendirmek olmuştur. Bu amaca ulaşılmıştır. Bu bölge daimi bir KUVVET BÖLGESİ olacaktır ve bu bakımdan Türkiye'nin kuvvet açısından hareket etmesi nedeniyle Kıbrıs için bulunacak nihai çözüm de etkilenecektir." (agy, s.234)

"22 Temmuz günü varılan sınırlar, Türkiye'nin nihai siyasal çözümü elde etmesi için o anda yetersizdi. Ancak, durum 2. safhada belli olacaktı. Her şey ona göre hazırlanmıştı." (agy, s.235)

Birand, "İkinci harekat başından beri biliniyor muydu?" sorusuna, hükümet yetkililerinin şöyle yanıt verdiklerini yazmaktadır:

"Evet, tüm planlar iki safhalıydı. İki harekat arasında bir boşluğun bulunması da teknik zorunluluktu. Hem bu zorunluğa uymak, hem de BM'nin ateşkes çağrısına uyarak, Türkiyeyi antipatik bir duruma sokmamak için durulmuştu." (agy, s.240-241)

"Türkiye hiç durmadan adaya asker yığıyordu. Cenevre'de, NATO'cular arası bir konferansla Ada'nın bağımsızlığının tamamen kaldırılma varsayımı, Moskova'yı kaygılandırıyordu. Ankara'ya başında gösterdiği sempatiyi değiştirmeye başlamıştı." (agy, s.268)

 

GÜNEŞ ESAS AMACI AÇIKLAMIŞTI

Güneri Cıvaoğlu şöyle yazıyor:

"Birliklerimiz Girne kıyılarına yığınak üstüne yığınak yapıyordu, ama birkaç kilometre içerilere kadar dahi girememiştik. Cenevre'deki görüşmelerin kahve molalarında merhum Turan Güneş (dönemin Dışişleri Bakanı) "Ada'nın kuzeyine öylesine asker, araç, gereç yığdık ki Ada kuzeyinden su almaya başladı, batmaya başlayacak neredeyse" diye nükteler yapıyordu. Ama...Çok da kaygılıydı. Girne kıyılarında dar bir şeride yaptığımız bu yığınağa müthiş bir baskın, hepsini sulara dökebilirdi...

Bir an önce harekatın ikinci bölümü başlatılmalı, birliklerimiz Ada'nın içlerinde sağlam, doğal mevziler kazanarak iyice ilerlemeliydiler. Ada'nın yarısını almalıydık...

O zamanlar Cenevre'de bu harekatımız üzerine yapılan görüşmeleri izleyen gazetecilerden beraber olduğumuzu anımsadığım rahmetli Örsan Öymen, Mehmet Barlas, Mehmet Ali Birand'dır.

Güneş'in "Ada'nın yarısına kadar işgal edilmesi gerekir" sözleri üzerine kaygıyla şöyle sormuştuk: "Ya sonra? Bırakırlar mı orada süperler?" Merhum Turan Güneş o her zamanki bilgeliği ve doğallığıyla yanıtlamıştı bizleri:

"Hele biz oralara kadar ilerleyelim, Ada'nın yarısını alalım, oldu bittiyi yapalım...20 yılda sökemezler bizi oradan...Ondan sonrası da Allah kerim. Birbirini tanımayan, birbirinden farklı Türk ve Rum nesilleri artık birarada kimse yaşatamaz."

Gerçekten...Bakınız aradan 20 yıl geçti. Merhum Turan Güneş'in siyaset görüşü gerçekleşmiş bulunuyor. Ve Türkleri kimse sökemiyor." (Sabah gazetesi, 19 Temmuz 1994)

 

TÜRK ASKERİ GERİ ÇEKİLMEYECEK

"Kıbrıs Barış Harekatı ve Sonrası" başlığı altında anılarını kaleme alan ve Cenevre görüşmelerine katılmış olan diplomatlardan Ecmel Barutçu, şöyle yazmaktadır:

"(Cenevre'de) Anlaşma metni üzerinde en ziyade müşkülat çekilen nokta, Türk kuvvetlerinin adadan çekilmesiyle ilgili madde oldu. Bu maddenin ilk mutabık kalınan metni; siyasi çözüm üzerine Türk askerlerinin geri çekileceğini söylüyordu. Bu madde Ankara'da büyük hiddet yarattı...Çok geçmeden Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Ecevit ile Dr.Kissinger arasında kurulmuş olan telefon diplomasisi yeniden harekete geçti. Böylece anlaşma metnindeki dördüncü madde doğdu. Bu madde iyice okunursa görülür ki, Türk kuvvetlerinin adadan geri çekilmesi diye bir mesele yoktur. Bu madde Dr.Kissinger'e daha sonra "Türk ordusu bir yere girdi mi, en az 300 sene kalır" dedirtecek şekilde kaleme alınmıştır. Bu sonuç, doğrudan Bülent Ecevit'in müdahalesiyle sağlanmıştır." (Cumhuriyet gazetesi, 25 ve 26 Temmuz 1992)

 

SÖZÜNÜ ÇİĞNEYEN ÜÇ GARANTÖR ÜLKE

Görüldüğü gibi, Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü güvence altına almış üç garantör ülkeden Yunanistan, bu ilkeleri ayaklar altına alıp, Kıbrıs'taki uzantıları eliyle yasal hükümete ve Cumhurbaşkanına karşı bir darbe düzenlemiş, Türkiye ise bozulan anayasal düzeni yeniden oluşturmak için askeri müdahale yaptığı adanın %37'lik bir bölümünü denetimine alarak, 25 yıldır ne askerlerini geri çekmiş, ne de öngördüğü federal (?) çözümü uygulatabilmiştir. Adada iki askeri egemen üs bulunduran İngiltere ise, bütün olanlara uzaktan bakmış ve sorumluluklarını yerine getirmeye yanaşmamıştır.

 

FEDERASYONDAN KASIT TAKSİMDİ, İKİ AYRI DEVLETTİ

Aslında Türkiye'nin resmi tez olarak öne sürdüğü "federal çözüm", adanın taksimini kalıcılaştırmaktır. Daha anlaşmazlığın ilk yıllarında, TC Başbakanı İsmet İnönü, 8 Eylül 1964 tarihinde, TBMM'de Kıbrıs'ın geleceği ile ilgili politikalar tartışılırken, şöyle konuşmuştu:

"Muahede hükmü dahilinde bulunmak için resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile münakaşaya başladık." (Dışişleri Belleteni, Ekim 1964, Sayı:2, s.63)

Nitekim BM arabulucusu Dr.Galo Plaza da 26 Mart 1965 tarihli raporunda Türk tarafının federal çözümle, iki toplumun coğrafi olarak ayrılığını sağlamak istediğini vurgulayarak (paragraf 150), hem Türkiye hükümetinin, hem de Kıbrıs Türk toplumunun verdikleri planda (paragraf 73-75) Kıbrıs'ta otonom Türk ve Rum devletlerinin oluşturulmasını amaçladıklarını vurgulamıştı. Plaza'nın "federal rejimlerin kurulması için bölgesel temel gereklidir ve bu temel Kıbrıs'ta yoktur" görüşü, 20 Temmuz ve 14 Ağustos 1974 askeri harekatları ile Türkiye tarafından zorla dayatılarak var edilmiştir.

Daha sonraki yıllarda gerek TC hükümeti yetkilileri, gerekse iktidardan uzaklaşmış olan zamanın başbakanı Bülent Ecevit, Türkiye'nin Kıbrıs'a yaptığı askeri müdahalenin adanın taksimine yönelik olmadığını vurgulamışlar, ama eylemleriyle de bu coğrafi ayrılığın kalıcılaşması için ellerinden geleni yapmışlardır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin denetimi altında tutulan adanın %37'lik bölümü üzerinde ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adlı devletçik, bugün sadece Türkiye tarafından tanınmakta olup, BM örgütü, hiçbir üye devletin KKTC'yi tanımaması gerektiğini ve bu ilan kararının geri alınmasını talep etmiştir.

 

"TÜRK MÜDAHALESİNİN BAŞKA AMAÇLARI VARDI"

İngiltere Dışişleri Bakanı Callaghan 26 Temmuz 1974'de Cenevre'deki Türk heyetine ne demişti?

"Siz bir bataklığa giriyorsunuz. İngiltere'nin İrlanda'daki durumuna benzer duruma düşebilirsiniz. Bunun için bir anlaşma imzalayıp, askerlerinize geri dönüş için kapıyı açık bırakmazsanız, ileride batarsınız."

Callaghan, 13 Ağustos 1974'de ise şöyle diyordu:

"Mr.Güneş bu sözlerimi unutmayın. Bugün Kıbrıs ordunuzun esiridir, ancak yarın ordunuz Ada'nın esiri olacaktır." (M.A.Birand, agy, s.301 ve 466)

Kıbrıs Türk tarafı temsilcisi Rauf Denktaş ne demişti?

"Biz coğrafi esasa dayanan, güvenlik içinde yaşayabileceğimiz bir bölge ve idarede de taksimi istiyoruz. Gerisi hayaldir. 1960 Anayasasına dönüş gibi." (agy, s.416)

Kıbrıs Rum tarafının temsilcisi Glafkos Kliridis ne demişti?

"Türk ordusu müdahalesini Garanti Anlaşmasına göre yaptıysa, 1960 Anayasasının öngördüğü esaslar çerçevesinde, Türk ve Rumlardan oluşacak bir hükümet kurmaya hazırız. Eğer 1960 Anayasasında değişiklik yapılmasını istiyorsanız, bunun silah tehdidi altında yapılmayacağı bilinmelidir." (agy, s.413)

Demek ki sorun, dün ne idiyse, bugün de odur. Yeter ki uluslararası hukuk ve insan haklarına saygı temelinde verilen sözlere sadık kalınsın ve Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak alınmış bulunan onlarca BM kararı hayata geçirilsin. 21. yüzyıla bir kala, fetih edebiyatına son verilsin.